Gazeteci Bahadır Özgür’ün değerlendirmesine göre, İBB davası başta olmak üzere son yıllardaki soruşturmalarda mal varlıklarına geniş kapsamlı el koyma uygulamaları, henüz suç sabit olmadan “peşin cezalandırma” aracına dönüşerek hukuk devleti ilkesini tartışmaya açıyor.
El Koyma Pratiği: Suçtan Gelir Mi, Topyekûn Mülkiyet Mi?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) dosyasında öne çıkan tartışma, suçtan elde edildiği iddia edilen gelirlerle sınırlı olması gereken el koyma uygulamasının kapsamının genişletilmesi.
Bahadır Özgür’ün Halk.com.tr’de yayımlanan yazısında aktardığına göre, seçim kampanyalarını yürüten Necati Özkan’ın yalnızca iddia edilen suç tarihinden sonraki mal varlıklarına değil; daha önce edinilmiş mülklerine ve hatta aile mirasına kadar uzanan geniş bir el koyma kararı uygulanıyor. Bu durum, “suçtan elde edilen gelir” kavramının sınırlarının fiilen ortadan kalktığı yönünde eleştirilere neden oluyor.
Somut Örnek: Miras Mallarına Uzanan Müdahale
Dosyada en dikkat çekici örneklerden biri, Özkan’ın 2006 yılında edindiği bir ofis ile Sivas’ta aile mirası olan ve çok sayıda hissedarı bulunan bir tarla üzerindeki tasarruflara el konulması.
İddialara göre söz konusu suçlamaların başlangıç tarihi 2014’e dayanırken, bu tarihten çok önce edinilmiş malların da kapsama alınması, hukuki ölçülülük ilkesinin ihlal edildiği yönünde yorumlanıyor. Eleştiriler, uygulamanın yalnızca şüpheliyi değil, geniş aile çevresini de ekonomik olarak etkileyen bir baskı aracına dönüştüğü noktasında yoğunlaşıyor.
Hukuki Çerçeve: TCK 282 Ve Etkin Pişmanlık Mekanizması
Türk Ceza Kanunu’nun 282. maddesi, “suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama” suçunu düzenliyor. Ancak uygulamada, bu düzenlemenin etkin pişmanlık mekanizmasıyla birlikte kullanılması, soruşturma süreçlerinde yeni bir tartışma alanı yaratıyor.
Bahadır Özgür’e göre, bazı dosyalarda şüphelilere “itirafçı olma” yönünde dolaylı baskı oluşturulduğu; aksi durumda mal varlıklarına kapsamlı el koyma uygulandığı iddiaları öne çıkıyor. Bu durum, yargı süreçlerinin delil temelli ilerlemek yerine sonuç odaklı biçimde şekillendiği eleştirisini beraberinde getiriyor.
Tarihsel Arka Plan: Olağanüstü Tedbirden Normalleşmeye
El koyma uygulamalarının ilk olarak FETÖ davaları ve organize suç soruşturmaları kapsamında yoğun biçimde kullanıldığı, zamanla daha geniş bir alana yayıldığı belirtiliyor.
Eleştirel değerlendirmelere göre bu süreç, başlangıçta istisnai bir tedbir olarak sunulan uygulamaların giderek “normalleşmesine” ve farklı dosyalarda rutin bir araç haline gelmesine yol açtı. Bu normalleşmenin, mülkiyet hakkı ve masumiyet karinesi açısından ciddi riskler barındırdığı ifade ediliyor.
Siyasi Ve Ekonomik Boyut: Kayyım Ve Müdahale Tartışması
Yazıda ayrıca, TÜSİAD yöneticilerinin 2025 yılında kayyım uygulamalarına yönelik eleştirilerinin ardından yargı süreciyle karşı karşıya kalmasının, ekonomik ve siyasi alanın da benzer müdahalelere açık hale geldiği yönünde yorumlandığı aktarılıyor.
Bu çerçevede, el koyma ve kayyım uygulamalarının yalnızca hukuki değil; aynı zamanda ekonomik güç dengeleri ve siyasal rekabet açısından da belirleyici araçlara dönüştüğü iddia ediliyor.
Sonuç: Hukuk Devleti İlkesi Üzerinde Yeni Bir Tartışma
İBB davası üzerinden yürüyen tartışma, Türkiye’de yargı süreçlerinin sınırları, mülkiyet hakkı ve masumiyet karinesi gibi temel ilkelerin yeniden değerlendirilmesini gündeme taşıyor.
Eleştiriler, henüz hüküm verilmeden uygulanan geniş kapsamlı tedbirlerin, cezalandırma ile soruşturma arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdığına işaret ederken; bu durumun uzun vadede hukuk devleti ilkesine yönelik güveni zedeleyebileceği uyarısı yapılıyor.
Kaynaklar:
– Bahadır Özgür, Halk TV’de yayımlanan köşe yazısı
– İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasına ilişkin kamuya yansıyan bilgiler
– Türk Ceza Kanunu (TCK) 282. madde düzenlemesi
– TÜSİAD açıklamaları ve ilgili dava süreçleri












