Liberal Feminizmin Özgürlük Yanılsaması: Kadın Mücadelesinin Altının Oyulması
“Feminizm tişörtten sabuna kadar her şeyin satılması için kullanılıyor.”
(Gaag, 2018. 59)
Bir süredir liberal feministler kadın kazanımlarının önemli oranda “artık garanti altında” ve kadınların “artık yeterince özgür” olduğunu ileri sürüyor. Genellikle beyaz ve orta sınıf olan bu kadınlar çoğunlukla cinsiyet eşitsizliğine kimi zaman cinsiyet eşitliğine de pek inanmıyorlar ve büyük oranda “feminizm artık evine çekilip dinlenebilir” inancına sahipler (Catherine. 2019). Yine, kadın özgürlüğünü “fırsat eşitliği vaazına” indirgeyen kalkınma programları ve fonlarla çalışan sivil toplum kuruluşlarına hibeler sağlayan Birleşmiş Milletler gibi büyük kurumlar, batıda kadın mücadelesini ehlileştirmeye ve sisteme entegre etmeye çalışırken “Üçüncü Dünya”da ise kadın özgürlüğü adı altına neoliberalizmin sömürge politikalarının bir aygıtı olarak işlemeye devam ediyor.[19]
Nitekim, Ana akım medyanın ve magazin dünyasının önemli isimlerinden şarkıcı Beyonce yakın zamanda yaptığı bir açıklamada kendini “feminist” olarak tanımladı. “How Big Brands Are Fueling Women’s Empowerment” (Büyük Markalar Kadınların Güçlendirilmesini Nasıl
Körüklüyor?) adlı bir yazı kaleme alan Alanah Joseph “feminist olmak havalı” diyor ve toplumsal cinsiyet eşitliğinden yana daha göze çarpan bir tavır takınan pop ikonlarını, dizi senaristlerini, girişimcileri ve teknoloji yöneticilerini ele alıyor. Joseph “Kurumsal pazarlama ve kadını güçlendiren kişi ve ürünlere kaynak aktarıyor ve bu hareketi daha etkili kılıyor.” diyor.[20] Yine, uzun zamandır “ticari feminizm bütün ülkelerle şirketlerin yarısı kadınlar bütün evlerin yarısı da erkekler tarafından yönetilseydi çok daha iyi durumda olabileceğimizi” (Sherly. 2013) iddia ederek kadınlara sistem içerisinde ilerleyerek ve iş dünyasında sağlam durarak eşitliği sağlamanın mümkün olduğunu öğütlüyor.
Ancak ticari feminist öncüler bu nasihatte bulunurken sistemin içerisinde kimlerin ilerleyebileceği ile kendileri ilerlerken elde ettikleri kazanım ve kârdan geride kalan kadınların kaçının bundan faydalanıp faydalanmadıklarıyla pek ilgilenmiyor. Sınıf ve etnisiteye tamamen kör olan liberal feminizm sistem karşıtı bir yerde konumlanmaktan ve toplumsal hiyerarşiyi yıkmaktan ziyade “yetenekli” kadınları “zirveye” taşımak için onları “güçlendirmeyi” hedef olarak önüne alıyor. Bütün amacı imtiyazlı birkaç kadının kendi sınıfından erkeklerle aynı koltuklara oturabilmesini ve aynı maaşı kazanabilmesini garanti altına almaya çalışmak. Ancak imtiyaz sahibi kaç kadının olabileceği ve kârdan kaç kadının yararlanabileceği gibi hayati soruları gündemine dahi almıyor.
Kadınlara erkeklerle eşit olmanın yolunun iş dünyasında sağlam durarak edinilen başarı taşlarıyla döşendiğini nasihat eden liberal feminizm, ilerici ve ticari değerleri referans alıyor. Ancak, liberal feminizmi temsil eden seçkin kadınlar “yükseldikçe” bu kişilerle büyük çoğunluğun yaşamındaki gelişmeler arasındaki uçurum büyümeye devam ediyor. Bunun en önemli örneklerinden biri kuşkusuz Hillary Clinton. Clinton’ın 2016’daki başkanlık seçimiyle Trump’ın cinsiyetçi politikalarına karşı güçlü bir kadın figürü olarak çokça propagandası yapıldı. Trump başkanlık yarışında Clinton’ın özel hayatından eşiyle olan ilişkisine ve kocasının başkanken karıştığı sansasyonel olaylara kadar Clinton’ı yıpratmak için son derece cinsiyetçi bir kampanya yürüttü. Ancak, Clinton’ın kadın düşmanı kampanyaya karşı güçlü bir kadın figürü olarak sunulması, seçmenleri heyecanlandırmayı yetmedi. Clinton’ın
başarısızlığının ait olduğu sınıf ile geride kalan milyonlarca kadın arasındaki uçurumla ilgisi vardır. Nihayetinde bu yenilgisi feministler için bir uyarı işareti olarak “liberal feminizmin iflas ettiğini gözler önüne serdi ve solun mücadele etmesini için bir alan açtı.” (Cinzia, Bhattacharya ve Faraser, 2019).
