“Hatırlamak, yaşamak değildir.” — Kierkegaard
Masumiyet Müzesi bir romandır. Ve bugün Türkiye’de dizi uyarlamasıyla yeniden gündeme gelmesi, bu romanın merkezindeki duyguyu daha görünür hâle getiriyor. Yazarı Orhan Pamuk, yıllar önce bir aşk hikâyesi yazmıştı; ama bu hikâye hiçbir zaman yalnızca aşk değildi.
Herkes bu metni büyük kavramlarla açıklamayı seviyor: sınıf, burjuvazi, patriyarka, temsil, iktidar…
Elbette hepsi var. Ama bazen kavramlar meselenin kalbini örter.
Bu romanın merkezinde daha yalın bir şey görüyorum: kaybetme korkusu.
Kemal âşık olur. Fakat onun aşkı yaşayan bir kadına değil, yaşanmış bir ana yöneliktir. Füsun’u sevdiğini söyler; oysa sevdiği şey, Füsun’la birlikteyken hissettiği kendisidir. O hâli. O gençliği. O ihtimali.
Bu yüzden eşya devreye girer.
Bir toka.
Bir küpe.
Bir sigara izmariti.
Eşya burada yalnızca hatıra değildir; zamanı durdurma çabasıdır. Kemal, nesneyi saklarsa duygunun da kalacağını düşünür. Ama hayat vitrine konmaz. Duygu saklandıkça canlı kalmaz; donuklaşır.
Roman boyunca zaman akar, insanlar dönüşür, şehir değişir.
Kemal değişmez. Daha doğrusu, değişmeyi reddeder. Aynı duygunun içinde kalmayı seçer. Bu seçim onu trajik kılar.
Müze bu yüzden vardır.
Bir aşkı yaşatmak için değil, onu muhafaza etmek için.
Ve muhafaza edilen şey artık bitmiş olandır.
Dizi uyarlaması bu donmuşluğu daha görünür kılıyor. Kamera, Kemal’in bakışında takılı kalan zamanı yakalıyor. Ekranda onu daha insani mi görüyoruz, yoksa daha problemli mi? Belki ikisi birden. Çünkü yakından baktığımızda şunu fark ediyoruz: Bu, büyük bir aşk kadar büyük bir sahiplenme hikâyesidir de.
Kemal sevdiği kadını özgür bırakabilen biri değildir. Onu hatıraya dönüştüren biridir. Bir insanı kendi duygularımızın vitrini hâline getirmek — romanın en rahatsız edici yanı burada başlar. Aşk ile sahip olma arasındaki o ince çizgi görünür olur.
Masumiyet nerededir peki?
Belki Kemal’in hâlâ geçmişin geri gelebileceğine inanmasında. Çocuksu bir inat vardır onda: “Yeterince saklarsam, yeterince hatırlarsam, her şey aynı kalır.”
Ama hiçbir şey aynı kalmaz.
İnsan kaybettiği kişiyi değil, kaybettiği hissi arar.
Aşk bazen bir insanı değil, bir zamanı sevmektir.
Zaman vitrine konduğu anda ölür.
- Zaman Vitrine Konduğu Anda - 18 Şubat 2026
- Bir Papatyaya Mahkûm Olmak - 24 Temmuz 2024
- Kadınlar çiçek, erkekler de arı değildir - 11 Mart 2024














