back to top
Ana Sayfa Haber Gündem Cadılar, cadı avı ve kadınlar

Cadılar, cadı avı ve kadınlar

Kadına yönelik şiddetin yükselmesi

Kadına yönelik şiddet ailevi ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yapısal bir yönü olarak normalleştirilse de, geçmiş on yıllarda gelişen şey, normu aşan bir niteliğe sahip. Son 20 yılda yüzlerce kadının kaybolduğu, işkence edilmiş bedenlerinin sık sık kamusal alanlarda terk edilmiş halde bulunduğu, Texas, El Paso’nun Meksika ile sınırı boyunca uzanan Ciudad Juárez kentindeki cinayetler bunun örneğidir.

Bu izole bir durum değil. Kadınların kaçırılıp öldürülmesi Latin Amerika’da 1980’lerde bölgedeki onca ülkeyi kana bulamış “kirli savaşların” anılarını hatırlatan gündelik bir gerçek. Sebebi ise kapitalist sınıfın, 1960’larda ve 1970’lerde sömürgecilik karşıtı, feminist ve Black Power (Siyah Gücü) hareketi gibi aparteid karşıtı mücadelelerle altı oyulan iktidarını pekiştirmek için dünyayı altüst etmeye kararlı oluşu. Ve bunu halkların yeniden üretim araçlarına saldırarak ve daimî bir savaş rejimi tesis ederek yapıyor.

Özellikle Afrika kökenli ve Yerli Amerikalı kadınlar arasında kadına yönelik şiddette bir yükselişe tanıklık ediyoruz çünkü “küreselleşme,” sermayeye dünyanın doğal zenginlikleri ve insan emeği üzerinde tartışılmaz bir kontrol sağlama amacındaki bir siyasi yeniden sömürgeleştirme süreci ve bu amaca, topluluklarının yeniden üretiminden doğrudan sorumlu olan kadınlara saldırılmaksızın ulaşılamaz.

Şaşırtıcı olmayan şekilde, kadına yönelik şiddet, dünyanın doğal kaynak zengini olan ve şu anda ticari girişimlerle öne çıkan, sömürgecilik karşıtı mücadelenin halen en güçlü olduğu kesimlerinde (Sahra Altı Afrika, Latin Amerika, Güneydoğu Asya) daha yoğun oldu. Kadınlara yönelik vahşet, topraklara el konmasının, özelleştirmenin ve bölgeleri bir bütün olarak yıkıma uğratan yıllar süren savaşların yolunu döşüyor.

Pedagojik zulüm

Kadınlara yönelik saldırıların vahşeti çoğu zaman hiçbir mantıkla açıklanamayacak kadar ekstrem. Latin Amerika’da faaliyet gösteren paramiliter örgütlerin kadınların bedenlerine uyguladığı işkenceyi ele alan Rita Laura Segato, önce kadınlara ve sonra da onlar üzerinden tüm nüfusa, hiçbir merhamet ummamaları gerektiği mesajını vermeyi ve terörize etmeyi amaçlayan bir “manidar şiddet” ve “pedagojik zalimlik”ten söz eder.

İnsanları evlerini, tarlalarını, topraklarını terk etmek zorunda bırakan kadına yönelik bu şiddet dalgası, bugün Afrika ve Latin Amerika’da sayısız köyü boşaltan madencilik ve petrol şirketlerinin faaliyetlerinin kritik bir parçasını oluşturuyor.

Küresel ekonomi politikalarını şekillendirip madenciliğin kurallarını koyan ve şirketlerin faaliyetlerini sürdürdükleri yeni sömürge koşullarının son tahlilde sorumlusu olan Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumların yetki alanının diğer yüzü bu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin elmas, koltan ve bakır sahalarındaki milislerin silahlarını kadınların vajinasına ateşlemesindeki veya bir ayaklanma bastırma savaşı olarak sunulmaya devam edilen, Guatemalalı askerlerin gebe kadınların karınlarını bıçakla yarmasındaki mantığı anlamak için, onların ofislerine ve kalkınma planlarına bakmamız gerekiyor.

Segato haklı. Böyle bir şiddet herhangi bir topluluğun gündelik yaşamından ortaya çıkmaz. Bugün bu kaynaklar sayesinde geçimini sağlayan insanlar direnmeye kalkıştıklarında güvenlikler tarafından hapse atılırken, maden şirketlerinin toprakları, nehirleri ve pınarları ölümcül kimyasallarla tam bir cezasızlık içinde kirletişinde olduğu gibi, mutlak cezasızlık garantisi altında planlanmış, hesaplanmış ve gerçekleştirilmiş olmalı. Bu suçları işleyenler her kim olursa olsun, yalnızca güçlü devletler ve kuruluşlar böylesi bir yıkıma yeşil ışık yakabilir ve faillerin asla adalet önüne çıkarılamamasını sağlayabilir.

Kadına yönelik şiddetin bu yeni küresel savaşta kilit bir unsur olduğunu vurgulamak önemli. Yalnızca yarattığı dehşet ve gönderdiği mesaj yüzünden değil, kadınların topluluklarını bir arada tutma ve eşit derecede önemlisi, ticari olmayan bir güvenlik ve refah anlayışını savunma rolleri yüzünden de.

Örneğin Afrika ve Hindistan’da yakın bir zamana kadar kadınların topluluk topraklarına erişimi vardı ve çalışma günlerinin önemli bir kısmını geçimlik tarıma ayırıyorlardı. Ama hem topluluk toprağı kiralama hem de geçimlik tarım ağır kurumsal saldırıya uğradı, yasal olarak kayıt altına alınmadığı ve bir çeşit girişimci faaliyet başlatmak amacıyla bankadan kredi almak için rehin olarak kullanılmadığı sürece toprağı “ölü varlık” olarak gören Dünya Bankası tarafından küresel yoksulluğun sebeplerinden biri denilerek eleştirildi.

Gerçekte ise, birçok insanın zalim kemer sıkma programlarına dayanabilmesi geçimlik tarım sayesindedir. Ama hükümet yetkilileri ve yerel liderlerle toplantılarda sürekli tekrarlanan Dünya Bankası’nınki gibi eleştiriler, hem Afrika’da hem de Hindistan’da başarılı oldu ve böylece kadınlar geçimlik tarımı terk etmek ve meta üretiminde kocalarının yardımcısı olarak çalışmak zorunda bırakıldı.