Türkiye’de hukukun nasıl işlediğini anlamak isteyen birinin artık Anayasa’ya, yasalara ya da mahkeme kararlarına bakmasına gerek yok. Takvime bakması yeterli. Kim, hangi davetle, hangi salonda, kiminle tokalaşmış; hangi fotoğraf servis edilmiş… Gerçek, çoğu zaman metinlerde değil, karelerde saklı.
Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adli yıl açılışı da tam olarak böyle bir an sundu. Türkiye’den yüksek yargı temsilcileri bu programa AİHM’in davetlisi olarak katıldı. Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya başkanlığındaki heyet, yalnızca açılış töreninde yer almakla kalmadı; AİHM Başkanı Mattias Guyomar ile de bir görüşme gerçekleştirdi. Diplomatik nezaket içinde geçen bu temaslar, Avrupa hukuku açısından olağan; Türkiye açısından ise fazlasıyla ironikti.
Zira aynı karede yan yana duran bu isimler, Türkiye’de aynı hukuk düzeninin parçaları olmaktan çok, birbirinin kararını tanımayan kurumların temsilcileri.
Fotoğraf netti.
Davet resmiydi.
Temsil kusursuzdu.
Ama gerçek yine Türkiye’de kaldı.
Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı, yoruma açık bir hukuk ilkesi değil; Anayasa’nın açık hükmü. Buna rağmen Yargıtay’ın AYM kararlarını tanımadığı örnekler hâlâ hafızalarda taze. Alt derece mahkemeleri, “yetki aşımı” gibi hukuki karşılığı son derece tartışmalı gerekçelerle AYM kararlarını uygulamıyor. Bu durum artık istisnai bir kriz değil, yerleşik bir pratik. Danıştay kararlarının idare tarafından yıllarca bekletilmesi, fiilen uygulanmaması ya da kağıt üzerinde bırakılması ise sıradan bir bürokratik refleks olarak kabul ediliyor.
Yani Türkiye’de yargı organları arasında bir hiyerarşi değil, açık bir uyumsuzluk var.
Yetki değil, güç konuşuyor.
Hukuk değil, pozisyon belirleyici oluyor.
Ama Strazburg’da verilen fotoğraflar bambaşka bir tablo çiziyor. Orada sanki Türkiye’de yargı erkleri arasında uyumlu, işler ve saygın bir sistem varmış izlenimi sunuluyor. Sanki kararlar uygulanıyor, sanki mahkemeler birbirini tanıyor, sanki Anayasa hâlâ en üst norm.
Oysa bu uyumun gerçek hayattaki karşılığı son derece sınırlı:
En fazla uçak biletlerinin gidiş-dönüş saatlerinde geçerli.
Türkiye’de aynı kararı tanımayan, aynı hukuki zeminde buluşamayan, hatta birbirinin meşruiyetini fiilen tartışmaya açan kurumlar, konu yurt dışı olunca kusursuz bir senkron yakalayabiliyor. Boarding kapısında kimse “yetki aşımı” itirazı yükseltmiyor. Pasaport kontrolünde Anayasa’nın bağlayıcılığı tartışmaya açılmıyor. Aynı uçakta, aynı sırada, aynı davetle, aynı salona zamanında varılıyor.
Demek ki mesele hukukun kendisi değil; hukukun nerede ve nasıl temsil edildiği.
Strazburg’da bir araya gelmek mümkün.
Türkiye’de bir karar etrafında buluşmak değil.
Bu yüzden insan ister istemez şu soruları soruyor:
Türkiye’de uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları, AİHM Başkanı’yla yapılan görüşmelerde hangi hukuku temsil ediyor?
Yargıtay’ın tanımadığı AYM, AİHM salonlarında hangi meşruiyetle konuşuyor?
Alt mahkemelerin fiilen yok saydığı kararlar, Avrupa’da hangi hukuk düzeninin parçası olarak sunuluyor?
Belki de bu ziyaretlerin asıl işlevi iç hukuka değil, dış vitrine dönük. Türkiye’de hukukun fiilen işlemediği gerçeğini değiştirmek değil ama o gerçeği Avrupa koridorlarının dışında bırakmak. İçeride kriz, dışarıda temsil. İçeride çatışma, dışarıda uyum.
Strazburg’da hukuk var.
Türkiye’de ise hukukun fotoğrafı.
Uçak kalkıyor, davet yerine getiriliyor, AİHM Başkanı’yla görüşülüyor, protokol eksiksiz tamamlanıyor. Türkiye’ye dönüldüğünde ise aynı eski tablo karşılıyor: uygulanmayan kararlar, tanınmayan yetkiler, askıda bırakılan hukuk.
Belki de bugün Türkiye yargısının en büyük başarısı budur:
Hukukun kendisini değil, temsilini kusursuzca sürdürmek.
- Strazburg’a Yargı Turu: Kararlar Tanınmıyor Ama Fotoğraf Güzel - 31 Ocak 2026
- Göçle Kurulan Kıta, Göçmene Kapatılan Sınırlar - 29 Ocak 2026
- Ölçülen Hayatlar, Aşınan Değerler - 28 Ocak 2026
Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
















