back to top
Ana Sayfa Kültür ve Sanat Sinir Bozucu Karakterler: Kendimizle Yüzleşmenin En Rahatsız Edici Yolu

Sinir Bozucu Karakterler: Kendimizle Yüzleşmenin En Rahatsız Edici Yolu

Sinir bozucu olanı hayatımızdan kovmaya çalışırız; oysa düşünce tarihi, tam tersine, insanın kendini en çok o tahammül sınırında tanıdığını fısıldar. Rahatsız eden, huzursuz eden, sorularıyla düzeni bozan figürler (edebiyatta da felsefede de) yalnızca anlatının gerilimini kurmaz; aynı zamanda benliğin sakladığı çatlakları görünür kılar. Çünkü insan, kendini en çok inkâr ettiği yerde ele verir.

Antik Yunan’da Sokrates bu rahatsızlığın kurucu figürlerinden biridir. Onun “sorgulama” diye yüceltilen yöntemi, aslında gündelik hayatta son derece sinir bozucu bir ısrarcılıktır. Aynı soruyu farklı biçimlerde tekrar eden, karşısındakini köşeye sıkıştıran, bilgiyi değil cehaleti açığa çıkaran bir konuşma tarzı… Atina yurttaşları için bu, bir aydınlanma değil çoğu zaman bir tahammül sınavıdır. Nitekim ölümüne giden yol da biraz buradan geçer: İnsanlar, kendilerini bilmediklerini fark ettiren birine uzun süre katlanamaz. Ama tam da bu yüzden Sokrates, yalnızca felsefenin değil, insanın kendi üzerine dönmesinin de simgesidir. Onun sinir bozuculuğu, hakikatin bedelidir.

Bu çizgi, klasik edebiyatta farklı yüzlerle yeniden belirir. Don Quixote, Miguel de Cervantes’in kaleminde, gerçeklikle bağını koparmış bir hayalperesttir; gülünçtür, ısrarcıdır, çoğu zaman çevresindekileri yorar. Ama onun bu “uyumsuzluğu”, aslında dünyanın sıradanlaşmış aklına yöneltilmiş bir eleştiridir. Don Quixote’ye gülerken, okur kendi kabullenişlerine de yakalanır: Kim daha akıllıdır, gerçeğe boyun eğen mi, yoksa ona karşı kendi dünyasını kuran mı?

Benzer bir rahatsızlık, Raskolnikov’da, Fyodor Dostoevsky’nin karanlık Petersburg’unda belirir. Raskolnikov yalnızca bir suçlu değildir; aynı zamanda kendini “özel” ve “üstün” sayan düşüncenin beden bulmuş halidir. Okur, onun iç monologlarında gezinirken huzursuz olur; çünkü bu ses, yalnızca karaktere ait değildir. İnsan zihninin derinliklerinde dolaşan o tehlikeli ayrıcalık duygusunu açığa çıkarır. Raskolnikov’un sinir bozuculuğu, onun suçu kadar, kendi kendini haklı çıkarma çabasında yatar—ve bu çaba, modern insanın en tanıdık savunma mekanizmalarından biridir.

On dokuzuncu yüzyılın bir başka büyük metni, Madame Bovary, okuru farklı bir tür rahatsızlıkla baş başa bırakır. Emma Bovary, hayallerine saplanmış, sürekli tatminsiz bir figürdür. Onun bitmeyen arzuları ve doyumsuzluğu, ilk bakışta bencillik ya da zayıflık olarak okunabilir. Ancak Gustave Flaubert’in ustalığı, bu rahatsız edici karakterde modern arzunun yapısını ifşa etmesinde yatar. Emma’nın trajedisi, yalnızca onun hatası değil; aynı zamanda sürekli daha fazlasını isteyen bir dünyanın kaçınılmaz sonucudur. Okur, Emma’dan uzaklaşmak isterken, onun arzularının çağdaş biçimlerini kendi hayatında bulur.

Bu rahatsız edici figürler, yalnızca bireysel karakter analizleri değildir; aynı zamanda etik bir aynadır. Friedrich Nietzsche’nin metinlerinde karşılaşılan o kışkırtıcı, yer yer saldırgan ton da benzer bir işlev görür. Nietzsche okuru rahatlatmaz; aksine onu sürekli provoke eder, yerleşik değerleri parçalar. Bu yüzden onun metinleri çoğu zaman “sinir bozucu” bulunur. Ama bu rahatsızlık, düşüncenin hareket alanıdır. İnsan, kendini ancak sarsıldığında yeniden kurabilir.

Burada ortak olan şey şudur: Sinir bozucu karakter, anlatının fazlalığı değil, merkezidir. Çünkü insan kendini doğrudan görmek istemez; kendine ancak dolaylı yollardan, çoğu zaman da itici bulduğu bir başkası aracılığıyla yaklaşır. Edebiyat ve felsefe bu dolayımı kurar. Okur ya da düşünür, “ben böyle değilim” diyerek başladığı yerde, yavaş yavaş “belki de biraz böyleyim” demeye zorlanır.

Bu yüzden rahatsızlık, estetik bir kusur değil, etik bir imkândır. Sinir bozucu olanı dışlamak, kendine giden yolu kapatmaktır. Oysa düşüncenin en verimli anı, tam da tahammülün sınırında başlar: İnsan, katlanamadığı şeyde kendini bulur.