back to top
Ana Sayfa Yorum Sağlıkta Çöküşün Öteki Öyküleri 7

Sağlıkta Çöküşün Öteki Öyküleri 7

Hekimlerin NGO’sunun düzenlediği bir panelin başlığı/konusu: “Özel Hekimlikte Neler Oluyor?”; dijital afişi dikkatli okuyunca panel değil “etkinlik” olarak tanımlandığını gördüm; yanlış okumadan dolayı yanıldığımı kabullenmekle birlikte “etkinlik” tanımının bu bağlamda daha doğru olduğunu paylaşmak isterim!

Bu sorunun yanıtlanma sürecine masanın karşı tarafından (gibi) naçizane katkı sunmak amacıyla birkaç kendileri de hekim olan arkadaşlarımın yakın tarihli –hemen hemen etkinliğin düzenlendiği günlerde yaşadığı-  birazcık mizahi birkaç öteki “özel” öyküsünü paylaşmak isterim.

Başlarken “öykülerde” adları verilmese de sanlarıyla yer alan tüm hekimlerin sol/sosyalist olduklarını –iddiaları bu- itinayla not edelim. Ve ekleyelim: bir ateist olarak tanrıdan dileğim odur ki tanrı hiçbir sosyalist –olduğunu iddia eden- hekimi ‘özel’ muayenecilikle sınamasın;  kuşkusuz zorlu bir sınav! 

İşte bunlardan ilki;

Kendisini muayene eden –aynı zamanda iki seneden beri tedavi sürecini izleyen- doktoru daha önceki tüm gelişlerinde yaptığı gibi, unutacağını ya da kaçacağını mı sanıyor acaba, çıkışta sekreterinin oturduğu masaya yöneltir hastasını ve her zamanki gibi, bir önceki hastasında ya da hastamızın daha önceki “ziyaretlerinde” olduğu gibi, hastasının peşinden gelerek emin olmak ister gibi! Burada sözü sekreter alır ve bu arada sırasını bekleyen diğer özel muayene hastaları da başlarına geleceği önceden duyma çabasında sessizliğe bürünür. 

“On bin dört yüz lira” der sekreter kendisi de hekim olan hastaya. Paranın “gelişinden” emin olmak üzere hemen arkalarında dikilen, “paranın hareketini” görmek istercesine gözlerini hastanın açılan çantasına dikmiş anlı şanlı prof doktorumuz ise “mütevazı bir deontoloji/etik” gösterisi yapma fırsatını kaçırmak istemez, verilen es’te araya girer “ama sizden hekim olduğunuz için on bin lira alacağız”!

Metnin, kurgunun çok önceden çalışıldığı, kaçınılmaz alışveriş anına iyi hazırlanıldığı bellidir, “hoca” konuşmasını tamamlar tamamlamaz sekreter yeniden söz alır “tabii peşin verirseniz, eğer kartla ödeyecekseniz on bir bin lira” Hekim hastamız ise “durumu” sessizce “içselleştirmekte” ve kabullenmektedir. İşin doğası bu! Para ödenir; peşin olarak… Ardından tedavi-izlem sürecinin bir parçası olan “girişim” için özel hastaneden randevu alma “işine” geçilir tarih ve saat konusunda –hocamızın “uygun olduğu” tarih ve saat; çünkü hocamız aynı zamanda kamuda çalışmaktadır- anlaşılır ve konuşma yine para meselesine gelir; hoca da sekreterde daha bi rahattırlar sanki; para ses çıkarılmadan ödenmektedir; belki de çaresizlikten! Otuz bin liradır işlem için özel hastaneye ödenecek para; “ne yazık ki doktor indirimi burada uygulanamıyor”; kendi alanları değil, “saatlik kiralama” meselesi! Otuz bin lira girişimin ardından hocaya elden teslim edilecektir; bu “ayrıntı” hasta unutmasın diye birkaç kez tekrarlanır. Özel hastane ile “özel” hocamız arasındaki “saatlik kiralama bedeli” hastanın sorunu değildir kuşkusuz! Birkaç günlük ülke randevu sistemine göre oldukça kısa sayılabilecek bir bekleyişin ardından özel hastanemizde girişim gerçekleşir, hasta daha anestezi etkisinden tam sıyrılmamışken hocamız odaya girer ve “her şeyin iyi gittiğini” söyleyerek bu tekrar müjdesinin ederini elden alır; hasta ayılma çabasında iken para itinayla sayılır. Şimdi sıra hastanın hastalığı ile ilgili heyet raporlarını –ve tabii ancak bu raporlarla alınabilecek oldukça pahalı ilaçları- almaya gelmiştir. 

