Türkiye’de maden göçüklerinden otel yangınlarına, tren kazalarından iş cinayetlerine, sağlık hizmetlerindeki ihmallerden fabrika yangınlarına kadar birbirinden farklı görünen faciaların gerisinde aynı soru tekrar tekrar karşımıza çıkıyor: Denetim gerçekten kuralları uygulamak için mi yapılıyor, yoksa denetlenmesi gereken kurum, şirket ve kişiye göre şekillenen bir formaliteye mi dönüşüyor?

Türkiye’de büyük felaketlerin ardından önce “kaza” deniliyor, sonra bilirkişi raporları hazırlanıyor, ihmaller sıralanıyor, mevzuata aykırılıklar ortaya çıkarılıyor. Ancak aynı tablo defalarca tekrar ediyor. Bir yerde yangın merdiveni yok, başka bir yerde havalandırma sistemi yetersiz, bir madende metan riski biliniyor, demiryolunda bakım eksikliği bulunuyor, fabrikada çalışanların önemli bölümü kayıt dışı çıkıyor. Sonuçta ise felaket meydana geldiğinde herkes olayın büyüklüğünü konuşuyor; felaketi önlemesi gereken denetim mekanizmasının neden çalışmadığı ise çoğu zaman ikinci plana itiliyor.

Bu nedenle Türkiye’de sorun yalnızca “denetim yapılmaması” değil. Daha ağır bir sorun var: Denetimin kendisinin etkisizleştirilmesi. Tespit edilen eksikliğin giderilmesini sağlayacak mekanizma çalışmadığında, rapor düzenlemek ile denetim yapmak arasında ciddi bir fark kalıyor.

Kartalkaya’da Denetim Raporu Nasıl Ortadan Kalktı?

21 Ocak 2025’te Kartalkaya Grand Kartal Otel’de 78 kişinin yaşamını yitirdiği yangın, bu mekanizmanın nasıl işleyebildiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Yangından önce 16 Aralık 2024’te yapılan denetimde otelin tahliye çıkışları, acil aydınlatmaları, elektrik tesisatı, söndürme sistemleri ve sprinkler sisteminin bulunmaması gibi çok sayıda eksiklik tespit edildi. Ancak iddianameye göre bu denetim raporu daha sonra iptal edildi. Eksikliklerin giderilmesi için verilen süre dolmadan denetimin iptal edilmesiyle birlikte, yangından önce devletin kendi denetim mekanizması tarafından görülmüş olan riskler yeniden görünmez hale geldi.

Buradaki kritik nokta yangının nasıl çıktığından önce geliyor: Tehlike önceden görülmüş, rapora geçirilmiş fakat sonuç doğuracak biçimde takip edilmemişti.

Mülkiye müfettişlerinin raporunda da İl Özel İdaresi yöneticileri açısından denetime ilişkin eksikliklerin zamanında tespit edilmesi için gerekli kararların alınmadığı ve gerekli özenin gösterilmediği belirtildi.

Yani mesele yalnızca otelin güvenlik önlemlerini almaması değildi. Devletin farklı kurumlarının birbirine devrettiği yetki ve sorumluluk alanlarının sonunda “kim denetleyecek?” sorusunun cevapsız kalmasıydı.

Amasra’da Denetim Vardı, Eksiklikler De Vardı

14 Ekim 2022’de Amasra’daki Türkiye Taşkömürü Kurumu madeninde meydana gelen patlamada 41 işçi yaşamını yitirdi.

Facianın ardından hazırlanan bilirkişi ön raporu son derece çarpıcıydı. Raporda madenin havalandırılması, metan drenajı ve kömür tozuyla mücadele gibi kritik başlıklarda daha önceki denetimlerde tespit, iyileştirme talebi veya yaptırım bulunmadığı; denetleme mekanizmasının gereken etkinliği sağlayamadığı ve bunun kazanın meydana gelmesinde etkili olduğu belirtildi. Ayrıca teknik personel yetersizliğine ve acil durum eğitimleri ile tatbikatlarındaki eksikliklere dikkat çekildi.

Daha da önemlisi, patlamadan yalnızca üç gün önce tamamlanan bir denetimde 19 mevzuata aykırılık tespit edilmiş, bunların 16’sının denetim sırasında giderildiği, kalan üçü için ise idari para cezası önerildiği Meclis araştırma komisyonuna aktarılmıştı.

Burada Türkiye’nin denetim sistemindeki temel açmazlardan biri görülüyor: Denetim yapmak başka, denetimin sonucunu üretmek başka.

Bir işyerinde eksiklik tespit edilmesi, o işyerinin güvenli hale geldiği anlamına gelmiyor. Asıl mesele, tespit edilen eksikliğin gerçekten giderilip giderilmediğinin izlenmesi ve giderilmemesi halinde üretimin durdurulmasıdır.

İliç’te Felaket Öncesindeki Uyarılar Neden Yetmedi?

13 Şubat 2024’te Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde meydana gelen büyük toprak kayması dokuz işçinin ölümüne yol açtı. Bilirkişi ön raporunda beş kişi asli, çok sayıda kişi de tali kusurlu bulundu. Olay, iş güvenliği, çevre ve maden işletmeciliği açısından çok sayıda tartışmayı beraberinde getirdi.

