back to top
Ana Sayfa Haber Dünya Strateji mi, Kriz Yönetimi mi? Washington’un İran Hamlesi Üzerine Notlar

Strateji mi, Kriz Yönetimi mi? Washington’un İran Hamlesi Üzerine Notlar

Ortadoğu’da son haftalarda yaşanan askeri tırmanış, yalnızca sahadaki güç dengelerini değil, Washington’daki karar alma aklını da tartışmaya açtı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırısı ve ardından gelen füze misillemeleri, askeri kapasitenin varlığı ile siyasi stratejinin netliği arasındaki mesafeyi görünür kıldı.

Alman siyaset bilimci Thomas Jäger, FOCUS Online’a verdiği röportajda Donald Trump yönetiminin yaklaşımını “völlig strategielos” (tamamen stratejisiz) olarak nitelendirirken, ABD’nin İran’ın karşı hamlelerini planın parçası olarak hesaplamadığına dikkat çekti. Jäger’e göre ortada açık bir savaş ilanına varan bir tırmanış var; ancak bu tırmanışın siyasal hedefi belirsiz.

Bu saptama önemli. Çünkü modern savaşlarda askeri araç ile siyasal amaç arasındaki bağ koparsa, geriye yalnızca güç gösterisi kalır. Güç gösterisi ise kısa vadede caydırıcılık üretebilir; fakat uzun vadede öngörülemez sonuçlar doğurur.

Washington’un Hesabı: Caydırıcılık Mı, Rejim Değişikliği Mi?

ABD’nin İran’a yönelik hamlesi üç olası hesap üzerinden okunabilir.

Birincisi, klasik caydırıcılık doktrini: İran’ın bölgesel etkisini sınırlamak ve askeri kapasitesini geriletmek.
İkincisi, iç kamuoyuna dönük bir güç konsolidasyonu.
Üçüncüsü ise –örtük ya da açık– rejim değişikliği beklentisi.

Ancak sorun şu: Bu üç hedef birbirini tamamlayan değil, çoğu zaman çelişen stratejik yönelimlerdir. Rejim değişikliği hedefleniyorsa, sınırlı askeri saldırı yeterli değildir. Sınırlı saldırı yapılıyorsa, rejim değişikliği gerçekçi bir beklenti değildir. Dolayısıyla Jäger’in işaret ettiği “stratejisizlik”, tam da bu hedef karmaşasında ortaya çıkıyor.

ABD’nin İran toplumunun saldırılar sonrası sokağa döküleceği yönündeki varsayımı tarihsel olarak zayıf bir zemine dayanır. Dış müdahale, çoğu durumda rejim karşıtlığını değil, ulusal savunma refleksini güçlendirir. Bu nedenle dışarıdan askeri baskı ile içeride siyasal dönüşüm yaratma beklentisi “yüksek derecede spekülatif”tir.

Kriz Üreten Sistem, Krizle Yönetiyor

Bu tabloyu yalnızca güvenlik politikası düzleminde okumak eksik olur. Daha geniş bir bağlama yerleştirdiğimizde, mesele emperyal merkezlerin kriz yönetimi pratiği olarak belirginleşiyor.

Kapitalist dünya sistemi, yapısal krizlerini askeri-siyasal müdahalelerle dışsallaştırma eğilimi gösterir. Ekonomik daralma, enerji rekabeti, jeopolitik nüfuz kaybı gibi unsurlar, askeri hamlelerle telafi edilmeye çalışılır. Ancak bu hamleler çoğu zaman “net bir hedefe yönelmiş stratejiler” değil; sistemik krizin yarattığı baskılara verilen tepkilerdir.

ABD’nin İran’a yönelik saldırısı da bu bağlamda okunabilir:
– Enerji yollarının kontrolü,
– Bölgesel hegemonya mücadelesi,
– İsrail’in güvenlik mimarisinin tahkimi,
– Küresel güç hiyerarşisinde konum kaybının telafisi.

Fakat bu motivasyonlar bir “stratejik bütünlük” oluşturmaz. Aksine, sistemin çelişkilerini yansıtır. Kapitalist merkez, krizini çözmek yerine onu askeri araçlarla yönetmeye çalışır. Sonuç ise genellikle daha geniş bir istikrarsızlıktır.

Belirsizliğin Politikası

Bu tür saldırıların en belirgin özelliği, öngörülemezlik üretmesidir. İran’ın vereceği karşılığın kapsamı, bölgesel vekil aktörlerin devreye girip girmeyeceği, Körfez ülkelerinin pozisyonu, İsrail iç siyasetinin dinamikleri… Hepsi açık uçlu.

Stratejik belirsizlik bazen bilinçli bir araçtır; ancak burada belirsizlik planın parçası olmaktan çok planın eksikliğine işaret ediyor. Jäger’in “ABD İran’ın karşılığını planın içine dahil etmiyor” uyarısı, tam da bu noktaya temas ediyor.

Askeri hamlelerin siyasi hedefi net değilse, savaş kendi mantığını üretir. Bu mantık ise çoğu zaman ilk niyetleri aşar.

Sonuç: Güç Var, Hedef Yok

Ortaya çıkan tablo şu:
ABD askeri kapasite açısından tartışmasız üstün. Ancak bu üstünlük, net bir siyasal hedefe bağlanmadığında stratejik avantaj olmaktan çıkıp risk faktörüne dönüşüyor.

Bu nedenle mesele yalnızca İran-ABD gerilimi değildir. Daha derinde, küresel sistemin kriz üretme ve krizi askeri araçlarla yönetme eğilimi yatıyor. Bu eğilim, istikrar değil; sürekli bir tırmanma potansiyeli doğuruyor.

Bugün geldiğimiz eşik bir “zafer” ya da “yenilgi” momenti değil; askeri güç ile siyasal vizyon arasındaki boşluğun açığa çıktığı bir duraksamadır.

Kısaca ifade etmek gerekirse: Stratejisizlik, en tehlikeli stratejidir.