back to top
Ana Sayfa Yorum ABD Mitiyle Hesaplaşmadan Dünya Siyaseti Anlaşılabilir mi? Mit, Düzen ve Küresel Körlük

ABD Mitiyle Hesaplaşmadan Dünya Siyaseti Anlaşılabilir mi? Mit, Düzen ve Küresel Körlük

ABD miti, yalnızca bir ulusun kendisine dair anlattığı bir hikâye değildir; modern dünya siyasetinin düşünme biçimini, krizleri okuma tarzını ve meşruiyet rejimlerini belirleyen kurucu bir ideolojik aygıttır. “Özgür dünyanın lideri”, “demokrasinin koruyucusu” ve “insan haklarının evrensel savunucusu” olarak sunulan bu devlet imgesi, uluslararası ilişkiler literatüründen medya söylemine, akademik üretimden diplomatik dile kadar geniş bir alanda neredeyse doğal bir varsayım gibi kabul edilmiştir. Bu kabul, dünya siyasetini anlamayı kolaylaştıran bir anahtar olmaktan çok, onu belirli bir çerçeveye hapseden bir perde işlevi görür. Çünkü mit, yalnızca geçmişi yüceltmez; bugünü açıklama biçimlerimizi de önceden belirler. ABD’nin müdahaleleri, bu mit sayesinde çoğu zaman “zorunlu”, “gecikmiş” ya da “istenmeyen ama gerekli” eylemler olarak okunur. Oysa bu anlatı sorgulanmadan, küresel eşitsizliklerin, süreklileşmiş savaşların ve yapısal krizlerin gerçek nedenlerine ulaşmak mümkün değildir.

Bu mitin tarihsel kökleri, ABD’nin kuruluş dönemine kadar uzanır. Devrimci bir özgürlük hareketi olarak sunulan bağımsızlık süreci, aynı zamanda yerli halkların sistematik biçimde tasfiyesi ve topraklarının metalaştırılmasıyla ilerlemiştir. “Cumhuriyet” fikri, başından itibaren belirli bir mülkiyet rejimi ve emek düzeni üzerine inşa edilmiştir. Kölelik, bu düzenin tali bir çelişkisi değil; kurucu bir unsuru olarak varlık göstermiştir. Ancak resmî tarih anlatısı, bu şiddeti ya kaçınılmaz bir tarihsel bağlamın ürünü olarak açıklar ya da onu ahlaki bir hataya indirger. Böylece şiddet, devletin kurucu mantığından ayrıştırılır. Bu ayrıştırma, daha sonra küresel ölçekte uygulanacak zor politikalarının da ahlaki bir dille yeniden paketlenmesini mümkün kılar. Kuruluş şiddetiyle yüzleşmeyen bir devletin, dünya ölçeğinde uyguladığı şiddeti “istisna” olarak sunabilmesi, tam da bu tarihsel koparmanın sonucudur.

Kurumsal düzeyde ABD miti, devlet aygıtının farklı bileşenleri tarafından sürekli olarak yeniden üretilir. Dış politika belgeleri, ulusal güvenlik stratejileri ve başkanlık doktrinleri, ABD’nin küresel rolünü istikrar sağlayıcı bir güç olarak tanımlar. Soğuk Savaş döneminde yayımlanan Truman Doktrini ya da NSC-68 gibi belgeler, Sovyet tehdidini yalnızca askerî bir rakip olarak değil, “özgür yaşam tarzına” yönelmiş varoluşsal bir tehlike olarak kodlamıştır. Bu kodlama, askerî harcamaların artırılmasını, dünya genelinde üs ağlarının kurulmasını ve yerel rejimlere müdahaleyi meşrulaştırmıştır. Benzer bir mantık, 11 Eylül sonrasında yayımlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgeleri’nde de görülür. “Önleyici savaş” kavramı, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle çelişmesine rağmen, mitin sağladığı ahlaki zemin sayesinde kabul edilebilir hâle getirilmiştir. Burada mit, hukukun üzerinde konumlanan bir normatif çerçeve işlevi görür; zor, bu çerçeve içinde düzen kurucu bir araç olarak sunulur.

İdeolojik düzeyde ABD miti, altyapıda işleyen ekonomik ilişkileri görünmez kılar. Küresel kapitalist sistemin merkezinde yer alan ABD, sermaye birikimini yalnızca iç dinamiklerle değil, dünya ölçeğinde kurulan bağımlılık ilişkileriyle sürdürür. Latin Amerika’da darbelerle şekillendirilen rejimler, Ortadoğu’da enerji hatları üzerinden kurulan denetim, Afrika’da borçlandırma ve “yardım” mekanizmalarıyla inşa edilen ekonomik bağlar, bu birikim sürecinin farklı yüzleridir. Ancak mit, bu ilişkileri “kalkınma yardımı”, “istikrar desteği” ya da “demokrasiye geçiş” gibi üstyapısal kavramlarla örter. Böylece emek üzerindeki küresel baskı, yerel başarısızlıklar ya da kültürel sorunlar olarak yeniden adlandırılır. Dünya Bankası ve IMF raporlarında yer alan teknik dil, bu örtmenin en rafine biçimlerinden biridir; yapısal uyum programları, sınıfsal sonuçlarından arındırılmış teknik zorunluluklar gibi sunulur.