Uluslararası haber kuruluşu Associated Press de madenin daha önce çevresel ihlaller nedeniyle gündeme geldiğini ve 2020’deki siyanür sızıntısının ardından geçici olarak kapatıldığını aktardı.

İliç örneğinde de karşımıza çıkan soru aynı: Bir işletme daha önce risk üretmişse, sonraki denetimler bu risklerin gerçekten ortadan kaldırılıp kaldırılmadığını nasıl takip ediyor?

Çünkü yalnızca “denetledik” demek, kamu güvenliği açısından yeterli değil. Denetimin anlamı, tespit edilen risk ortadan kaldırılana kadar süren bir kamu sorumluluğudur.

Soma’dan Bugüne Değişmeyen Üretim Baskısı

Soma’da 13 Mayıs 2014’te 301 madencinin yaşamını yitirmesi Türkiye’de maden iş güvenliği tartışmasının en ağır başlıklarından biri oldu.

Soma üzerine yapılan akademik çalışmalar, güvenlik kurallarının üretimi sınırlamadığı ölçüde ve yeterli denetim olmaksızın uygulanabildiğini, üretim odaklı işleyişin güvenliğin önüne geçebildiğini ortaya koyuyor.

Daha yakın dönemde 2013-2023 yılları arasındaki maden teftişlerini inceleyen akademik bir çalışma da teftiş raporlarında veri tutarsızlıkları bulunduğunu, müfettiş sayısının yetersiz olduğunu, bazı yıllarda teftişlerin ciddi biçimde azaldığını ve tespit edilen uygunsuzlukların tam olarak giderilmediğini belirtiyor.

Dolayısıyla mesele tek tek maden facialarından ibaret değil. Sistemin kendisinde, denetim ile üretim arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna ilişkin yapısal bir sorun bulunuyor.

Çorlu’da Rayların Altındaki Denetim Boşluğu

8 Temmuz 2018’de Çorlu’da 25 kişinin yaşamını yitirdiği tren kazasında hazırlanan bilirkişi raporu, kazanın kontrol eksikliğiyle ilişkisine dikkat çekti. Raporda aşırı yağış sonrasında hattın kontrol edilmesi gerektiği belirtilirken, TCDD bünyesindeki bazı bakım görevlileri asli kusurlu bulundu; makinistlerin ise kusurlu olmadığı değerlendirildi.

Çorlu’dan birkaç ay sonra, 13 Aralık 2018’de Ankara’daki Yüksek Hızlı Tren kazasında dokuz kişi yaşamını yitirdi, 93 kişi yaralandı. TCDD Teftiş Kurulu raporunda kazanın makasın yanlış konumlandırılmasıyla bağlantısı kuruldu.

İki olay birbirinden farklıydı. Ancak ikisi de aynı soruyu gündeme getirdi: Karmaşık ve yüksek riskli sistemlerde güvenlik yalnızca tek tek çalışanların dikkatine bırakılabilir mi?

Demiryolu gibi sistemlerde güvenlik, kişisel dikkat kadar bakım, sinyalizasyon, teknik personel, otomasyon, kontrol ve üst denetim zincirinin tamamına bağlıdır. Zincirin herhangi bir halkası çalışmadığında “insan hatası” açıklaması, sistemin diğer sorumluluklarını görünmez hale getirebilir.

İş Cinayetlerinde “Kaza” Kelimesinin Arkasına Sığınmak

İş cinayetleri ise Türkiye’de denetim sorununun sürekliliğini gösteren en geniş alanlardan biri.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2025 yılında en az 2 bin 105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 2026’nın ilk sekiz ayında ise en az 1509 işçi hayatını kaybetti. Ağustos ayında 226 işçinin yaşamını yitirdiği açıklandı.

Bu rakamlar, tek tek “talihsiz kaza” açıklamalarıyla geçiştirilemeyecek kadar büyük bir sürekliliğe işaret ediyor.

Çünkü işyerlerinde yaşanan ölümlerin önemli bir bölümü, olay gerçekleşmeden önce alınabilecek önlemlerle ilişkilidir: İş güvenliği eğitimi, çalışma koşulları, ekipman, yangın tedbirleri, yapı güvenliği, çalışma süreleri, personel sayısı, kayıt dışı istihdam ve işverenin mevzuata uyumu…

Denetim bütün bunların önüne geçmek için vardır.

Denetim yapılmadığında ya da yapıldığı halde sonucu takip edilmediğinde ise “iş kazası” adı verilen olayların önemli bir bölümü, aslında önceden görülebilir risklerin gerçekleşmesine dönüşür.

Dilovası’nda Yangından Sonra Ortaya Çıkan Tablo

Kasım 2025’te Kocaeli Dilovası’ndaki kozmetik fabrikasında çıkan yangında yedi kişi yaşamını yitirdi. Soruşturma kapsamında 11 şüpheli gözaltına alındı.

Ancak olayın ardından SGK müfettişlerinin hazırladığı ara raporda daha çarpıcı bir başka tablo ortaya çıktı: Yangında ölen ve yaralanan 13 çalışandan yalnızca birinin sigortalı olduğu tespit edildi.

