back to top
Ana Sayfa Yorum Hangi Yan ?

Hangi Yan ?

Bir Yanda Mollalar Rejimi

Binlerce yıllık bir belleğin, Persepolis’in taşında güneşin, Şiraz’da bir gazelin, Zerdüşt’ün ateşinden Hâfız’ı Şirâzî’nin dizelerine uzanan bir uygarlığın ülkesi.

Taşın sabrı var. Dağın, çölün ufku var ne ki insanın sofrasında ekmek eksik, özgürlük yok. Toprağın altı petrol, üstü yas. Işığa âşık bir halkın üstüne çöken ağır bir gölge.

Gençlerin saçlarına değen rüzgâr bile denetlenirken, anneler çocuklarının adını fısıldarken bile dikkatli. Devlet, kendi evlatlarından korkan bir baba gibi sert, hoyrat ve kaygılı. Kendine yetebilecek zengin madenlerin üstünde kadim kültür, çağdaş bir korkuya hapsedilirken sokaklarda cop sesleri, sloganlar, sirenler.

Petrol kuyuları geceyi aydınlatacak kadar güçlü ne ki bir genç kadının saç teline yetmeyecek kadar da karanlık bir düzen. Bir uzun gece, İran İslam Cumhuriyeti…

Bir ad kazınıyor belleklere; Mahsa Amini.  Bir gözaltı, bir “ahlak” dersi ve morg soğuğunda son bulan bir hayat. Ardından saçlarını kesip başörtülerini ateşe atarak “yaşam” sözcüğünü yeniden kurmaya çalışan kız kardeşleri… Cevabı kurşun, gözaltı ve idam sehpası. Yerlerde sürüklenen bedenler, karanlık hücrelerde kaybolan isimler. Ahlak ve jeopolitik aldatmalarla gasp edilen yaşam hakları. Sadece bastırma değil, ibret olsun diye büyütülen şiddet. Bir rejimin kendi çocuklarına karşı açtığı savaş.

 Oysa bir ülkenin onuru, kadınlarının korkusuz yürüyebildiği sokaklarda başlar ve o sokaklar aydınlanmadan hiçbir bayrak gerçekten özgür değildir.

Bir Yanda Emperyal Güç

Özgürlük anıtlarının gölgesinde büyüyerek başka coğrafyalara gölgesini düşüren, Okyanus ötesinden gelen koyu bir imparatorluk. Demokrasi kelimesini bavuluna koyup tanklarla sınırları geçen bir alışkanlık. Orta Doğu haritalarında sürekli değişen çizgiler, petrol kuyularının başında nöbet tutan askerler, demokrasi vaadiyle açılan kapılardan giren tanklar, hiç değişmeyen acılar. Donald Trump’ın hoyrat tehditleri, Benjamin Netanyahu’nun güvenlik adına büyüttüğü savaş makinesi. Uluslararası hukuku bir kâğıt mendil gibi buruşturup kenara atan bir siyaset. “Tehdit” denilen kelimenin içine sığdırılan bombalar. Bir ülkenin halkıyla rejimini aynı hedef tahtasına koyan saldırganlık. 

Onlarca belki de yüzlerce çocuğun hayatını çalan o karanlık istismar düzeni. İran’da bir ilkokulun üzerine düşen ateşle alfabetik bir mezarlığa dönüşen ders sıraları. Bir kelebek kadar bile yaşayamayan yüz altmış beş can. Dünyanın vicdanına çarpan, duyulmadıkça daha sert atan çığlıklar. Saçlarına kurdele, defterlerine bağlanan gelecekle teneffüse kalamayan küçücük kızların kahkahaları. 

Ve Biz 

Gerçeği ikiye bölen, adaleti parçalayarak savunan bir körlükle ekran başında, sosyal medyada, köşe yazılarında kendisini aldatan; mollaların zulmünü görüp emperyalizmin kanlı siciline sessiz kalanlar.

Gerçek, iki ucu yakan ateş de olsa işgale karşı durmayı gerektiren bir ahlaktır. Bir halkın özgürlüğünü ne sarıklı otoriteye ne kravatlı planlayıcılığa teslim etmeyen vicdandır. Çünkü bir ülkenin kaderi ne sarayların fetvalarında ne de uçak gemilerinin güvertesinde yazılır. Kendi ışığını kendi yakabilmelidir halk. 

Bizim sözümüz; bombaların gürültüsüne değil, insanların onuruna yaslanarak, kendi iradesiyle süren özgürlük mücadelesinde -şu anda ve her zaman- dışarıdan gelen işgalci kibire karşı İran halkının/halkların yanında durmaktır.  

Bugün söylenebilecek en insanca cümle budur.

Muzaffer YEGÜL
Latest posts by Muzaffer YEGÜL (see all)