Türkiye’de 1–15 Eylül 2026 tarihleri arasında gazetecilere yönelik yargı baskısının farklı biçimleri peş peşe ortaya çıktı. Gazeteci Oya Lale Arslan, sosyal medya ve YouTube yayınları gerekçe gösterilerek tutuklandı; Selahattin Günday, 15 yıl önceki bir olaya ilişkin yeniden açılan soruşturma kapsamında cezaevine gönderildi; Bolu Gündem Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykan yaptığı haber nedeniyle tutuklandı. Yedi aydır tutuklu Pınar Gayıp ilk duruşmada tahliye edilirken, Nadiye Gürbüz’ün tutukluluğu sürdürüldü. Timur Soykan ise gazetecilik faaliyetleri nedeniyle açılan davada beraat etti.
Türkiye’de yeni adli yılın ilk yarısına gazeteciler açısından yalnızca yeni soruşturmalar değil, yıllardır devam eden davalar ve aylar süren tutuklulukların ardından gelen duruşmalar damga vurdu. 1–15 Eylül tarihleri arasında yapılan taramada, gazetecilerin haberleri, sosyal medya paylaşımları, takip ettikleri eylemler ve yayın faaliyetleri nedeniyle hâkim karşısına çıkarıldığı ya da tutuklandığı çok sayıda dosya görüldü.
Bu dönemin en dikkat çekici yanı, gazeteciliğin farklı aşamalarda yargılamanın konusu haline gelmesi oldu. Bir gazeteci yaptığı haber nedeniyle cezaevine gönderilirken, bir başka gazeteci yıllar önce yaptığı bir yayın nedeniyle tutuklandı. Başka bir dosyada ise yedi aydır tutuklu bulunan gazeteci ilk kez hâkim karşısına çıktı ve tahliye edildi.
Haber yapan gazeteci tutuklandı
Dönemin en doğrudan örneklerinden biri Bolu Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Aykan oldu. Aykan, Göksu Tabiat Parkı’ndaki bir işletmenin ziyaretçilerden resmi tarifenin üzerinde ücret aldığı iddiasını haberleştirmesinin ardından tutuklandı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Aykan’ın yaptığı haber nedeniyle tutuklanmasına tepki göstererek serbest bırakılmasını istedi.
Gazetecilik açısından burada ortaya çıkan soru basit: Kamu yararını ilgilendiren bir iddianın haberleştirilmesi neden ceza soruşturmasının konusu haline geliyor? Bir kamu hizmeti veya kamusal alandaki uygulamayla ilgili haberin doğruluğu tartışılabilir, haberde hata varsa düzeltme veya hukuki yollar gündeme gelebilir. Ancak gazetecinin haber yaptığı için tutuklanması, haber verme faaliyetinin kendisini cezai baskının konusu haline getiriyor.
Bu nedenle Aykan dosyası, yalnızca yerel bir gazetenin yöneticisi hakkındaki adli işlem olarak değil, gazetecinin kamu yararına ilişkin bir iddiayı araştırma ve yayımlama hakkının sınırları bakımından da önem taşıyor.
Oya Lale Arslan YouTube yayınları nedeniyle tutuklandı
4 Eylül’de gazeteci Oya Lale Özan Arslan, sosyal medya ve YouTube yayınları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı ve aynı gün tutuklandı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve “terör örgütü propagandası yapma” suçlamaları üzerinden yürüttü. Arslan’ın evinde arama yapıldı ve dijital materyallerine el konuldu.
Arslan’ın gazetecilik geçmişi uzun yıllara uzanıyor. Anadolu Ajansı bünyesinde başlayan meslek hayatında farklı televizyon ve radyo kuruluşlarında çalışan Arslan, son dönemde yayınlarını kendi YouTube kanalı üzerinden sürdürüyordu. Soruşturmaya konu olan yayın ve paylaşımların gazetecilik faaliyeti kapsamında olduğunu savunan Arslan, suçlamaları kabul etmedi.
Arslan’ın tutuklanmasından önce iktidara yakın bazı sosyal medya hesaplarında hedef gösterildiğine ilişkin haberler de yayımlandı. Bu durum, gazeteciler açısından yalnızca yargısal süreçlerin değil, öncesinde yürütülen dijital hedef gösterme kampanyalarının da dikkate alınması gerektiğini ortaya koyuyor.
15 yıl önceki olay yeniden soruşturuldu, gazeteci tutuklandı
13 Eylül’de gazeteci Selahattin Günday’ın tutuklanması ise başka bir dosyayı gündeme taşıdı. Eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu’nun 2011 yılında Silivri Cezaevi’nde yaşamını yitirmesine ilişkin 2012’de takipsizlikle sonuçlanan soruşturma, Silivri Sulh Ceza Hâkimliği’nin 26 Ağustos 2026 tarihli kararıyla yeniden başlatıldı. 10 Eylül’deki operasyonda gözaltına alınan dokuz kişiden gazeteci Günday ile iki sağlık çalışanı tutuklandı.
