back to top
Ana Sayfa Yorum Bir Fincanlık Durak

Bir Fincanlık Durak

“Hayatımı kahve kaşıklarıyla ölçtüm.”
— T. S. Eliot

Kafeler insanların uğrak yerleridir. Ama bu cümle, gerçeğin sadece yüzeyidir. Çünkü insan bir kafeye oturmak için gitmez. Bazen evinden çıkar ama aslında hiçbir yere gitmez; kendine doğru yürür. Kapıdan içeri girdiğinde sipariş ettiği şey kahvedir, ama aradığı çoğu zaman bir masa değil, bir durma hâlidir.

Hayat, insana fark ettirmeden bir rol yükler. Koşmak zorundaymış gibi yaşarsın. Yetişmek zorundaymış gibi. Bir şeyleri kaçırıyormuşsun gibi…
Ve çoğu zaman neyi kaçırdığını bile bilmeden.

Oysa insan en çok, duramadığında yorulur.

Belki de bu yüzden insan durmaktan korkar. Çünkü durmak sadece bedenin yavaşlaması değildir. Gürültü çekildiğinde, insan kendi sesiyle baş başa kalır.
Ve insan, başkasının sesine tahammül edebilir de…
kendi iç sesine her zaman katlanamaz.

İçeride birikenler, sessizlikte daha belirginleşir. Gün içinde üstünü örttüğün düşünceler, ertelediğin kararlar, adını koymaktan kaçtığın kırgınlıklar…
Hepsi, sen durduğunda yerini bulur.
Sanki hep oradalarmış gibi değil
sen onları hep yarım bırakmışsın gibi.

Bu yüzden insan bazen koşmaya devam eder. Yorulsa bile. Çünkü yorgunluk, yüzleşmekten daha kolaydır. Daha güvenlidir. Daha tanıdıktır.

Kafeler bu yüzden vardır. Kimsenin sana “hadi” demediği yerlerdir. Kimsenin senden hız beklemediği, kimsenin senden bir şey istemediği.

Ve insan ilk kez orada, kendi kendisiyle baş başa kalır.

Garip bir şey olur o anlarda. Dışarıda hayat akmaya devam eder; arabalar geçer, insanlar konuşur, telefonlar çalar.
Ama senin içinde bir şey yavaşlar…
tam olarak ne olduğunu söyleyemezsin.
Sadece hissedersin.

Omuzların fark etmeden düşer. Yüzündeki o sürekli hazır ifade çözülür. İnsan, kendine daha az rol yapar.
Belki de ilk kez.

Bir fincan kahvenin karşısında otururken, kaçtığın düşünceler usulca gelip karşına oturur.
Hiç acele etmezler.
Çünkü bilirler
sen eninde sonunda duracaksın.

İnsan önce bundan hoşlanmaz. Çünkü yüzleşmek hiçbir zaman rahat değildir. Ama tuhaf bir şekilde, en çok da bu anlar iyileştirir.
Çünkü insan, kendinden kaçamadığını fark ettiği yerde…
ilk kez kendine yaklaşır.

Kafeler bu yüzden sığınaktır. Ama kaçmak için değil.
Kendinden kaçamadığını anladığın yerlerdir.

Masalar sadece fincanları taşımaz. Yarım kalmış cümleleri taşır. Söylenememiş “özür”leri, geç kalmış “gitme”leri, içine atılmış “kırıldım”ları…

Bir masada kahkaha yükselir.
Hemen yanında biri susarak gider.
Kimse fark etmez.
Ama bir şey eksilir.

Ve insan anlar: Hiçbir hayat, dışarıdan göründüğü kadar net değildir.

Kafelerde kimse kimseyi tam olarak tanımaz. Ama belki de bu yüzden insan kendine daha dürüst olur. Çünkü burada kimse senden bir hikâye beklemez. Kimse senden güçlü olmanı istemez. Kimse senden iyi görünmeni talep etmez.

Olduğun hâlinle oturursun.

Ve bu, sandığımızdan çok daha nadir bir şeydir.

Belki de bu yüzden bir kafede geçirilen zaman saatlerle ölçülmez.
Bir fincanla.
Bir düşünceyle.
Bazen sadece bir iç çekişle.

Kahve çoğu zaman soğur.
Ama insan…
biraz yumuşar.

Biraz kendine yaklaşır.
Biraz daha az kaçar.

Ve bazen
hiç kimse fark etmeden
yeniden toparlanır.

Ama bazı duraklar vardır…
insanı bir yere götürmez.

Sadece,
uzun zamandır kaçtığı yere bırakır.

Ve insan en çok,
sonunda kaçtığı kişiyle baş başa kaldığında yorulur.

Arzu BURSA
Latest posts by Arzu BURSA (see all)