“Özel” hekimimiz kentteki kamuya ait bir fakültede hocadır aynı zamanda; tekrarlayalım. Hastamızı oraya yönlendirir, yönlendirmeden önce de hastanın yatağına bir broşür bırakır: bitkisel bir ilaç tavsiyesi, bu aşamada kanıta dayalı tıbbın yerini kanaate dayalı tıp almış gibidir. Hasta oldukça pahalı olan bu bitkisel ürün hakkında Google’dan bilgi almak istediğinde ”hocasının” bu ürünün distribütörlüğünü de yaptığını öğrenir. 

Ve artık fakültede sıra bekleme zamanıdır; son raunt, bu tur için. Hoca fakültede kimlerle görüşülmesi gerektiğini hastaya fısıldar. Küçük ortaklar mı? İki üç günlük “zorlu” bir sürecin ardından rapora ve ilaçlara kavuşulur; tabii ilaçlar piyasada bulunursa,  beklenen zam nedeniyle eczanelere verilmeyip depolarda stoklanmıyorsa. Diğer taraftan tıp fakültesinde hocayı “sevmeyen” bir ekibe rastlarsanız –ki son derece doğal bir durum; bir pasta paylaşım kıskançlığı olabilir ve hastanın hekim olması çoğu zaman hiçbir şey ifade etmez- mutlu sona ulaşmak daha uzun sürecektir. Bu oyun neredeyse iki senedir tekrarlanmaktadır; deja-vû halinde değişen tek şey ENAG enflasyon oranında artan “özel” ödemeler ve “hekim indirimidir”!

Hastamız uzun süren semptomlu bir dönemin ardından alınamayan kamudan alınamayan hekim randevuları ve beş altı ay sonrasına tetkik/tomografi vs.”günleri” nedeniyle “özele” başvurmak zorunda kalmıştır. Hemen hemen benzer “şeylerin” yaşandığı üç farklı “özel” hekim ve “özel” hastane sürecinde tanıda zar zor ortak bir karara varılsa da tedavi konusundaki farklılıklar sonucunda (kuşkusuz bunda yadırganacak, eleştirilecek bir yan yoktur: ekol, yaklaşım, deneyim, inisiyatif vs. farklılıklar) gelen öneri ve telkinleri dikkate alarak bu “hocada” karar kılmıştır. Ancak son tedavi değişiminden sonra “yeni bir arayışa geçilmesi gerektiği” konusunda da bir düşünce oluşmaya başlamıştır.

Yakın zamanlardan bir diğer “özel” öykü:

Kendisi de bir hekim olan hastamız kolunda başlayan şiddetli ağrılar nedeniyle aile hekimine başvurur, 15-20 dakikalık bir anamnez-muayene sürecinin ardından tanısını alır ancak hekimin analjezik-antienflamatuar reçetesi yazmak ve Fizik Tedavi/Nöroloji ya da Nöroşirurji sevk önerisinden başka yapabileceği bir şey yoktur. Ağrı dayanılmazdır ve kamu hastanelerinde her adımda bekleme sorunu vardır. Buna rağmen kamudan vaz geçilmez ancak sonuç itibariyle kamu hekimleri durumu acil bir sorun olarak görmemekte ve ağrı kesiciler ve “zaman-sabır”  dışında bir öneride de bulunmamaktadırlar! Kamusal sağlık alanında omerta hali…  

Hasta çareyi kentteki kısmen SGK anlaşması bulunan ve sahibinin transilvanya kontluğu ile ilişkisi olduğu ve hasta yaş ortalamasının yaklaşık olarak 95 olduğu düşünülen “özel” hastaneye başvurmakta bulur. FTR kliniği ile başlayan her bir muayene-tetkik aşamasında 4-5 gün sonraya randevu verilen ve her aşamasında ayrı ücretlendirilen süreç yaklaşık 4 hafta sürer ve hastamız tanı alarak –daha önceden aile sağlığı merkezinde 20 dakikada aldığı tanıdır bu- nöroşirurjiye yönlendirilir. Tabii ki birçok “şey” ve tabii ki bazı ödemeler zorunlu olarak tekrarlanır; neyse ki bir kısmı SGK’dan! Diğer taraftan eğer ameliyata gidilecekse bu “girişim” için on binlerce lira alınacaktır, daha başvurur vurmaz bu hesap çıkartılmıştır hastane muhasebesi tarafından; “bıçak parası” diye bir şey kalmadı… Değil mi? Evet, tanı kesinleşmiştir sonunda ve tedavisi cerrahi müdahale iledir. Bu arada hasta neredeyse kullandığı ve günden güne doz arttırdığı özel reçeteli ağrı kesicilere bağımlı hale gelmek üzeredir. Özel hastanede çalışan prof’umuz devletten emekli olup ekmek parası uğruna “buralarda” çalıştığını ima ederek anamneze başlar. Hocamızın ikinci-üçüncü cümlesi bu ameliyatın yan etkileri üzerindir: “ölüm var, felç kalabilirsiniz.” İlgi çekici bir hasta hekim iletişimi! Hasta haklı olarak daha konuşmanın ilk dakikalarında gelen bu sözleri “ben sizi ameliyat yapmak istemiyorum” diye “Türkçeleştirir” ve yorumlar: belki de emekliliğinin ardından özel hastanede maaş-sözleşmeli çalışan özel hekimin böyle bir performans gereksinimi yoktur? Bu üç cümle için özel hastaneye epeyce para akıtmıştır çaresizce ve “çevreye” danışılarak ameliyatı yapacak yeni bir hekim arayışına gidilir. Üç gün içinde sorun beş yıldızlı otel imajlı bir başka özel hastanede çözülecektir, tabii yüklü bir bedel –diğer hastanenin 3 katı- karşılığında…