Günday’ın avukatları ise tutuklamaya itiraz etti. Savunmaya göre suçlama konusu görüntüyü Günday çekmedi, eylem tarihi yanlış gösterildi ve olayın üzerinden geçen süre nedeniyle zamanaşımı sorunu bulunuyor. Avukatlar ayrıca suçlamada dayanak gösterilen MİT Kanunu’nun 27. maddesinin olay tarihinde henüz yürürlükte olmadığını belirtiyor.
Dosya, gazetecilik açısından ayrıca dikkat çekici çünkü Günday’ın yıllar önce yaptığı gazetecilik faaliyetinin, olaydan çok uzun süre sonra yeniden ceza soruşturmasının konusu haline gelmesi söz konusu.
Yedi ay tutukluluk, ilk duruşma ve tahliye
14 Eylül’de gazeteci Pınar Gayıp, yaklaşık yedi buçuk aylık tutukluluğun ardından ilk kez hâkim karşısına çıktı. ETHA editörü Gayıp, 5 Şubat’ta ESP ve çeşitli kurumlara yönelik operasyon kapsamında tutuklanmıştı. İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada Gayıp’ın gazetecilik faaliyetleri, takip ettiği eylem ve etkinlikler, telefon görüşmeleri ve mali hareketleri iddianamede suçlamalara dayanak olarak gösterildi.
Duruşmada önemli bir ayrıntı da tanık beyanları oldu. Gayıp’ı suçlayan ifadelerden birinin sahibi olduğu belirtilen Mustafa Tezel, böyle bir ifade vermediğini ve Gayıp’ı tanımadığını söyledi. Diğer iki tanık ise Gayıp’ı fotoğraf çekerken gördüklerini, bunun dışında bilgi sahibi olmadıklarını belirtti. Mahkeme Gayıp’ın tahliyesine, ancak yurtdışı çıkış yasağı uygulanmasına karar verdi. Dava 7 Aralık’a ertelendi.
Gayıp’ın duruşmadaki sözleri ise dosyanın merkezindeki tartışmayı açık biçimde ortaya koydu: Gazeteci, kendisinden susmasının beklendiğini ve sustuğu için değil, susmadığı için yargılandığını söyledi. Bu ifade, gazetecilik faaliyetinin ceza soruşturmasına dönüştürülmesine yönelik itirazın özünü oluşturuyor.
Nadiye Gürbüz için tahliye çıkmadı
15 Eylül’de bu kez gazeteci Nadiye Gürbüz hâkim karşısına çıktı. Yaklaşık yedi buçuk aydır tutuklu bulunan Gürbüz, İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada gazetecilik faaliyetleri ve sosyalist kimliği nedeniyle tutuklandığını savundu.
Yaklaşık 30 yıldır gazetecilik yaptığını belirten Gürbüz, tutuklanmasının haber faaliyetleriyle bağlantılı olduğunu söyledi. Mahkeme ise tutukluluğun devamına karar vererek duruşmayı 8 Aralık’a bıraktı.
Böylece iki gün arayla görülen iki gazeteci davasında birbirinden tamamen farklı sonuçlar ortaya çıktı: Pınar Gayıp yedi ayın ardından tahliye edilirken, Nadiye Gürbüz için aynı süreye yaklaşan tutukluluk devam ettirildi.
Timur Soykan beraat etti
11 Eylül’de gazeteci Timur Soykan’ın davasında ise beraat kararı çıktı. CHP’li belediyelere yönelik operasyonların ardından yaptığı iki sosyal medya paylaşımı nedeniyle Soykan hakkında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve “suç işlemeye alenen tahrik” suçlamalarıyla dava açılmış, gazeteci hakkında 9 yıl 6 aya kadar hapis cezası istenmişti. İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi Soykan’ın beraatine karar verdi.
Beraat kararı, gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı soruşturma ve davaların tamamının mahkûmiyetle sonuçlanmadığını gösteriyor. Ancak burada dikkat çekici olan başka bir nokta var: Bir gazetecinin yaptığı siyasi değerlendirmeler nedeniyle yıllarca sürebilecek hapis tehdidi altında yargılanması, beraat kararından bağımsız olarak gazetecilik üzerinde ciddi bir baskı yaratıyor.
Ali Çağatay üç ay sonra tahliye edildi
10 Eylül’de gazeteci Ali Çağatay da tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşmasında tahliye edildi. Çağatay, İBB Kültür AŞ Genel Müdür Yardımcısı Erhan Karaal’ın kaçırılmasıyla ilgili sosyal medya paylaşımı nedeniyle 26 Haziran’da tutuklanmıştı.
İstanbul 5. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunmada Çağatay, paylaşımında emniyet teşkilatının tamamını hedef almadığını ve paylaşımın yalan olduğuna ilişkin dosyada herhangi bir bilgi veya belge bulunmadığını belirtti. Mahkeme tahliye kararı verdi.
