Bu denemeye “içimizdeki isimsiz kişi” adını veriyorum. İçimizdeki o kişi kimdir, nedir, onu yeteri kadar tanıyor muyuz; neyle beslenir; sevincini üzüntüsünü nasıl belli eder?
Her birimiz içimizdeki isimsiz kişinin görüntüsüyüz. Kimileri ona “ruh” diyor. Ama ne kadarı ruh, ne kadarı değil, neden ruh, bu soruların yanıtı yok. Ben ona “isimsiz kişi” diyorum çünkü ebeveyni kim, içime nasıl doldu bilmiyorum. Kaderimize hükmedecek kalemi eline kimin, nasıl, niçin verdiği benim için bir muamma.
İçimizde ikamet eden duygunun kendisi, varlığımızın değişmez refakatçisidir o… Derimiz içimizdeki isimsiz şeyin kılıfıdır. Dışımız kamusaldır, içimiz özel. Derimiz, dışarının egemenliğinden içimizdeki kişiyi korur. İçimizin egemenliği dışımızın başladığı yerde bitsin istenir, genellikle bu gerçekleşmez. Sorun da buradadır işte. Dışımız içimize, içimiz dışımıza muhalefet etmeden duramaz.
İnsan bedeni, tıpkı kayaların oyuklarından, dağlardan, mağaralardan gelen suyun doğayı beslemesi gibi, duyguların suyuyla beslenir. Bedenimiz herkesin “ruh” dediği, benim “isimsiz kişi” dediğim şeyin krallığıdır. Dam olarak başının üzerinde yıldızlı bir gök değil ama ya geniş bir iç huzur ya da kasvetli, boğucu bir oda vardır. Onun bir ahlâkı yoktur. Onu ahlâklı olmaya iteleyen kamusal alanın kuralları ve aklıdır.
İlk insanın davranışlarındaki çiğlik ve kabalık herdaim varlığını korur içimizde. Zaman içinde yaşam kalitesindeki değişimle bazı görünür tutumları törpüleyip estetize eder. İçimizdeki kişi en ilkel ihtiyaçlardan beslenir. Sonra döner tüm bedeni kendi meşrebince besler. Vahşi bir hayvanın çiğ etle beslenmesi gibi beslenir karşı cinsten. Tatmin onun en temel gıdasıdır.
İçimizdeki kişinin uygarlaşması beklenmemelidir. O tamamen uygarlaştığında, şu ana kadar onu var kılan ihtiyaç ve arzu nesneleri de tamamen değişir. Bundan sonra geride kalan bildiğimiz anlamda bir insan değil, bir robottur sadece. İçimizdeki o meçhul kişinin hakikati ilkelliğinde yatar. Onu ilkelliğinden kurtardığınızda hakikatini değiştirmiş, doğasını bozmuş olursunuz. O vakit kılıf içindeki canlıya insan değil, başka bir şey denecek. İçimizdeki kişinin dağları, ormanları, akarsuları, denizleri, uçsuz bucaksız düzlükleri vardır. Yaban hayatın tüm unsurlarını barındırır. Uygarlık dediğimiz hikâye, işte böylesi bir topografyanın iş makineleriyle dümdüz edilmesi faaliyetidir. İnsan buna müsaade etmeli mi? Onun sadece tatminden beslenen, kendi güneşi, rüzgârı, oksijeni vardır. Masa başı, durgun işler onu boğar, hatta kirletir. Onu temiz kılan faaliyetlerden biridir hareket.
Ruh adıyla ünlenen kişi eşini bulmaz ise ekseni kayar. “Ruh eşi” denen o kavram boşuna üretilmiş olmasa gerek. Sebep-sonuç ilişkisi o görünmez kişi için de geçerlidir kuşkusuz. İsimsiz kişinin kumaşı, ahlâkın, inancın, kültürün iplikleriyle dokuludur. Hiç boş vakti yoktur. İnsan uyurken bile faaliyet halindedir hep. Yoksa nasıl rüya görebilirdik ki. O, aklımızı sürekli olarak boş tarlalar gibi işler; kendini nadasa yatırmak gibi bir düşünceyi asla benimsemez.
İçimiz her türlü iyiliğin, kötülüğün beslenmesi, derinleşmesi, mükemmelleşmesi için uygun mekândır aslında. Orası insanın meydanları, parkları, sokaklarıdır. Bir çeşit şehir de diyebiliriz oraya.
O meçhul kişi bir kez yürümeye başlamayı görsün, onu kimse durduramaz, ölene kadar. En fazla yolunu değiştirebilirsiniz; oraya değil de, şuraya gibi… Belki daha da ilginç olanı, kendi mevsimini kendisinin belirlemesidir. Dışarıdaki mevsimler onun için de geçerlidir ama ne zaman isterse o vakit yaşamak şartıyla. O, kış mevsiminde yazı kucakladığı gibi, yaz mevsiminde kışı da yaşayabilir. Mevsimleri özelleştirebilen bir özelliğe sahiptir.
Şiirin ya da bir müzik parçasının ılık ikliminin yarattığı havayla kendi ilkbaharını yaşar; fazlalıklarından arınır, temizlenir. Bazen böylesi bir ortamdan uzaklaştığında kendine yeni yükler edinir.
Ah o toplumsal roller… Onu evcilleştirmeye, bir kalıba dökmeye yeltenir hatta belli bir tutumu dayatır. Oysa onun vazgeçemeyeceği, varlık nedeni ilkelliğidir. Zira insanlara öğretilenin aksine, söz konusu ilkelliğini tatmin ettiği oranda sağlıklıdır. İçinde bulunduğu bedeni ve kendisini hasta eden, bunalımlara sokan, ilkelliğinden koparılma çabası ve yapay ihtiyaçların dayatılmasıdır.
Mesele şudur: nasıl ki insan yerçekimiyle tamamlanarak, dönüp ona anlam veriyorsa, beden de içindeki o isimsiz kişi tarafından tamam olabiliyor. Sonra dönüp ona sığınacağı kılıf oluyor. Tabii diğer yandan da onun eksiğini “tamam” ediyor. Bu döngü insan gerçeğinin doğal sonucu.
Ancak şaşırtıcı olan şudur ki, bize var olmanın sevincini yaşatan, gerektiğinde onlarca kilogram ağırlığındaki kitlemizi yerden yere vuran, uçuran şeyin, sıfır hacimde, sıfır ağırlıkta ve kütlesiz oluşudur.
Nihayetinde o, herkesin bildiği adıyla söyleyecek olursam, “ruh” ve beden birbirlerinin kişisel eşyasıdır bir bakıma. Biri diğerini almadan yola çıkmaz; biri diğerinin zaruri ihtiyacıdır. Biri diğeri için kullanışlıdır, vazgeçilmezdir, yeri doldurulmaz olandır.
İşte, biri diğerine emanet olan iki insan gerçeği… Bu iki insan gerçeğinin birbirinin sınırıyla barışık olması hemen hemen mutluluğun anahtarıdır. Zira mutsuzluk, birinin diğerinden yapamayacağı şeyi beklemesidir.
Sonuç olarak, dışımızdaki görünen kişiliğimiz uygar, içimizdeki görünmeyen kişi ilkeldir. Şimdi, kim ne derse desin, uygar yanımız ilkel yanımıza muhtaçtır. Bu hakikat insanın değiştiremeyeceği/gücünün yetmeyeceği bir gerçektir.
- İçimizdeki İsimsiz Kişi - 19 Mart 2026
- Akıl Kârı Olmayan Yazı - 21 Şubat 2026
- Akıl Kârı Olmayan Birkaç Söz - 10 Şubat 2026














