Barselona’da yapılan toplantı, yalnızca yeni bir uluslararası platformun lansmanı değil; aynı zamanda küresel siyasette giderek belirginleşen bir boşluğa verilen yanıt niteliği taşıyor. Global Progressive Mobilisation (GPM) adıyla bir araya gelen bu yapı, sağ ve aşırı sağın dünya genelinde yükseldiği bir momentte, soldan ve ilerici güçlerden gelen dağınık itirazları ortak bir hatta toplama iddiasıyla ortaya çıktı.
Bu iddia küçümsenecek gibi değil. Çünkü son yıllarda siyasal tablo açık: sağ hareketler uluslararası ölçekte birbirleriyle temas kurarken, ilerici siyaset çoğu zaman ulusal sınırlar içine sıkışmış durumda. İşte Barselona buluşması, bu dengesizliği tersine çevirme arayışının ilk somut adımlarından biri olarak okunmalı.
Toplantının katılımcı profili de bu açıdan dikkat çekici. Pedro Sánchez’in ev sahipliğinde Meksika ve Brezilya devlet başkanları yanı sıra, Almanya’dan Sosyal Demokrat Parti Eş Başkanı ve DEM Parti Eş Başkanı ile Özgür Özel’de toplantıda hazır bulunanlar arasında… Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan bu katılım, küresel ölçekte bir siyasal koordinasyon arayışının işareti.
Ancak burada asıl mesele, kimlerin katıldığı kadar, bu buluşmanın neye dönüşeceği. GPM, Sosyalist Enternasyonal, Avrupa Sosyalist Partisi ve İlerici İttifak gibi yapıların ortak girişimi olarak güçlü bir kurumsal zemine sahip. Fakat uluslararası siyaset, yalnızca ağ kurmakla değil, bu ağları etkili politik güce dönüştürmekle şekillenir.
Tam da bu noktada temkinli bir iyimserlik gerekiyor.
Bugün dünya genelinde otoriterleşme yalnızca bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda bir siyasal strateji olarak yayılıyor. Medya kontrolü, yargının siyasallaşması, seçim süreçlerinin aşındırılması ve toplumsal kutuplaşma… Bu araçlar, farklı ülkelerde benzer biçimlerde devreye sokuluyor. Sağ ve aşırı sağ hareketlerin bu anlamda “uluslararasılaşmış” bir pratik geliştirdiği açık.
Buna karşılık ilerici siyasetin uzun süredir en büyük zaafı, bu küresel koordinasyona karşı parçalı kalmasıydı. Barselona’daki buluşma, işte bu zaafın fark edildiğini gösteriyor. Fakat fark etmek ile aşmak arasında ciddi bir mesafe var.
Çünkü ilerici hareketler yalnızca ortak değerler etrafında değil, aynı zamanda farklı tarihsel deneyimler ve ulusal öncelikler üzerinden şekilleniyor. Latin Amerika’daki bir sol iktidarın öncelikleri ile Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin gündemleri her zaman örtüşmeyebilir. Bu durum, ortak bir strateji üretmeyi zorlaştıran temel faktörlerden biri.
Yine de tüm bu sınırlılıklara rağmen, GPM’nin ortaya çıkışı hafife alınmamalı. Çünkü bu girişim, en azından şu gerçeği kabul ediyor: Sağ ve aşırı sağ küresel ölçekte örgütleniyorsa, buna karşı verilecek yanıt da ulusötesi olmak zorunda.
Ve belki de daha önemlisi şu: Bu platformun ne kadar etkili olacağından bağımsız olarak, soldan yükselen bir itirazın kendisi başlı başına politik bir değer taşıyor.
Bugün birçok ülkede siyasal tartışma, sağın belirlediği gündem etrafında dönüyor. Göç, güvenlik, kimlik, kriz… Bu başlıklar çoğu zaman sağın dilinden kuruluyor ve muhalefet bu dilin içinde sıkışıyor. Oysa gerçek bir siyasal alternatif, yalnızca mevcut düzene itiraz etmekle değil, aynı zamanda farklı bir gelecek tahayyülü kurmakla mümkündür.
Barselona’da atılan adım, henüz bu tahayyülün somut bir programa dönüşmüş hali değil. Ama bir başlangıç. Belki eksik, belki dağınık, belki de henüz yeterince güçlü değil. Ancak yine de önemli.
Çünkü siyaset, bazen en çok da yokluğunda hissedilen şeydir. Ve bugün küresel ölçekte hissedilen eksiklik, tam olarak budur: örgütlü, koordineli ve iddialı bir ilerici siyaset.
GPM bu boşluğu doldurabilir mi? Bunu zaman gösterecek.
Ama kesin olan bir şey var: Sağ ve aşırı sağın karşısında soldan bir söz kurulmadan, bu dengenin değişmesi mümkün değil. Barselona’daki buluşma, işte tam da bu sözün arayışıdır.