Üç:

İçsesi saklayamaz beden-yüz-gözler; “… böyle işe, nereden çıktı…” Bu hastasından hiç ama hiç memnun gözükmüyordu, tüm geçmişlerine rağmen… Evet, jest ve mimiklerinden içinden böyle söylediği o kadar iyi anlaşılıyordu ki; beden dili yalan söylemez ve gizleyemez içsesi. Hekim hastamız yıllar yıllar önce birlikte bir mücadeleyi paylaştıkları hekim arkadaşına başvurmakta bulmuştur çareyi. Yıllardır görüşmemişlerdi; bir vesile. Birkaç sene olmuştu “özel” çalışmaya başlıya, kentin göbeğinde mütevazı bir muayenehane aşmış öyle diğerleri gibi iç dekoratör saçmalıklarıyla uğraşmamıştı. Ancak eski arkadaşına neden niçin geldiğini daha sormadan geçim zorluğundan söz etmişti; “ne yapsın ekmek parası”. Ekmek parası; bir retorik olarak! Göründüğü, sesli ya da sessiz okunduğu kadar saf, masum ya da her ne demekse “vicdani” mi? Üstelik epeyce de yanıltıcı! Arabalar, özel okullar, belki bir yazlık… Bitmeyen taksitlerden dem vurulur; kastedilen. “Asgari ücret artacak beş hastanın parası sekretere gidecektir.” “Acaba saatlik çalıştırmak mümkün mü?” “Bilmiyorum” “Allahtan temizliği de yapıyor da bir başkasına “bu iş” için para ödemiyorum.” “…” 

“Mecbur kalındığını” açıklama uğraşı görüşme zamanının önemli bir kısmını işgal eder. Sorulmadan verilen yanıtların içeriği aslında soru sahibinin beklediğinin çok üstündedir. Hasta kendisini o mekânda doğru ya da yanlış “fazlalık” olarak hisseder, bir müşteri, bir beleşçi gibi hisseder. Yanılmaz hastamız. Arkadaşı tıbbi sorununa bir çare bulmak yerine oyalama yolunu seçmiştir, muayenehanesinde kolayca çözebileceği sorunlar için sürekli bir oyalanmaca hali… Herhangi bir sonuç alamaz hastamız bu “ziyaretten”. Bu nedenle on beş dakika olmadan ayrılırken, arkadaşın gözleri sürekli kapıya yönelmektedir çünkü, ücreti sormak zorunda hisseder kendisi. “Bir dahaki sefere” yanıtı duraksamaksızın gelir.

Akademizm hastalığından mustarip olanlar pek severler; bizde yazımızı kelalaka iki alıntıyla süsleyelim, sahiplerini yazmayalım; bilene bir hediyem olsun.

“İşçi sınıfı için bir başka maddi kötülük, hasta oldukları zaman yetkin doktorlara görünmeleri olanaksızlığıdır… Doktorlar yüksek vizite ücreti alıyorlar, emekçiler o ücreti ödeyebilecek konumda değil. O nedenle hastalanınca ya hiç bir şey yapmıyorlar, ya da ucuz sahte doktorlara gidiyorlar… Bunların yanı sıra her derde deva uydurma hazır ilaçlar akla gelebilecek her hastalık için geniş ölçüde satılıyor… Emekçi halk da şimdi kendi zararı, ilaç firmasının büyük kârı için uydurma ilaçları kullanıyor…”

“Doktor olarak toplumda küçücük bir yerim varsa, başkaları umurumda mı? Dalkavuklukla, hal hatır saymayla güçlülere yaranırsam, belki de küçücük yerimi koruyabilir, hatta kim bilir, belki de ilerleyebilir, günün birinde bir burjuva olabilirim.”