İBB Davası’nın ikinci celsesinde tutuksuz sanık Adem Kameroğlu’nun dört daireye ilişkin anlatımının, satış işleminin “rüşvet” olarak nitelendirilmesine ilişkin tartışmayı yeniden gündeme getirdiği belirtildi; sanık Kameroğlu’nun mahkemede dört ayrı sözleşmenin şirket yöneticisi tarafından imzalandığını ve işlemin peşin satış kapsamında iskonto uygulanarak gerçekleştirildiğini söylediğini aktaran Necati Özkan, “Rüşvet olduğu ileri sürülen işlem neden bizzat iftiracı tarafından ‘peşin satış’ olarak tarif ediliyor?” diye sordu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik davada ikinci celse devam ederken, tutuksuz sanık olarak yargılanan Adem Kameroğlu’nun mahkemedeki beyanları üzerinden yeni bir tartışma başladı.
İBB Davası kapsamında yargılanan Necati Özkan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Kameroğlu’nun kendisi hakkında ileri sürdüğü iddiaları sürdürdüğünü, ancak aynı ifade sırasında dört daireye ilişkin “rüşvet” iddiasının kendi anlatımı içinde önemli bir çelişki ortaya çıkardığını savundu.
Özkan’a göre Kameroğlu, söz konusu dört daire için dört ayrı satış sözleşmesi yapıldığını ve bu sözleşmelerin şirketin genel müdürü Veysel Erçevik tarafından imzalandığını kabul etti. Kameroğlu’nun ayrıca sözleşmelere yönelik bir itirazının bulunmadığını söylediği aktarıldı.
Dört Daire, Dört Sözleşme
Özkan’ın aktardığı mahkeme beyanının kritik noktalarından biri, dört dairenin satışının nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin anlatım.
Kameroğlu’nun mahkemede, şirketin fiyatlandırma politikasını anlatırken müşterilere göre yüzde 15 ve yüzde 20 oranlarında indirim uygulanabildiğini, pazarlık halinde bu oranın yüzde 22,5’e kadar çıkabildiğini söylediği belirtildi.
Ardından dört dairenin toplam bedelinin 2 milyon liraya nasıl getirildiği sorusuna ilişkin Kameroğlu’nun, işlemin “peşin satış” olduğunu ve liste fiyatından iskonto uygulanarak dört dairenin 2 milyon liraya tamamlandığını ifade ettiği aktarıldı.
Özkan, tam da bu noktada davanın önemli tartışma başlıklarından birinin ortaya çıktığını savundu: Aynı işlem bir taraftan “rüşvet” olarak tanımlanırken, diğer taraftan mahkeme önünde şirket tarafından imzalanmış sözleşmelerle gerçekleştirilen, ticari indirim uygulanmış “peşin satış” olarak tarif ediliyor.
“Rüşvet” İddiasının Dayanağı Ne?
Özkan’ın açıklamasındaki temel itiraz, işlemin hukuki niteliğinin nasıl belirleneceği noktasında yoğunlaşıyor.
Bir satış işleminin rüşvet olarak nitelendirilebilmesi için yalnızca düşük bedel üzerinden satış yapılmış olması yeterli değil. İşlemin, kamu görevinin sağladığı nüfuz veya yetkinin belirli bir menfaat karşılığında kullanılması ve taraflar arasındaki menfaat ilişkisinin ortaya konulması gerekiyor.
Bu nedenle mahkemede dile getirildiği aktarılan sözleşmeler, indirim oranları, ödeme biçimi ve satış işleminin şirket kayıtlarında nasıl gösterildiği, iddianın değerlendirilmesi açısından önem taşıyor.
Özkan da açıklamasında, Kameroğlu’nun anlatımının kendi savunmasıyla örtüştüğünü belirterek, kamuoyuna “dört daire rüşvet olarak verildi” şeklinde aktarılan iddia ile mahkeme salonunda tarif edilen ticari işlem arasında ciddi bir fark bulunduğunu ileri sürdü.
Mahkeme Salonundaki İfade, Kamuoyundaki Hikâyeyle Çatışıyor Mu?
Davanın bu bölümünde asıl tartışma, dört dairenin gerçekten rüşvet amacıyla mı verildiği, yoksa ticari bir satış işleminin sonradan farklı bir hukuki çerçevede mi yorumlandığı sorusunda düğümleniyor.
Özkan’ın aktardığı ifadeler doğruysa, soruşturma ve kovuşturma makamlarının yalnızca satış fiyatına değil, dört sözleşmenin içeriğine, sözleşmeleri kimin imzaladığına, ödemenin nasıl gerçekleştirildiğine, şirketin muhasebe kayıtlarına ve uygulanan iskonto oranlarının diğer müşteriler bakımından da kullanılıp kullanılmadığına bakması gerekiyor.
Çünkü yüzde 15, yüzde 20 ve pazarlık halinde yüzde 22,5’e kadar indirim yapılabildiği yönündeki beyan, dört dairenin düşük bedelle satılmasının tek başına olağandışı bir işlem olduğunu kanıtlamaya yetmeyebilir. Bununla birlikte, indirim oranının gerçekten şirketin genel satış uygulaması olup olmadığı ve söz konusu dört daire için hangi koşullarda uygulandığı da ayrıca belgelenmesi gereken bir konu.
Dolayısıyla Özkan’ın gündeme getirdiği çelişkinin çözümü, siyasi tartışmalardan ya da tarafların birbirlerine yönelik suçlamalarından çok belgelerin ve mahkeme tutanaklarının ortaya koyacağı maddi olgulara bağlı.
“Hakikatler Er Ya Da Geç Ortaya Çıkar”
Necati Özkan, açıklamasının sonunda doğrudan bir soru yöneltti:
“Rüşvet olduğu ileri sürülen işlem, bizzat iftiracı tarafından neden ‘peşin satış’ olarak tarif ediliyor?”
Özkan bu soruya, “Çünkü hakikatlerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır” sözleriyle yanıt verdi.
Ancak bu aşamada söz konusu ifadelerin davanın hukuki sonucunu tek başına belirlediğini söylemek mümkün değil. Kameroğlu’nun beyanlarının, diğer sanık ve tanık anlatımları, satış sözleşmeleri, mali kayıtlar, ödeme belgeleri ve dosyadaki diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
İBB Davası bakımından kritik olan da tam olarak burada ortaya çıkıyor: İddiaların siyasi ve medya diliyle nasıl anlatıldığından çok, mahkeme dosyasındaki belgelerin ve ifadelerin birbirini doğrulayıp doğrulamadığı.
Dört daireye ilişkin tartışma da bu nedenle yalnızca bir “rüşvet” iddiası ile bir “peşin satış” savunmasının karşı karşıya gelmesinden ibaret değil. Mesele, mahkemenin önündeki delillerin ticari bir satış ile kamu görevi karşılığında sağlandığı ileri sürülen haksız menfaat arasındaki hukuki sınırı somut biçimde ortaya koyup koyamayacağı.
Şimdilik kesin olan ise şu: Davanın ikinci celsesinde dile getirilen bu ifadeler, dört daireye ilişkin iddianın dayandığı anlatının mahkeme salonunda daha ayrıntılı biçimde sınanmasını zorunlu kılıyor.
Kaynaklar
- Necati Özkan’ın sosyal medya hesabından yaptığı açıklama.









