İnsan olmanın yükünden söz ederken çoğu zaman sesi yükseltiyoruz. Sanki yük ne kadar ağırsa, o kadar gürültülü olması gerekiyormuş gibi. Oysa bana kalırsa insanı asıl zorlayan şey bu yükün ağırlığı değil, sessizliğidir. Taşınan şey bağırmaz, talepte bulunmaz, kendini dayatmaz. Sadece oradadır. Ve insan, en çok da bu sessizlikle baş başa kaldığında yorulur.
Daha önce blog sayfamda “İnsan Olmanın Sessiz Yükü – Emanet Üzerine Bir İbnü’l-Arabî Okuması” başlığıyla kaleme aldığım yazıda, insanın varoluşunu bir emanet olarak düşünmeye çalışmıştım. Çünkü emanet, sahip olunan değil; taşınandır. İnsan, varlığına malik değildir; ona muhataptır. Bu bakış, insanı merkeze yerleştirmez ama onu bütünden de koparmaz. Sorumluluk yükler, fakat kibir üretmez. Gürültülü bir ağırlık değil; sessiz, derin ve içten bir yük taşır.
Bu yazının ardından, Nokta Haber Yorum’un değerli yazarlarından, dostum Müge Buluç ile yaptığımız bir yazışma, zihnimde yeni bir kapı araladı. Spinoza’nın İbnü’l-Arabî’den doğrudan etkilenip etkilenmediğine dair akademik bir kesinlik olmadığını; ancak aralarında dikkat çekici benzerlikler bulunduğunu hatırlattı bana. Spinoza’nın düşüncelerinin Hegel’den Freud’a, Einstein’dan modern bilime uzanan güçlü bir etki alanı oluşturduğunu da ekledi. Özellikle Einstein’ın, “Ben kilisenin değil, Spinoza’nın Tanrısına inanıyorum” sözünü anımsatması, beni yeniden Spinoza okumalarına yöneltti. Arşivimdeki metinler, bu kez sadece felsefi bir merakla değil; insanın bu dünyadaki yerini, yükünü ve sorumluluğunu yeniden düşünme isteğiyle açıldı önümde.
Spinoza’nın Tanrı anlayışı, irade buyuran, müdahale eden, hesap soran bir otorite değildir. Tanrı, varoluşun düzenli uyumunda kendini gösteren bütünlüktür. Nitekim Albert Einstein, New York’taki Kurumsal Sinagog’un hahamı Herbert S. Goldstein’ın “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Ben, varoluşun düzenli uyumunda kendini gösteren Spinoza’nın Tanrısına inanıyorum; insan kaderleri ve eylemleriyle ilgilenen bir Tanrı’ya değil.”
Bu cümle, modern insanın inançla kurduğu mesafeyi berrak biçimde ortaya koyuyor. Bu bir inkâr cümlesi değil; bir konumlanma. Korkuya dayalı bir iman değil, anlamaya yönelen bir dikkat hâli. Spinoza’nın düşüncesi de tam olarak burada duruyor.
Rasyonalist geleneğin en önemli isimlerinden biri olan Spinoza, alışılmadık görüşleri nedeniyle Amsterdam’daki Yahudi cemaatinden aforoz edilmiştir. Ona göre yalnızca tek bir öz vardır. Bu öz, zihin ve uzam nitelikleriyle bilinir ve en doğru biçimde Tanrı ya da doğa olarak adlandırılır. Evren, bu özün dışında değildir; onun zorunlu bir ifadesidir. Olan her şey bir zorunlulukla olur. Keyfi bir iradenin değil, içkin bir düzenin sonucudur.
Tam da bu noktada, Spinoza ile İbnü’l-Arabî arasında yalnızca sezgisel değil, düşünsel olarak da güçlü bir yakınlık ortaya çıkar. SCIRP’te yayımlanan “Ibn ‘Arabi and Spinoza on God and the World” başlıklı akademik makale, her iki düşünürün de varlığı tek bir gerçeklik üzerinden kavradığını açık biçimde ortaya koyar. İbnü’l-Arabî’de bu “Varlık”, Spinoza’da ise “Öz”dür. İsimler farklıdır, işaret edilen yer aynıdır.
Her iki düşüncede de Tanrı, dünyanın dışında duran bir yaratıcı değil; varlığın bizzat kendisidir. Dünya, Tanrı’dan kopuk bir “yaratılmış” değildir; Tanrı’nın varoluşunun zorunlu bir görünümüdür. Bu yaklaşımda Tanrı ile dünya arasında ne mutlak bir özdeşlik ne de keskin bir ayrım vardır. İçkinlik esastır. Bu yüzden insan ne mutlak bir özne ne de anlamsız bir ayrıntıdır. Büyük bütünün, sınırlı ama vazgeçilmez bir parçasıdır.
