Cadı avlarının geri dönüşü
Alman bilim insanı Maria Mies’in gözlemlediği üzere, kırsal alandaki kadınların “kalkınmaya entegre edilmelerinin” spesifik yollarından biri olan bu zorla bağımlılığın kendisi bir şiddet süreci. “Patriyarkal erkek-kadın ilişkilerine içkin şiddetin” garanti altına alındığı bu entegrasyon kadını değersizleştiriyor ve böylelikle topluluklarındaki erkekler onlara (özellikle de yaşlıysalar) varlıklarına ve emeklerine hiç çekinmeden el konulabilecek faydasız varlıklar gözüyle bakıyorlar.
Toprak mülkiyeti yasaları ve normlarındaki ve neyin değer kaynağı olarak görüldüğündeki değişiklikler, 1990’lardan bu yana özellikle de Afrika ve Hindistan’da kadınlar açısından bunca acı üretmiş olan bir fenomenin de kökeninde yatıyor gibi görünüyor: cadı avlarının geri dönüşü. Cadı avlarının yeniden ortaya çıkmasına, aralarında onlarca yıldır devam eden yoksullaşma nedeniyle komünal dayanışmanın çözülmesinin ve yetersiz beslenmenin yaygın olduğu ve sağlık sistemlerinin çöktüğü toplumlarda AIDS ve diğer hastalıkların yarattığı tahribatın da bulunduğu birçok faktör katkıda bulundu. Yoksulluğa kişisel yetersizliklerin veya cadıların şeytani işlerinin sebep olduğunu vaaz eden neo-Kalvinist evanjelik mezhepleri de bir başka faktör.
Ama cadılık suçlamalarının, ticari projelere tahsis edilen topluluklarda olduğu gibi, toprak özelleştirmesi süreçlerinin yaşandığı ve suçlananların el konulabilecek toprağa sahip olduğu alanlarda daha sık ortaya çıktığı da not edilmekte. Özellikle Afrika’da, kurbanlar, bir parça toprak üzerinde tek başına yaşayan yaşlı kadınlar, suçlayanlar ise topluluklarının ve hatta kendi ailelerinin genç üyeleri, genellikle de bu yaşlı kadınların kendilerine ait olması gereken şeyi gasp ettiğini düşünen ve çoğu zaman şirketlerin çıkarlarıyla işbirliği yapan yerel liderler dahil, arka planda kalmayı tercih eden başka aktörler tarafından manipüle ediliyor olabilen işsiz gençler.
Yeni sermaye birikimi biçimleri ve kadına yönelik şiddet
Yeni sermaye birikimi biçimleri kadınlara yönelik şiddeti başka yollardan da teşvik ediyor. İşsizlik, güvencesiz çalışma ve aile ücretinin çöküşü bunda kilit. Gelirden mahrum kalan erkekler, öfkelerini ailelerindeki kadınlardan çıkarıyor ve kaybettikleri parayı ve toplumsal gücü kadınların bedenini ve çalışmalarını sömürerek geri kazanmaya çalışıyorlar. Orta sınıf erkeklerin, başka bir kadınla evlenmek ve başka bir çeyiz elde etmek amacıyla yeterince çeyiz getirmeyen karılarını öldürdüğü Hindistan’daki “çeyiz cinayetleri” bunun örneği. Bir başka örnek ise, Mies’e göre, “en ham şekliyle” köle emeği dayatma gücüne sahip, ağırlıklı olarak erkek suç örgütlerinin işlettiği seks endüstrisinin genişletilmesinde kilit bir unsur olan seks ticareti.
Burada, bireysel mikro-siyaset kurumsal makro-siyaseti taklit ediyor ve onunla bir oluyor. Kadınların değeri, çağdaş güvencesizlik koşullarına itilmiş erkeklerin yanı sıra sermaye için de, nüfusun sınırlı kesimleri hariç kapitalizmin aşama aşama bitirmeye kararlı olduğu sabit bir erkek maaşıyla desteklenmesi gerekecek ücretsiz ev içi işlerinden ziyade, giderek artan şekilde, işini ve bedenlerini pazarda satarak sağlayabilecekleri ucuz ücretli emekte yatıyor.
Kadınların ev içi işi ve yeni nesillerin üreticisi olarak işi ortadan kalkmış değil ama artık toplumsal kabul için yeter koşul sayılmıyor. Tam tersine, gebelik çoğu zaman, erkekler bunun getireceği sorumluluklara sinirlendiği için, kadınların şiddete maruz kalma ihtimalini ciddi şekilde arttıran bir yük. Dolayısıyla, yükselen siyasal iktisat, daha şiddetli ailevi ilişkileri besliyor çünkü kadınlardan erkeklerin eline bakmamaları ve eve para getirmeleri bekleniyor ama evdeki işlerinden geri kalırlarsa veya parasal katkılarının tanınması üzerinden daha fazla güç talep ederlerse de kötü muamele görüyorlar.