Bu durum denetimin yalnızca yangın tüpleri, çıkış kapıları veya elektrik tesisatından ibaret olmadığını gösteriyor.

Çalışanın kayıt altında olup olmadığı da denetimin konusudur.

Bir işyerinde çalışanların büyük bölümünün kayıt dışı çalıştırılabilmesi, yalnızca işverenin sorumluluğuyla açıklanamaz. Çünkü kayıt dışılığın önlenmesi için devletin iş müfettişlerinden SGK denetimine, belediyelerden ilgili kamu kurumlarına kadar uzanan çok katmanlı bir sistem bulunuyor.

Sağlıkta Da Sorun Denetimin Niteliğinde

Sağlık alanında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor.

Sağlık Bakanlığı 2025 yılında Türkiye genelinde 234 hastanenin denetlendiğini ve Risk Esaslı Denetim Sistemi kapsamında 3 bin 704 dijital denetim gerçekleştirildiğini açıkladı. İstanbul’da ise 2025 yılında özel sağlık kuruluşlarına 8 bin 800’den fazla denetim yapıldığı ve 112 milyon liradan fazla idari ceza uygulandığı bildirildi.

Bu veriler, Türkiye’de “hiç denetim yapılmıyor” şeklinde basit bir sonuca izin vermiyor.

Tam tersine, asıl sorunun daha derinde olduğunu gösteriyor:

Denetimin sayısından çok niteliği, bağımsızlığı, uzmanlığı, sürekliliği ve sonucunun ne olduğu önem taşıyor.

Bir kurum yılda binlerce kez denetlenebilir. Fakat aynı sorunlar tekrar tekrar ortaya çıkıyorsa, denetimin kendisini ölçmek gerekir. Denetim sonucunda verilen ceza caydırıcı değilse, eksiklik giderilmeden faaliyet devam ediyorsa, raporlar kurumlar arasında dolaşıp sonuçsuz kalıyorsa ya da sorumluluk yalnızca en alt kademeye indiriliyorsa, ortada gerçek anlamda işleyen bir denetim sistemi bulunduğunu söylemek güçleşir.

Asıl Sorun Denetimsizlikten Daha Büyük

Türkiye’nin facialar tarihine bakıldığında birbirinden farklı sektörlerde aynı mekanizma tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.

Madende havalandırma sorunu görülüyor.

Trende bakım ve kontrol eksikliği ortaya çıkıyor.

Otelde yangın güvenliği eksiklikleri tespit ediliyor.

Fabrikada çalışanların önemli bölümünün kayıt dışı olduğu felaketten sonra ortaya çıkıyor.

Sağlıkta denetimler yapılıyor ama sistem yine de ağır ihmallerle gündeme geliyor.

Ve her olaydan sonra yeni bir soruşturma başlıyor.

Bu tablo bize yalnızca “denetim yapılmıyor” demiyor.

Daha önemli bir şey söylüyor:

Türkiye’de denetim mekanizmasının, kuralları uygulayan bağımsız ve uzman bir kamu gücü olmaktan çıkarak zaman zaman izin, ruhsat, ceza ve rapor üretme prosedürüne sıkışması, faciaların önlenmesindeki en kritik halkayı zayıflatıyor.

Denetçinin işi, kimin karşısında durduğuna bakmadan aynı yönetmeliği uygulamaktır. Denetlenenin siyasi, ekonomik veya bürokratik gücü denetimin sonucunu değiştirmemelidir. Tespit edilen eksiklik, kimin işletmesi olduğuna göre değil, hangi riski yarattığına göre değerlendirilmelidir.

Daha önemlisi, denetçi bir eksikliği tespit ettiğinde süreç orada bitmemelidir. Eksiklik giderilecek, yeniden kontrol edilecek, giderilmemişse faaliyet durdurulacak ve sorumluluk zinciri işletilecektir.

Aksi halde denetim, felaketten önce hayat kurtaran bir mekanizma olmaktan çıkar; felaketten sonra rapor düzenleyen bir bürokratik işleme dönüşür.

Türkiye’de yıllardır yaşanan maden faciaları, tren kazaları, otel ve fabrika yangınları ile iş cinayetlerinin ortak paydasında tam da bu sorun bulunuyor.

Çünkü bir ülkede aynı tür ihmaller farklı sektörlerde tekrar tekrar yaşanıyorsa mesele artık tek tek “kaza” değildir.

Mesele, kazayı önlemekle görevli sistemin neden kazadan önce çalışmadığıdır.

Ve bunun cevabı yalnızca “işveren kusuru” ya da “bir görevlinin hatası” ile verilemez.

Asıl sorulması gereken soru şudur:

Denetim mekanizması kimin için, hangi kuralla ve ne ölçüde bağımsız çalışıyor?

Bu soru cevaplanmadan, yeni bir maden göçüğünün, yeni bir otel yangınının, yeni bir fabrika yangınının ya da yeni bir “iş kazasının” ardından aynı cümleleri yeniden kurmak kaçınılmaz olacaktır.