İki bağımsız sendika yöneticisinin ardı ardına tutuklanması, Türkiye’de sendikal örgütlenmenin kriminalize edildiği ve anayasal hakların fiilen sınırlandığı yönündeki eleştirileri güçlendirirken, iktidarın emek-sermaye dengesindeki konumuna dair tartışmaları yeniden alevlendirdi.
Sendikacılara Yönelik Baskı Derinleşiyor
Mehmet Türkmen ve Başaran Aksu’nun tutuklanması, Türkiye’de sendikal faaliyetlerin yargı eliyle baskı altına alındığı yönündeki kaygıları artırdı. BİRTEK-SEN Genel Başkanı Türkmen, Gaziantep’te ücretlerini alamadıkları için iş bırakan işçilere destek verdiği gerekçesiyle yaklaşık bir aydır tutuklu bulunuyor.
Benzer şekilde Umut-Sen Genel Koordinatörü Aksu da sosyal medya paylaşımları ve protesto çağrıları nedeniyle gözaltına alındıktan sonra tutuklandı. Her iki isim de özellikle örgütsüz işkollarında sendikal faaliyet yürütmeleriyle biliniyor.
Gerekçeler Tartışmalı: Suç Mu, Sendikal Faaliyet Mi?
Aksu hakkında yöneltilen suçlamalar arasında “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” yer alırken, mahkemenin tutuklama gerekçesi dikkat çekici bir başka noktaya işaret ediyor. Kararda, Aksu’nun sendikal faaliyetler kapsamında sürekli şehir değiştirmesi ve sabit bir ikamette bulunmaması, “adli kontrol şartlarına uymayabileceği” şeklinde yorumlandı.
Oysa sendikacılık pratiğinin doğası gereği saha çalışması, farklı şehirlerde işçi direnişlerine katılım ve örgütlenme faaliyetleri bu mesleğin temel unsurları arasında yer alıyor. Bu nedenle, söz konusu gerekçenin sendikal faaliyet ile suç arasındaki sınırın bulanıklaştırıldığı yönünde eleştirilere yol açtığı görülüyor.
Anayasal Haklar Ve Fiili Durum Arasındaki Uçurum
Türkiye’de sendikal örgütlenme, anayasal güvence altında olmasına rağmen, son dönemde yaşanan gelişmeler bu hakkın fiilen sınırlandırıldığına işaret ediyor. Uzmanlara göre, sendika yöneticilerinin faaliyetleri nedeniyle tutuklanması, yalnızca bireysel bir hak ihlali değil; aynı zamanda örgütlenme özgürlüğüne yönelik sistematik bir müdahale anlamına geliyor.
Bu durum, işçi hareketinin en temel araçlarından biri olan sendikal örgütlenmenin caydırılmasına yol açarken, emek mücadelesinin alanını da daraltıyor. Sendikacıların hedef alınması, potansiyel olarak tüm işçi hareketine yönelik bir gözdağı olarak değerlendiriliyor.
Emek-Sermaye Dengesinde Siyasal Tercih
Gelişmeler, iktidarın ekonomik ve siyasal tercihlerine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Bağımsız sendikaların özellikle özel sektörde örgütsüz alanlarda faaliyet yürütmesi, işverenlerle doğrudan bir gerilim yaratırken; bu alanlarda sendikal faaliyetlerin baskılanması, sermaye lehine bir denge kurulmasına yol açıyor.
Eleştiriler, devletin tarafsız bir hakem olmak yerine, fiilen işveren lehine pozisyon aldığı yönünde yoğunlaşıyor. Bu çerçevede sendikacılara yönelik yargı süreçleri, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda politik bir tercih olarak okunuyor.
Sendikal Hareket İçin Kritik Eşik
Uzmanlara göre, bu tür tutuklamalara güçlü bir tepki verilmemesi halinde, benzer uygulamaların yaygınlaşma riski bulunuyor. Sendikal hareketin zayıflatıldığı bir ortamda, işçilerin hak arama mekanizmalarının daha da sınırlanacağı ifade ediliyor.
Türkmen ve Aksu’nun tutuklanması, yalnızca iki sendikacının durumu olmanın ötesinde; Türkiye’de emek mücadelesinin geleceği açısından kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor.