Öte taraftan, neredeyse her gün kadınların maruz kaldığı ayrımcılığı ve kadınların kendi gücü, yetenekleri ve meslekleriyle iş yerinde güçlü durmasını odağa alan reklamlar filmleri çekiliyor.
Yakın zamanda, “I Shape My World” kampanyası Türkiye, Rusya ve ABD’den bir kadın gazeteci, yapımcı, kaykaycı ve bilgisayar mühendisinin dünyalarına nasıl yön verdiklerini konu alan Levi’s reklamı yayına girdi. Türkiye’deki ensest vakalarını gündeme getirmekle tanınan, sıklıkla çocuklara ve kadınlara yönelik şiddeti gündeme taşıyan Melis Alphan’ın oynadığı Levi’sın reklam filminde Türkiye’de kadınların maruz kaldığı ayrımcılığa yer veriyor. İstanbul’un yoksul semtinde geçen filmde Alphan “Şiddete maruz kalan kadınların sesi olmaya çalışıyorum” diyor. “Melis Alphan önemli gazetelerdeki yerini büyük uğraşlarla kendisi elde etti. Şimdi ise erkek egemen bir sektörün uzun süre görmezden geldiği hikayeleri anlatıyor.” notuyla paylaşılan videoda Alpan şöyle devam ediyor:
“Bana güçlü ve kendi ayakları üzerinde duran kadınlar ilham veriyor. Bana göre Türkiye’de en güçlü hareket kadın hareketi. Kadınlar bir araya gelerek yılardır çok ciddi bir mücadele veriyorlar. Türkiye’deki kadınlara söylemek istediğim şu: Elalem ne der diye düşünmeyin, sesinizi yükseltin, eşitlik talep edin çünkü sizin hakkınız.”[21]
Ticari feminizmin estiği alanlardan biri de moda dünyası. Bir süredir güzellik algısı ten ve saç rengi ile boy ve vücut ölçüleri batının normatif güzellik algısının çok ötesinde seyrediyor. Uzun zamdandır Mango ve Zara gibi “Üçüncü Dünya” kadınlarının ucuz emeği üzerinde yükselen kapitalist şirketler aynı bölgelere ait kadınları vitrine koyuyor. Yine, dağınık kaşları, kemerli burunları, ince dudakları ve çekik gözleriyle bu bölgelere ait “egzotik”, “vahşi” ve “maskülen” kadınlar moda dergilerinin kapaklarını süslüyor.[22] Aynı ürünlerin reklam filmlerinde sürekli “kadın gücüne” vurgu yapılıyor.
Görüldüğü gibi, feminist öfke/kadın özgürlüğü söylemleri bugün güzellik standartlarına ve medya manipülasyonlarına indirgenmiş durumda. Ancak kapitalist piyasada dolaşıma giren feminist söylemler şu soruyu sorduruyor: Feminizm yayıldı mı yoksa feminizmin gücü yeniden mi keşfedildi? Sol ve kapitalist karşıtı alternatif grupların ve kadınların daha fazla adalet, eşitlik ve özgürlük talep eden söylem ve sloganlarının kapitalist şirketler ve sağ siyaset tarafından kullanılması yeni bir şey değil. Kadın bedeninin reklam filmlerinde kullanılması reklam sektörünün ortaya çıktığı günden beri süregelen bir alışkanlık. Ancak her dönemin ruhu da reklamlara farklı biçimde yansıyor. Bu açıdan 1968’li yıllarda özellikle sigara içen kadınların kullanıldığı imajların oldukça yaygınlaşması sadece özgürlük ve sigara arasındaki bağa gönderme yapmıyordu; bu imaj bu dönem oldukça etkili olan özgürlük algısının kadın bedeniyle birleşince etki gücünün çok daha fazla olduğu bilgisine dayanıyordu. Ancak feminizmin köklerinden koparılarak sisteme entegre edilmesi çabalarıyla beraber özellikle “Üçüncü Dünya”da ayrımcılığa ve eşitsizliğe karşı emekçi kadınların omuzunda yükselen kadın mücadelesinin söylemlerinin kullanılarak kapitalist sömürgeci arzuların hayata geçirilmesinde araşsallaştırılması yeni bir deneyim.
