back to top
Ana Sayfa Yorum Ateşten Bir Hafıza: Yeter Gültekin’in Ardından Madımak’ın Küllerinde Kalan Adalet

Ateşten Bir Hafıza: Yeter Gültekin’in Ardından Madımak’ın Küllerinde Kalan Adalet

Bazı ölümler bir insanı değil, bir dönemi yeniden gömer.
Yeter Gültekin’in vedası, yalnızca bir eşin, bir annenin, bir direniş hafızasının kaybı değil; 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakılan vicdanın hâlâ sönmemiş ateşine tutulan yeni bir yas ışığıdır.

Hasret Gültekin’in sazından yükselen o genç ve kadim ses, Madımak Oteli’nin alevleri arasında susturulduğunda, geride yalnızca 22 yaşında bir ozan değil, Türkiye’nin çoğul kültürüne, Alevi hafızasına ve birlikte yaşama umuduna yönelmiş organize bir nefret bırakıldı. O gün Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’ta bulunan 33 aydın, sanatçı ve yazar; iki otel çalışanıyla birlikte yakılarak öldürüldü. Devletin gözü önünde, saatler süren kuşatma ve linç çağrıları eşliğinde gerçekleşen bu katliam, Cumhuriyet tarihinin en karanlık sayfalarından biri olarak kaldı.

O yangından geriye kalanlardan biri de Yeter Gültekin’di.

Henüz genç bir kadınken, bir gecede hem eşini hem de geleceğini kaybetti. Fakat o, yasını içine gömüp suskunluğa çekilmedi. Tam tersine, susmanın suça ortak olmak anlamına geldiğini bilenlerin safında durdu. 33 yıl boyunca yalnız Hasret için değil, “Madımak’ta yitirdiğimiz tüm canlar” için adalet talebini diri tuttu. Dava süreçlerinde, zaman aşımı kararlarında, firari sanıkların korunup kollandığı hissini güçlendiren uygulamalarda hep oradaydı. Her duruşma salonu, onun için bir hatırlatma mekânıydı: Bu ülkenin adalet terazisi eşit tartmıyordu.

Sivas Katliamı’nın tarihsel bağlamı, tesadüfi bir öfke patlamasından çok daha fazlasına işaret eder. 1990’ların başı, kimlik gerilimlerinin, siyasal İslam’ın sokak mobilizasyonunun ve güvenlikçi devlet reflekslerinin iç içe geçtiği bir dönemdi. Madımak’ta toplanan kalabalık saatler boyunca “yakın” sloganları atarken, güvenlik güçlerinin pasifliği ve siyasi iradenin gecikmiş müdahalesi, katliamın yalnızca “kontrolsüz bir kalabalık” eylemi olmadığını gösterdi.

Yargılama süreçleri ise yarayı kapatmak yerine derinleştirdi. Davanın yıllara yayılan seyri, firariler, indirilen cezalar ve nihayet 2012’de verilen zaman aşımı kararı, mağdur yakınları için ikinci bir travma yarattı. Adalet yalnızca gecikmedi; birçoklarına göre yerini bulmadı.

Yeter Gültekin’in mücadelesi tam da bu noktada anlam kazandı. O, bireysel yasını kamusal bir hafızaya dönüştürdü. “Unutursak kalbimiz kurusun” diyenlerin safında, unutmanın siyasetine karşı direndi. Çünkü bu ülkede unutmak çoğu zaman bir devlet politikasıdır; hatırlamak ise sivil bir cesaret.

Hasret Gültekin’in adı bugün konser salonlarında, kültür merkezlerinde, anma törenlerinde yaşıyor. Fakat onun asıl mirası, sazının tınısında saklı çoğulculuk ve eşitlik arzusuydu. Yeter Gültekin ise bu mirası hukuki ve ahlaki bir mücadeleye dönüştürdü. Onun direnci, Alevi toplumunun kolektif hafızasında ve demokrasi talebinde sembolik bir yer edindi.

Adalet talebi zamana meydan okuyan bir etik iddiadır. Siyasi olarak ise adalet, ancak yüzleşme ve hesaplaşma ile mümkündür. Sivas’ta olanla gerçek bir yüzleşme yaşanmadıkça, Madımak’ın ateşi sembolik olarak sönmeyecektir. 2004 yılında başlatılan “Madımak Müze Olsun” imza kampanyası, toplumsal vicdanın bu yüzleşme talebinin en görünür ifadesiydi. Yıllar süren mücadelenin ardından otelin bir bölümünün “Bilim ve Kültür Merkezi”ne dönüştürülmesi sağlandı; mağdurların isimleri duvarlara yazıldı. Bu, inkâr duvarında açılmış bir gedikti kuşkusuz. Ancak devletin ısrarlı körlüğü ve yüzleşmeyi sınırlı, kontrollü ve sembolik bir düzeyde tutma tercihi nedeniyle bu adım, hakikatle tam bir hesaplaşmaya dönüşmedi. Mekânsal dönüşüm oldu; fakat zihinsel ve siyasal dönüşüm eksik kaldı.

Yeter Gültekin’in ölümü, bu eksik yüzleşmeyi yeniden hatırlatıyor.

Bir toplumun ahlaki olgunluğu, acılarıyla nasıl yüzleştiğiyle ölçülür. Eğer Sivas hâlâ tartışmalı bir başlık, hâlâ politik kamplaşmaların malzemesi, hâlâ “ama”larla başlayan cümlelerin konusuysa, o zaman adalet mücadelesi bitmemiş demektir.

Yeter Gültekin şimdi Hasret’in yanına, o yarım kalan türkülerin yanına yürüdü.
Geride ise bize ağır bir soru bıraktı:

Bu ateşi gerçekten söndürmek mi istiyoruz, yoksa küllerinin üstünü örtmekle mi yetineceğiz?

Madımak’ın dumanı hâlâ hafızamızda. Ve adalet, hâlâ gecikmiş bir misafir gibi kapıda bekliyor.