Kadınların ailelerini desteklemek amacıyla evi terk etme, göç etme, yeniden üretim işlerini sokağa taşıma (satıcılar, tüccarlar, seks işçileri olarak) ihtiyacı da kendilerine yönelik yeni şiddet biçimleri getiriyor. Gerçekten de, tüm kanıtlar kadınların küresel ekonomiye entegrasyonunun şiddet dolu bir süreç olduğunu gösteriyor. Latin Amerika’da göçmen kadınların, artık militarize olmuş sınır polisinin tecavüzüne uğrayacaklarını önceden tahmin ederek yola çıkmadan önce kontraseptif aldıkları biliniyor. Sokak satıcıları mallarına el koymaya çalışan polisle çatışıyorlar.
Sosyolog Jules Falquet’nin de not ettiği üzere, kadınlar tek bir adama hizmet etmekten birçok adama (yemek veya temizlik yaparak, cinsel hizmetler sunarak) hizmet etmeye geçerken, geleneksel kısıtlama biçimleri kırılmaya uğruyor ve kadınları kötü muameleye daha açık hale getiriyor. Bireysel erkek şiddeti aynı zamanda kadınların otonomi ve ekonomik bağımsızlık için daha inatçı taleplerine de bir yanıt ve daha temelde de feminizmin yükselişi karşısında bir tepki.
6 Aralık 1989’da adamın birinin bir sınıfa dalıp erkeklerden ayırdığı kadınları “Hepiniz pis feministlersiniz,” diye tarayarak 14’ünü öldürdüğü École Polytechnique katliamında infilak edenle aynı türden bir şiddet bu.
Irklandırılmış şiddet
Mizojini ırkçılıkla da katmerleniyor. 1980’lerden bu yana kadın cinayetlerinin istikrarlı şekilde arttığı ve her yıl 3000’den fazla kadının öldürüldüğü ABD’de, renkli kadın cinayetleri medyanın ilgisini beyaz kadın cinayetlerinden daha az çekiyor veya çözülme ihtimalleri daha düşük. Dar gelirli Afro-Amerikalı kadınların Los Angeles ve diğer şehirlerde seri şekilde öldürülmesine yönelik soruşturmalarda hiçbir ilerleme kaydedilmemesi bunun örneği.
Transfobi de mizojiniyle birleşiyor. 2010 ve 2016 arasında ABD’de çoğu siyah trans kadın en az 111 trans ve cinsiyet uyumsuz insan öldürüldü. National Coalition of Anti-Violence Programmes’a (Şiddet Karşıtı Program Ulusal Koalisyonu) göre, bu cinayetlerin 23’ü 2016’da gerçekleşti ve koalisyonun kayıt altına aldığı en yüksek rakam bu.
Kanada’da da ırklandırılmış şiddet yükselişte. Çoğu Yerli Amerikalı olan onlarca kadın ortadan kayboldu ve daha sonra cesetleri şimdi Gözyaşı Yolu diye adlandırılan yerde bulundu.
Bu şiddet biçimleri elbette kadınlara paramiliterler, uyuşturucu çeteleri ve şirketlerin özel orduları veya güvenlikleri tarafından uygulanandan farklı. Yine de aralarında derin bir bağlantı var. Sheila Meintjes, Anu Pillay ve Meredeth Turshen’in not ettikleri üzere, savaş zamanı ile barış zamanı şiddetini birleştiren şey, kadınların otonomisinin inkâr edilmesi ki bu da sonuç olarak cinsel denetim ve kaynak tahsisi ile bağlantılı. Mies de “şiddet ve zora dayanan tüm bu üretim ilişkileri içinde, erkekler (babalar, erkek kardeşler, kocalar, pezevenkler, oğullar), patriyarkal aile, devlet ve kapitalist işletmeler arasında karşılıklı bir etkileşim gözlemleyebildiğimizi” not ediyor.
Militer veya paramiliter şiddet ve cadı avları gibi kamusal şiddet ve ev içi şiddet de birbirlerini besliyor. Çoğu zaman, kadınlar, maruz kaldıkları tacizleri aileleri tarafından reddedilme veya daha fazla işkenceye maruz bırakılma korkusu ile açık edemiyorlar. Öte yandan, ev içi şiddete yönelik kurumsal hoşgörü, kadınlara karşı kamusal şiddeti normalleştirmeye katkı yapan bir cezasızlık kültürü de yaratıyor.
Yukarıda sözü edilen tüm örneklerde kadınlara yönelik şiddet fiziksel bir şiddet. Ama ekonomik ve sosyal politikaların ve yeniden üretimin piyasalaştırılmasının ortaya çıkardığı şiddeti de göz ardı etmiyoruz. Sosyal devletin gerilemesi ve istihdam ve sosyal hizmetlerdeki kesintilerin sebep olduğu yoksulluğun kendisi bir şiddet biçimi sayılmalı, tıpkı, maquila’larda (Meksika’da taşeron işletmeler, ÇN) görülen insanlık dışı çalışma koşulları gibi.