Kadın mücadelesinin yeni bir yükselişe geçtiği açık ancak feminizm söyleminin bunca yaygınlaşması ve hatta ana akımlaşması feminist mücadelenin benimsenmesinden ve kadınların taleplerinin kabul görmesinden değil, feminist söylemin etki gücünden ileri gelmektedir. Clinton gibi popüler figürlerin seçim kampanyalarında feminizmin söylem gücünün keşfedilmesiyle, kapitalist şirketler hem üretime kadınları daha fazla dahil etmek hem de tüketimi arttırmak için bu söylem gücüne daha sık başvurmaya başladı. Bugün büyük şirketlerden siyasi partilere kadar herkes bu büyük etki gücünden faydalanmak istiyor. Benzer şekilde, “Üçüncü Dünya”ya ait imgelerin moda dünyasında kullanıma sokulmasını salt tüketimi kışkırtmak amacıyla kurgulanmış oryantalist bir imaj olarak tanımlamak eksik olacaktır. Bu, “Üçüncü Dünya” kadınlarının omuzundan yükselen kadın mücadelesinin etki gücünün keşfi ve aynı amaçla kullanılma isteğiyle ilgilidir. Nihai olarak, bu kadınlara ait imgenin oryantalizmle birleşmesi çifte bir sömürgecilik arzusundan ileri gelmektedir. Nitekim modadaki bu yeni estetik algı normatif güzellik algısını yıkmıyor; kadınları standart bir bedene hapseden tüketim kültürüne saldıran sistem karşıtı kadınların söylem gücünden faydalanmak ve bu bilinç altını harekete geçirerek kitleleri tüketime daha fazla yönlendirmek istiyor. H&M’in IŞİD’e karşı mücadele sonucu dünya kadınlarının ilgisini çeken direnişçi kadınların üniformalarını hemen tasarlayarak piyasaya sürmesi aynı biçimde bu direnişin etki gücünden faydalanmak isteyen sömürge arzusundan ileri gelmekteydi. Benzer şekilde, kadın gücüne vurgu yapan Alphan, Levi’sın (ve diğer dünyaca ünlü markaların) üretim merkezlerinin bulunduğu “Üçüncü Dünya”daki sömürü düzeninden[23] söz etmiyor. Ucuz iş gücü olarak günde yaklaşık 17 saat çalışan ve ayda 50 dolardan az para kazanan Asyalı kadınların gücü ve özgürlüğüne bu sahnede yer yok. Ancak film aynı etki gücünden dolayı kadın mücadelesine ait cinsiyet eşitsizliği ve kadın gücü söylemlerini merkeze alıyor.
Sonuç olarak, toplumsal cinsiyet mücadelesi veren kadınların söylemlerini kullanan bu gibi girişimler kapitalizmin sömürü ilişkileriyle ilgilenmesi bir yana sömürünün bir yolu olarak dolaşıma giriyor. Bu yolla şirketler kâr ederken bu reklamlar ucuz iş gücü olan kadınların sömürü koşullarını görünmez kılıyor. Kadınların sesi olduğunu söylen gazeteci kadın bilerek ya da bilmeyerek bu kadınların sesiyle aslında hiç ilgilenmiyor. Nihai olarak Bitch Media’nın kurucusu Andi Zeisler’ın deyimiyle “piyasa feminizmi dikkatleri eşitsizliğin derinlere yerleşmiş biçimlerinden başka yöne çeviriyor. Böylece toplumsal cinsiyet mücadelesi kolektif bir amaç olmaktan çıkıp ticari bir markaya dönüşüyor” (Zeisler, 2016 aktaran: Gaag, 2018, 60).