Bu bakış, insanı yerine yerleştirir. Kibri törpüler, değersizlik korkusunu da dağıtır. Belki de bu yüzden Spinoza’nın düşüncesi Hegel’i, Freud’u, Einstein’ı derinden etkilemiştir. Einstein’ın kendini ne ateist ne de panteist olarak tanımlaması da bu bağlamda anlam kazanır.
Ünlü benzetmesinde insanı, birçok dilde yazılmış kitaplarla dolu devasa bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğa benzetir. Çocuk, kitapların birileri tarafından yazıldığını bilir; ama nasıl yazıldıklarını, hangi dille yazıldıklarını anlayamaz. Yine de kitapların dizilişinde gizemli bir düzen olduğunu sezer. Einstein’a göre, en zeki insanın Tanrı karşısındaki tutumu da budur.
Bu yüzden, kendi döneminde ateist olduklarını söyleyip görüşlerini desteklemek için Einstein’dan alıntı yapanlara da açıkça itiraz eder. Evrenin bu uyumunu sınırlı insan zihniyle bile kavrayabildiğini, buna rağmen Tanrı’nın olmadığını iddia edenleri anlayamadığını söyler. Onu asıl kızdıran şey, bu iddialara meşruiyet kazandırmak için adının kullanılmasıdır.
Ben kendi payıma şunu fark ediyorum. Hayatı kontrol etmeye çalıştıkça sessiz yük ağırlaşıyor. Her şeyi açıklama, her sonucu önceden bilme arzusu insanı daha da kırılgan kılıyor. Oysa anlamaya yöneldiğimde -her şeyi değil, kendimi- yük yerinde duruyor ama ezmiyor.
İnsan olmak hâlâ kolay değil. Acı, kayıp ve belirsizlik hâlâ hayatın parçası. Ama artık bunları bir ceza gibi okumuyorum. Daha çok, var olmanın kaçınılmaz halleri olarak görüyorum. Belki de olgunluk dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor. Yaşananları ne kutsallaştırmak ne de lanetlemek. Oldukları hâliyle kabul edebilmek.
Spinoza’nın dediği gibi, “Tanrı bilgisi aklın en büyük iyiliğidir; aklın en büyük erdemi Tanrı’yı tanımaktır.” Belki de bu tanıma, gürültülü cevaplardan çok sessiz bir idrak gerektiriyordur.
Sessiz yük hâlâ omuzumda. Ama artık onunla kavga etmiyorum. Onu susturmaya ya da sırtımdan atmaya da çalışmıyorum. Dinliyorum. Çünkü anladım ki bu yük, İbnü’l-Arabî’nin dediği gibi insana verilmiş bir emanet; Spinoza’nın işaret ettiği gibi de varoluşun zorunlu düzeni içinde payımıza düşen hâl.
Spinoza, insanın özgürlüğünü yükten kurtulmakta değil, zorunluluğu kavrayıp onunla uyumlanmakta bulur. İbnü’l-Arabî ise insanın huzurunu, kendini merkeze koymaktan vazgeçip bütüne ait olduğunu idrak etmesinde. İki farklı dil, iki farklı çağ… Ama aynı sessiz hakikat. İnsan, evrenin sahibi değil; onunla birlikte akan bir parçasıdır.
Ve tam da bu idrakle, bütün bu yaratımın tadını çıkarmayı öğreniyorum. Dağlarda, ormanlarda, nehirlerde ve göllerde; sahillerde, gün doğumlarında ve batımlarında… Sevdiklerimin göz bebeklerinde. Aldığım her nefeste, attığım her adımda. Çünkü artık biliyorum. Bu dünya bize kibirli hükmetmemiz için değil, katılmamız için verilmiş.
Şükranla, sevgiyle ve derin bir sükûnetle doluyorum. Spinoza’nın “sevinç” dediği o artış hâliyle, İbnü’l-Arabî’nin “aidiyet” dediği o teslimiyet arasında. Ve içimden gülerek şunu söylüyorum.
Biz bu dünyaya yalnızca katlanmak için gelmedik. Anlamak, hissetmek ve mutlu olmak için geldik be arkadaş.
Umut da tam burada başlıyor; insanın kendini evrenden ayrı sanmayı bıraktığı yerde.
Görsel: “Yol ve Işık”, Ontario-Kanada, 2025 / Fotoğraf: A. Semih İşevi
- Spinoza, İbnü’l-Arabî ve İnsan Olmanın Sessiz Yolculuğu - 24 Ocak 2026
- Gözünü Açtığın Anda Hayat Yeniden Başlar - 26 Kasım 2025
- Güzeli Görmek - 23 Kasım 2025
















