Demokrasilerde seçim sandığı yalnızca oyların sayıldığı bir mekanizma değildir; aynı zamanda iktidarın meşruiyetinin yenilendiği yerdir. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Sandıkta yenilme ihtimali büyüdüğünde, bazı iktidarlar sandığın kendisini değil, sandığa girecek adayları hedef alır. Böylece siyasal rekabet doğrudan ortadan kaldırılmaz; onun yerine daha “hukuki” görünen araçlarla daraltılır.
Bugün Türkiye’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi çevresinde yürütülen davalar ve Ekrem İmamoğlu hakkında açılan soruşturmalar tam da bu tartışmanın merkezinde duruyor. Tartışma artık yalnızca bir yolsuzluk iddiasının hukuki niteliği değildir. Tartışma, siyasetin alanının yargı yoluyla yeniden çizilip çizilmediğidir.
Hukuki Tasfiye: Modern Otoriterliğin Aracı
Modern siyaset literatüründe giderek daha sık kullanılan bir kavram var: “lawfare.” Yani hukukun, siyasi rakipleri saf dışı bırakmak için stratejik bir araç olarak kullanılması.
Bu yöntem, klasik askeri darbelerin ya da açık siyasi yasakların yerini alan daha sofistike bir mekanizma olarak tanımlanıyor. Artık muhalifler tanklarla değil, iddianamelerle siyaset sahnesinden uzaklaştırılıyor.
Dünya örnekleri bu yöntemin nasıl işlediğini açıkça gösteriyor. Rusya’da Vladimir Putin’in en güçlü rakiplerinden biri olarak görülen Aleksey Navalni, yıllar boyunca farklı yolsuzluk ve mali suç davalarıyla yargılandı, defalarca tutuklandı ve sonunda siyaset sahnesinden fiilen çıkarıldı. Belarus’ta Aleksandr Lukaşenko’ya karşı seçimlerde güçlü bir alternatif oluşturan muhalif figürler seçim sürecinden önce tutuklandı ya da sürgüne zorlandı.
Bu örneklerde dikkat çeken ortak nokta şudur: Rakip aday doğrudan yasaklanmaz; onun yerine hukuki süreçler aracılığıyla siyaset alanından dışlanır.
Türkiye’de Yeni Değil: 12 Eylül’ün Veto Siyaseti
Türkiye açısından bu durum aslında bütünüyle yeni değildir. Sadece yöntemi değişmiştir.
12 Eylül askeri darbesinden sonra sivil hayata geçilirken yapılan ilk seçimlerde, dönemin askeri yönetimi siyaset alanını doğrudan veto mekanizmalarıyla dizayn etmişti. Kenan Evren ve Milli Güvenlik Konseyi, bazı siyasi partilerin seçime girmesine izin vermediği gibi, pek çok milletvekili adayını da doğrudan veto etmişti.
Bunların en çarpıcı örneklerinden biri Erdal İnönü’nün kurduğu Sosyal Demokrasi Partisi’nin (SODEP) seçimlere katılmasının engellenmesiydi. Aynı dönemde çok sayıda siyasetçi de bireysel olarak veto edildi.
O dönem uygulanan yöntem oldukça kaba ve açıktı:
Siyasi yasaklar doğrudan ilan ediliyor, adaylar açıkça engelleniyordu.
Bugün ise yöntem değişmiş görünüyor. Aynı siyasi sonuç, daha ince hukuki mekanizmalarla elde edilmeye çalışılıyor. Artık veto kararları yerine uzun süren davalar, soruşturmalar ve teknik engeller devreye giriyor.
Dava mı, Süreç mi?
Bu nedenle bugün tartışılan mesele yalnızca bir davanın hukuki niteliği değildir. Asıl mesele, davanın kendisinin bir siyasi süreç olarak işlev görüp görmediğidir.
Bu tür davalarda çoğu zaman asıl hedef mahkeme kararından çok, dava sürecinin kendisi olur. Çünkü süreç uzadıkça şu üç şey aynı anda gerçekleşir:
- Yargılanan kişiler sürekli kamuoyu gündeminde suçlamalarla birlikte anılır.
- Medya ve propaganda aygıtları bu süreçleri itibarsızlaştırma kampanyasına dönüştürür.
