Modern çağ kendisini aklın ve seküler düzenin çağı olarak anlatmayı sever. Devlet yönetimi, bilimsel planlama ve hukukun üstünlüğü, modern siyasal düzenin temel meşruiyet kaynakları olarak sunulur. Bu anlatının sembolik mekânlarından biri de kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri başkanlığının kalbi sayılan Oval Office’tir. Uzun yıllardır bu oda, rasyonel devlet aklının yoğunlaştığı yer olarak gösterilir; dünya ekonomisinin yönünün, savaş ve barış kararlarının, diplomatik hamlelerin ve stratejik hesapların burada belirlendiği söylenir.
Fakat modern siyaset çoğu zaman kendisini anlattığı kadar rasyonel değildir. Bazen tek bir fotoğraf, bütün bu anlatının yüzeyini çatlatır ve altındaki gerçekliği görünür kılar.
Yukarıya aldığımız fotoğrafta, aynı odada (Oval Office) bir masa etrafında toplanmış insanlar görülüyordu. Kapalı gözler, eğilmiş başlar, göğe açılmış eller… Bir grup dini figür, liderin etrafında toplanmış ve ellerini onun omuzlarına koyarak dua ediyordu. Bu sahne ilk bakışta sıradan bir inanç anı gibi görünse de, aslında modern iktidarın en eski reflekslerinden birini ortaya koyuyordu: gücün kutsallaştırılması.
Çünkü bu ritüel bireysel bir ibadet değildir. Bu sahne, iktidarın kendisini yalnızca politik bir otorite olarak değil, aynı zamanda metafizik bir görev taşıyıcısı olarak sunma çabasının dramatik bir ifadesidir. Modern devlet aygıtı, rasyonel araçlarla toplumsal rızayı üretmekte zorlandığı anlarda, meşruiyetini gökyüzünün diliyle tahkim etmeye başlar. Böylece siyasi kararlar, tartışılabilir ve eleştirilebilir tercihler olmaktan çıkar; kader, takdir ve kutsal görev gibi kavramların sisli alanına taşınır.
Tarihsel olarak bakıldığında bu durum yeni değildir. İmparatorlukların sarsıldığı dönemlerde sarayların duvarları daha fazla dua ile dolmuştur. İktidarın yeryüzündeki temelleri zayıfladığında gökyüzüne yönelen ritüeller çoğalır. Çünkü kutsal, siyasetin en eski zırhlarından biridir. Yeryüzünde hesap vermek zorunda olan bir yönetim, kendisini gökyüzünün temsilcisi olarak sunduğu anda eleştirinin alanını daraltır.
Bugün dünyanın birçok yerinde gözlenen dinsel retoriğin siyasetle yeniden iç içe geçmesi de tam olarak bu işlevi görmektedir. Ekonomik krizler, büyüyen eşitsizlikler, güvencesizlik ve toplumsal huzursuzluk derinleştikçe, iktidar kendisini yalnızca bir yönetim aygıtı olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve kutsal bir misyonun taşıyıcısı olarak sunar. Böylece siyasal iktidar ile eleştirilemez bir kutsallık arasında simbiyotik bir ilişki kurulur.
Bu süreçte en kritik olan şey, maddi gerçekliğin görünmez kılınmasıdır. İnsanların gündelik hayatını belirleyen somut sorunlar (işsizlik, barınma krizi, sağlık hizmetlerine erişim, güvencesiz çalışma) giderek arka plana itilir. Onların yerine daha soyut ve daha güçlü bir duygu rejimi kurulur: ulusal kader, medeniyet savaşı, kutsal görev.
Böylece siyaset, rasyonel tartışmanın alanından çıkarak dramatik bir sahneye dönüşür.
Bu sahnenin en çarpıcı tarafı ise ritüel ile savaş arasındaki eşzamanlılıktır. Oval Ofis’te dua eden ellerin hemen ardından namluların İran’a çevrilmiş olması, bu mistik atmosferin yalnızca sembolik bir jest olmadığını gösterir. Çünkü modern savaşlar çoğu zaman yalnızca askeri stratejilerle değil, ideolojik anlatılarla da yürütülür.
İsral ile ABD tarafından gerçekleştirilen askeri saldırılar, siyasal dilde çoğu zaman “güvenlik”, “istikrar” veya “tehditlerin bertaraf edilmesi” gibi kavramlarla ifade edilir. Oysa bu kavramların arkasında çok daha somut ve maddi hesaplar bulunur: enerji yolları, jeopolitik üstünlük, bölgesel güç dengeleri ve küresel ekonomik çıkarlar.
Politik söylem bu gerçekliği doğrudan ifade etmek yerine çoğu zaman onu daha büyük bir anlatının içine yerleştirir. Böylece bir bombardıman yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, “iyiliğin kötülüğe karşı savaşı” olarak sunulur. Bu anlatı, kamuoyunun duygusal mobilizasyonunu kolaylaştırır.
