Bir ülkenin adalet bakanı, göreve başlarken yemin kürsüsüne doğru yürür. Normal koşullarda bu yürüyüş, devletin sürekliliğini, hukukun vakarını ve kamusal meşruiyetin sessiz gücünü temsil eder. Oysa bazen bir fotoğraf, bütün metinleri susturur.
Muhalefetin itirazları arasında, iktidar milletvekillerinin çemberi içinde, adeta etten bir duvarın ardında edilen bir yemin… Bu manzara, yalnızca bir siyasi gerilim anı değildir. Bu, adalet fikrinin sembolik olarak nasıl kuşatıldığını gösteren bir sahnedir.
Adalet, korumaya alınarak icra edilecek bir makam mıdır?
Yoksa adalet, tam tersine, herkesi koruyan ve kimsenin korumasına ihtiyaç duymayan bir ilke midir?
Yemin, bir söz verme eylemidir. Ama aynı zamanda bir bağlanma biçimidir. Söz, yalnızca dile değil; bir toplumsal mutabakata, ortak bir vicdana, görünmeyen bir sözleşmeye verilir.
Eğer o söz, daha başlarken bir tarafın alkışları ve diğer tarafın protestoları arasında, fiziki bir savunma hattının arkasında ediliyorsa; orada yalnızca bir kişinin değil, bir kavramın da korunmaya çalışıldığı hissi doğar.
Adalet, tarafsızlık iddiasıyla var olur. Oysa tarafların bedenleriyle çevrelediği bir kürsü, ister istemez şu soruyu sordurur: Bu yemin, bütün yurttaşlara mı edildi; yoksa bir çoğunluğun iradesine mi?
Demokrasi, çoğunluğun tahakkümü değildir. Hukuk devleti, iktidarın zırhı değildir. Adalet, kendisini koruyanların değil; kendisine en çok ihtiyaç duyanların sığınağıdır.
Etten duvar metaforu güçlüdür. Duvar, ayırır. Duvar, mesafe koyar. Duvar, içeriyi ve dışarıyı belirler. Eğer bir adalet bakanı göreve başlarken bir duvarın ardındaysa, sembolik olarak iki alan oluşur: İçeride olanlar ve dışarıda kalanlar.
Oysa adaletin dili duvar değil, köprüdür.
Adalet, sınır çizmez; sınırları anlamlı kılar.
Adalet, güçle korunmaz; güç onun sınırında durur.
Bir bakanın etrafını saran bedenler, yalnızca fiziki bir güvenlik tedbiri olarak okunabilir. Fakat siyaset, sembollerle konuşur. Ve semboller, bazen resmi açıklamalardan daha yüksek sesle konuşur.
O görüntü, “Bu kimin bakanı?” sorusunu fısıldıyor.
Daha da derini: “Bu kimin adaleti?”
Adalet, iktidarın bir enstrümanı haline geldiğinde, yemin metni değişmez belki; ama yemin edilen zemin değişir. Hukukun meşruiyeti, sadece anayasal normlardan değil; toplumsal güven duygusundan beslenir. Güven, zorla inşa edilmez. Güven, şeffaflıkla ve eşit mesafeyle kurulur.
Bir ülkede muhalefet, adalet bakanının yeminine itiraz ediyorsa, bu yalnızca bir siyasi refleks değildir; bu, yargı bağımsızlığına duyulan güvenin sorgulanmasıdır. Ve iktidar milletvekilleri bedenleriyle bir çember oluşturuyorsa, bu yalnızca dayanışma değil; aynı zamanda sahiplenme ilanıdır.
Sahiplenilen bir adalet, ortak olmaktan çıkar.
Ortak olmaktan çıkan adalet ise adalet olmaktan uzaklaşır.
Belki de asıl mesele, o anın kendisinden çok, o ana zemin hazırlayan siyasal iklimdir. Uzun süredir tartışılan yargı bağımsızlığı, siyasallaşma iddiaları, yüksek yargı kararlarının uygulanması konusundaki gerilimler… Bütün bunlar, bir tören anında bedenleşmiş gibi göründü.
Felsefi olarak adalet, güçle arasına mesafe koyduğu ölçüde yücedir. Güçle iç içe geçtiğinde, adalet olmaktan çok düzenin aracı olur. O düzen, istikrar sağlayabilir; ama hakkaniyet üretmeyebilir.
Bir adalet bakanı, göreve başlarken korunmaya ihtiyaç duyuyorsa; asıl korunması gerekenin makam mı, yoksa adalet fikrinin kendisi mi olduğu sorusu kaçınılmazdır.
Adaletin gerçek sınavı, alkışlayanların değil; eleştirenlerin varlığıyla başlar. Çünkü adalet, kendisine karşı olanı da güvence altına aldığı ölçüde anlamlıdır.
Bir gün o etten duvar dağılır. Fotoğraflar arşivlere kaldırılır. Tören biter. Ama geriye bir soru kalır:
Adalet, kimin için ve kimin adına?
Eğer bu soruya verilecek yanıt, bütün yurttaşları eşit biçimde kapsayamıyorsa; yemin metni ne kadar güçlü olursa olsun, vicdan metni eksik kalacaktır.

















