Cumartesi Anneleri, 12 Eylül askeri darbesinin ardından idam edilen ve cenazesi ailesine teslim edilmeyen Veysel Güney için bir kez daha Galatasaray Meydanı’ndaydı. Aradan geçen 45 yıla rağmen devletin mezar yerini açıklamaması, Türkiye’nin cezasızlık ve hakikatle yüzleşememe sorununu yeniden gündeme taşıdı.
Galatasaray Meydanı’nda Bitmeyen Bir Adalet Talebi
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanmasını talep etmek amacıyla sürdürdükleri eylemlerinin 1107’nci haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Kayıpların fotoğrafları ve kırmızı karanfillerle gerçekleştirilen buluşmada bu hafta, 12 Eylül askeri darbesinin karanlık döneminde idam edilen ve mezar yeri halen açıklanmayan Veysel Güney’in hikâyesi gündeme taşındı.
Basın açıklamasını okuyan İkbal Eren, Güney’in 28 Aralık 1980’de Antep’te gözaltına alındığını, ardından sıkıyönetim mahkemesinde yargılandığını ve savunma hakkına ilişkin taleplerinin reddedildiğini hatırlattı. Eren, Veysel Güney’in yeterli ve somut delil bulunmaksızın idam cezasına mahkûm edildiğini, 10 Haziran 1981 tarihinde Gaziantep E Tipi Cezaevi’nde idam edildiğini belirtti.
Teslim Edilen Eşyalar, Kaybedilen Cenaze
Açıklamada dikkat çekilen en çarpıcı nokta ise idam sonrasında yaşananlar oldu. Veysel Güney’in kalemi, sigarası ve çakmağı ailesine teslim edilirken, cenazesinin akıbetine ilişkin hiçbir bilgi verilmedi.
İkbal Eren’in aktardığı bilgilere göre, resmi tutanaklarda Veysel Güney’in bedeninin ailesine ulaştırılmak üzere askeri yetkililere teslim edildiği kayıt altına alındı. Ancak aradan geçen onlarca yıla rağmen cenazenin nereye götürüldüğü, nereye gömüldüğü ya da neden ailesine teslim edilmediği hiçbir zaman açıklanmadı.
Bu durum, yalnızca bir idamın değil, ölüm sonrasında da sürdürülen bir devlet sırrının ve hak ihlalinin varlığına işaret ediyor.
Savcının Yıllar Sonra Gelen İtirafı
Cumartesi Anneleri’nin açıklamasında, idam sırasında görev yapan savcı Mete Göktürk’ün yıllar sonra yayımladığı anılarına da dikkat çekildi. Göktürk, kaleme aldığı kitapta Veysel Güney’i suçlayacak yeterli delil bulunmadığını belirtirken, yargılama sürecinin adilliğine ilişkin ciddi kuşkular taşıdığını kamuoyuyla paylaşmıştı.
Bu açıklamalar, 12 Eylül döneminde verilen idam kararlarının hukuki meşruiyetine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirirken, Güney dosyasının yalnızca bir kayıp mezar meselesi değil, aynı zamanda tartışmalı bir yargı sürecinin sembollerinden biri olduğunu ortaya koyuyor.
Anne Ve Babanın Gözü Açık Gittiği Arayış
Veysel Güney’in ailesi, oğullarının mezar yerini öğrenebilmek için onlarca yıl mücadele verdi. Annesi Zeynep Güney’in “Ben oğlumun resmini gözüme çizdim, ismini dilime yazdım, mezarını kalbime kazdım” sözleri, kayıp yakınlarının yaşadığı acının simgelerinden biri haline geldi.
Ancak anne Zeynep Güney 2012’de, baba Ali Güney ise 2014 yılında çocuklarının mezarına ulaşamadan yaşamını yitirdi. Galatasaray Meydanı’nda okunan aile mektubunda, 45 yıldır süren acının ilk günkü kadar canlı olduğu vurgulandı ve ailelerin hakikat arayışının yeni kuşaklara miras kaldığı ifade edildi.
Hakikatle Yüzleşmeden Adalet Mümkün Mü?
Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki buluşması, Türkiye’nin yakın tarihindeki en ağır insan hakları ihlallerinden biriyle ilgili cevapsız kalan soruları bir kez daha gündeme taşıdı. Bir kişinin yalnızca yaşam hakkının değil, ölümünden sonra ailesinin yas tutma ve mezarına ulaşma hakkının da ortadan kaldırılması, uluslararası insan hakları hukukunda zorla kaybetmenin temel unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor.
45 yıl sonra hâlâ yanıt bekleyen soru ise değişmedi: Veysel Güney’in mezarı nerede?
Galatasaray Meydanı’ndan yükselen talep, yalnızca bir mezar yerinin açıklanması değil; devlet arşivlerinin açılması, hakikatin ortaya çıkarılması ve geçmişle gerçek bir yüzleşmenin sağlanması çağrısı olarak yankılanmaya devam ediyor.