Savaşın gerçek yüzü ise rakamların arkasında saklanır.
Patlayan bombalar, yıkılan mahalleler, yerle bir olan hastaneler, parçalanmış aileler… Televizyon ekranlarında yalnızca sayılar görünür: yüzler, binler. Fakat her sayı aslında bir hayatın kopuşudur. Bir çocuğun yarım kalmış oyunu, bir annenin sessiz çığlığı, bir şehrin hafızasının parçalanmasıdır.
Bu nedenle modern savaşın dili daima soyuttur; ölüm ise her zaman somut.
Oval Ofis’te gerçekleşen dua ritüeli bu açıdan yalnızca dini bir sahne değildir. O aynı zamanda modern iktidarın teatral doğasını da gösterir. Çünkü siyasal güç çoğu zaman yalnızca kararlarla değil, sembollerle ve ritüellerle de kendini üretir. Liderin etrafında toplanan eller, ona yalnızca siyasi bir yetki değil, aynı zamanda ahlaki bir üstünlük atfeder. Böylece liderin aldığı kararlar, tartışılabilir politik tercihler olmaktan çıkar; daha büyük bir kaderin parçası olarak sunulur.
Bu mekanizma aynı zamanda toplumsal dikkat dağıtmanın da güçlü bir aracıdır.
Toplumun geniş kesimleri kendi maddi sorunlarından uzaklaştırılarak büyük anlatıların içine çekilir. İnsanlar gündelik hayatın somut eşitsizliklerini sorgulamak yerine, ulusal kader veya medeniyet mücadelesi gibi soyut kavramların etrafında birleşmeye davet edilir. Böylece ekonomik düzenin yarattığı yapısal sorunlar görünmez hale gelir.
Bu süreçte bilimin ve eleştirel düşüncenin rolü de giderek zayıflatılır. Çünkü maddi nedenleri sorgulayan bir akıl, siyasal iktidarın metafizik anlatılarını sorgulama potansiyeline sahiptir. Bu nedenle eleştirel düşünce yerine sadakat kültürü teşvik edilir; yurttaş yerine inanan bir topluluk biçimi üretilir.
Bu dönüşüm modern dünyanın en büyük çelişkilerinden biridir.
Teknolojik kapasite bakımından tarihin en gelişmiş uygarlığında yaşıyoruz. İnsanlık uzaya araç gönderebiliyor, genomu çözebiliyor, yapay zekâ sistemleri kurabiliyor. Fakat aynı uygarlık, siyasal meşruiyetini hâlâ mistik ritüeller ve kutsal anlatılar üzerinden üretme ihtiyacı hissediyor.
Belki de bu durum modern gücün taşıdığı ağır çelişkilerin bir sonucudur.
Çünkü dünya ekonomisinin devasa yapısı, onu yönetenlerin bile tam anlamıyla kontrol edemediği bir karmaşıklığa ulaşmış durumda. Finans piyasaları, enerji hatları, küresel üretim ağları ve silah ticareti birbirine öylesine bağlanmış durumda ki, bu sistem kriz ürettiğinde sonuçları çoğu zaman askeri çatışmalar olarak ortaya çıkıyor.
Bu çatışmaların ideolojik meşruiyeti ise çoğu zaman kutsal bir dil üzerinden kuruluyor.
Göğe açılan eller bu yüzden yalnızca bir inanç anını değil, aynı zamanda bir korkuyu da temsil ediyor. Çünkü gücü elinde tutanlar, çoğu zaman o gücün yarattığı sonuçların ağırlığını da taşımak zorunda kalırlar. Bombaların düştüğü şehirlerin sessizliği, bu ağırlığın en sert hatırlatmasıdır.
Ancak tarih bize başka bir gerçeği de öğretir.
Hiçbir düzen sonsuza kadar kutsal bir örtüyle ayakta kalamaz. Ritüeller, ayinler ve kutsal sözler bir süreliğine gerçekliği örtebilir. Fakat yıkılmış şehirler, derinleşen eşitsizlikler ve parçalanmış toplumlar er ya da geç kendilerini yeniden görünür kılar.
Bugün Oval Office’te gerçekleşen o dua sahnesi, modern gücün mutlaklığını değil, aslında onun kırılganlığını gösterir. Çünkü gerçekten güçlü olan bir düzen, meşruiyetini gökyüzünden değil, yeryüzündeki adaletten almak zorundadır.
Aksi halde insanlık tuhaf bir çağda yaşamaya devam eder:
En gelişmiş ofisler birer modern tapınağa dönüşür.
Ve gökyüzüne açılan ellerin altında, yeryüzüne hâlâ bombalar düşer.

