- Davanın sonuçlanması yıllar sürse bile siyasi etkisi hemen ortaya çıkar.
Bu nedenle bu tür davaların çoğu zaman hukuki sonuçtan çok siyasal sonuç üretme kapasitesi vardır.
Sonuç Başından mı Yazılıyor?
Bugün Türkiye’de yürüyen davalara bakıldığında birçok kişi için asıl soru şu:
Bu davalar gerçekten bir hukuki sonuca ulaşmak için mi yürütülüyor, yoksa siyasal rekabeti yeniden düzenlemek için mi?
Bu sorunun ortaya çıkmasının nedeni yalnızca davaların içeriği değil, aynı zamanda paralel yürüyen başka süreçlerdir.
Örneğin Ekrem İmamoğlu hakkında gündeme getirilen “diploma davası” da bu bağlamda tartışılıyor. Bu nedenle bazı yorumculara göre mesele yalnızca bir dava değildir; hangi dava sonuçlanırsa sonuçlansın adaylığın önünü kesebilecek çok katmanlı bir hukuki kuşatma söz konusu olabilir.
İtibarsızlaştırma Stratejisi
Bu tür süreçlerin bir diğer karakteristik özelliği de itibarsızlaştırma kampanyalarıdır.
Dava yıllarca sürebilir, mahkeme kararı belki çok daha sonra çıkabilir. Ancak bu süre boyunca sanıklar sürekli olarak suçlamalarla birlikte anılır. Böylece yargılama yalnızca bir mahkeme salonunda değil, kamuoyu nezdinde de yürütülmüş olur.
Bu nedenle bazı davalar aslında hukuki olmaktan çok siyasi iletişim operasyonu gibi çalışır.
Amaç yalnızca mahkeme kararı değildir; aynı zamanda toplumun zihninde bir algı üretmektir.
Siyasetin Açık Alanı
Bununla birlikte bu tür süreçlerin her zaman tek taraflı işlemediği de tarihte birçok kez görüldü.
Bazen davalar tam tersine döner ve yargılanan kişiler için bir siyasi mobilizasyon aracına dönüşür. Latin Amerika’da, Güney Afrika’da ve hatta Avrupa’da bunun örnekleri vardır.
Birçok durumda mahkeme salonları muhalefet için siyasi kürsüye dönüşmüştür.
Türkiye’de de benzer bir ihtimalden söz ediliyor. Eğer muhalefet bu süreci yalnızca savunma refleksiyle değil, siyasi bir stratejiyle yönetebilirse, dava süreci beklenmedik bir şekilde iktidar açısından ters tepebilir.
Ankara’daki Telaş
Son günlerde yapılan açıklamaların tonu da bu ihtimalin ciddiye alındığını gösteriyor. İktidar blokundan gelen sert açıklamalar ve polemik dili, Ankara’da bu davaların siyasi etkisinin dikkatle izlendiğini ortaya koyuyor.
Siyasette bazen en önemli göstergelerden biri iktidarın kullandığı dilin sertliğidir. Çünkü sertleşen dil çoğu zaman artan siyasi riskin işaretidir.
Asıl Soru
Türkiye bugün yalnızca bir belediye davasını tartışmıyor. Tartışılan şey çok daha büyük bir mesele:
Bir ülkede iktidar değişiminin yolu gerçekten sandıktan mı geçecektir, yoksa sandığa giden yol mu daraltılacaktır?
Tarih bu sorunun cevabının yalnızca mahkeme kararlarında değil, toplumun siyasal reflekslerinde şekillendiğini gösteriyor.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir. Demokrasi, gerçek seçeneklerin yarışabildiği bir seçim düzeni kurabilmektir.
Ve o seçenekler ortadan kaldırıldığında, geriye yalnızca sandık kalır; ama sandığın içindeki demokrasi çoktan boşalmış olur.
- Sandıkta Yenemediğini Mahkemede Yenmek - 10 Mart 2026
- ABD ve İsrail’in İran Saldırısı: Türkiye ve Bölge İçin Kırılgan Bir Dönem - 2 Mart 2026
- Boş Beslenme Çantası, Dolu Vaaz - 26 Şubat 2026