Bu dosyada da sonuç dikkat çekici: Gazeteci yaklaşık üç ay cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmada tahliye edildi. Dolayısıyla tutuklama tedbirinin kendisi, daha sonra verilen tahliye kararından bağımsız olarak basın özgürlüğü bakımından ayrıca tartışma konusu oluşturuyor.
Gazetecilerin önündeki mahkeme takvimi genişliyor
Eylülün ilk yarısında yalnızca tutuklama dosyaları değil, gazetecilerin yıllardır devam eden davaları da yeniden mahkeme salonlarına taşındı. Mehmet Şahin’in “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı dava 8 Eylül’de görüldü ve savunmanın hazırlanması için 24 Kasım’a ertelendi. Mehmet Murat Yıldırım’ın haberleri ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek açılan “Cumhurbaşkanına hakaret” davasının ilk duruşması da 8 Eylül’de Ankara’da yapıldı ve ertelendi.
15 Eylül’de gazeteci Furkan Karabay hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı Mustafa Doğan İnal’ın şikâyeti üzerine açılan 250 bin TL’lik manevi tazminat davası da İstanbul 32. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin gündemindeydi. Dava, Karabay’ın yargıdaki gelişmeler hakkında yaptığı sosyal medya paylaşımı nedeniyle açılmıştı.
Aynı gün Erol Önderoğlu, Şebnem Korur Fincancı ve Ahmet Nesin’in “Özgür Gündem dayanışması” davası da görüldü. Üç isim, 2016’da gazetenin Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği kampanyasına katıldıkları gerekçesiyle yargılanıyor. Üç sanık 2019’da beraat etmiş, ancak bu karar istinaf tarafından bozulmuştu. Yeniden görülen dava 24 Aralık’a ertelendi.
15 günlük tablo ne söylüyor?
1–15 Eylül arasındaki tablo, gazetecilere yönelik yargısal baskının tek bir yöntemle yürütülmediğini gösteriyor. Tutuklama, uzun tutukluluk, sosyal medya paylaşımından dava açılması, haber nedeniyle soruşturma, tazminat davaları ve yıllar önceki gazetecilik faaliyetlerinin yeniden ceza soruşturmasına konu edilmesi aynı dönemde birlikte ortaya çıkıyor.
Bu tabloya yalnızca “kaç gazeteci tutuklandı?” sorusuyla bakmak eksik kalır. Çünkü basın özgürlüğü üzerindeki baskı, gazetecinin cezaevine gönderilmesiyle başlamıyor. Bir gazetecinin yaptığı haber nedeniyle soruşturmaya uğraması, bir sosyal medya paylaşımının ceza davasına dönüşmesi, aylarca tutuklu kalması veya yıllar önceki bir yayın nedeniyle yeniden hâkim karşısına çıkarılması da gazetecilik faaliyetinin sınırlarını belirleyen güçlü bir baskı mekanizması oluşturuyor.
Üstelik 15 günlük dönemde iki farklı sonuç da ortaya çıktı. Timur Soykan beraat etti, Pınar Gayıp ilk duruşmada tahliye edildi ve Ali Çağatay ilk duruşmada serbest bırakıldı. Buna karşılık Oya Lale Arslan ve Selahattin Günday tutuklandı, Hüseyin Aykan haber yaptığı gerekçesiyle cezaevine gönderildi, Nadiye Gürbüz’ün tutukluluğu sürdürüldü. Bu karşıt sonuçlar, bir gazetecinin özgürlüğünün çoğu zaman haberin kendisinden çok, o haberin hangi soruşturma ve yargılama mekanizmasının içine sokulduğuna bağlı hale geldiği yönündeki tartışmayı büyütüyor.
Gazeteciliğin temel işlevi, iktidarların, kamu kurumlarının, şirketlerin ve toplumdaki güçlü aktörlerin faaliyetlerini kamu adına izlemek ve haberleştirmek. Bu faaliyetin doğal sonucu eleştiri, itiraz ve zaman zaman hukuki uyuşmazlıklar olabilir. Ancak haber yapmak, kamu yararını ilgilendiren bilgileri araştırmak ve yayımlamak başlı başına bir suç faaliyeti gibi ele alınmaya başladığında, cezalandırılan yalnızca gazeteci olmuyor; toplumun haber alma hakkı da daralıyor.
Eylülün ilk 15 günü, Türkiye’de basın özgürlüğü tartışmasının hâlâ tam da bu eşikte sürdüğünü gösteriyor: Gazeteci haberin peşinden giderken mahkeme kapısına, mahkeme kapısından cezaevine ve cezaevinden yeniden haber yapma hakkının savunmasına uzanan bir döngünün içine çekiliyor.
Gazeteciliğin mahkeme salonlarında savunulmak zorunda kalması ise artık tek tek davaların değil, doğrudan toplumun haber alma hakkının meselesi haline geliyor.