Bu noktada ABD mitiyle hesaplaşmanın yalnızca tarihsel bir adalet meselesi olmadığı daha net görünür. Mitle hesaplaşmak, dünya düzeninin nasıl kurulduğunu, hangi emek biçimlerinin görünmez kılındığını ve hangi coğrafyaların bedel ödediğini açığa çıkarmak anlamına gelir. Ortadoğu’daki sürekli istikrarsızlık, Afrika’daki borç krizleri ya da Latin Amerika’daki kırılgan demokrasiler, “geri kalmışlık” ya da “yönetişim sorunu” gibi kavramlarla açıklanamaz. Bu bölgelerin çoğu, doğrudan ya da dolaylı olarak Amerikan müdahaleleriyle şekillenmiş; siyasal yapıları, ekonomik tercihleri ve toplumsal dengeleri bu müdahalelerin izlerini taşımıştır. İran’da 1953 darbesi, Guatemala’da 1954 müdahalesi ya da Endonezya’da 1965 katliamları, bugün hâlâ etkileri süren tarihsel kırılmalardır. Bu olaylara dair deklasifiye edilmiş belgeler ve kongre raporları, müdahalelerin tesadüfi olmadığını; sistematik bir düzen kurma aklının ürünü olduğunu gösterir.

ABD miti, aynı zamanda dünya siyasetini okuyan akademik ve entelektüel alanı da şekillendirir. Uluslararası ilişkiler teorilerinde sıkça karşılaşılan “liberal düzen” anlatısı, ABD’yi bu düzenin doğal lideri olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, gücün maddi boyutlarını çoğu zaman ikincil hâle getirir; normlar, kurumlar ve değerler üzerinden işleyen bir dünya tasviri sunar. Ancak bu tasvir, zorun kurucu rolünü arka plana iter. NATO’nun genişlemesi, askerî üs ağlarının yayılması ya da silah ticareti, çoğu zaman “kolektif güvenlik” başlığı altında ele alınır. Oysa bu süreçler, emek ve kaynaklar üzerindeki denetimin küresel ölçekte yeniden düzenlenmesini de beraberinde getirir. Mit, bu yeniden düzenlemeyi teknik bir güvenlik meselesine indirgerken, sınıfsal ve coğrafi sonuçlarını görünmez kılar.

Bu görünmezlik, kriz anlarında daha da belirginleşir. Finansal çöküşler, savaşlar ya da göç dalgaları, çoğu zaman sistem dışı şoklar olarak tanımlanır. ABD’nin bu krizlerdeki rolü, ya tali bir aktörlükle sınırlanır ya da krizleri “yönetme” kapasitesi ön plana çıkarılır. 2008 finans krizinde Wall Street merkezli spekülatif mekanizmaların rolü açıkça ortaya konmasına rağmen, kriz anlatısı kısa sürede “küresel bir hata” söylemine evrilmiştir. Benzer biçimde, Irak Savaşı sonrası ortaya çıkan bölgesel yıkım, yerel mezhepsel çatışmaların sonucu gibi sunulmuştur. Mit, sorumluluğu dağıtarak merkezdeki aktörü görünmez kılar. Bu dağıtma, ideolojik olduğu kadar işlevseldir; çünkü hesap sormayı zorlaştırır.

ABD mitiyle hesaplaşmadan dünya siyasetini anlamanın mümkün olmamasının bir nedeni de, bu mitin alternatif anlatıları marjinalleştirmesidir. Emperyalizmi merkeze alan eleştirel yaklaşımlar, çoğu zaman “ideolojik”, “taraflı” ya da “geçmişe takılı” olmakla suçlanır. Bu suçlama, eleştirinin içeriğinden çok, sorguladığı meşruiyet zeminine yöneliktir. Mit, kendisini sorgulayan her yaklaşımı otomatik olarak norm dışına iter. Böylece dünya siyaseti, dar bir kavramsal alan içinde tartışılır; yapısal eşitsizlikler, teknik sorunlara indirgenir. Karşı-hafıza ve eleştirel tarih yazımı, bu nedenle yalnızca akademik bir tercih değil, siyasal bir müdahale niteliği taşır.

Bu kitap bağlamında ABD mitiyle hesaplaşma, yüceltici anlatıların yerine belgeleri, resmî söylemlerin yerine tarihsel süreklilikleri koyma çabasıdır. Bu çaba, ABD’yi tek başına kötücül bir özne olarak damgalamayı hedeflemez; aksine, modern dünya düzeninin nasıl işlediğini anlamak için merkezî bir örnek olarak ele alır. Mit çözüldüğünde, ABD’nin istisnai olmadığı; aksine kapitalist dünya sisteminin mantığını yoğunlaştırılmış biçimde temsil ettiği daha net görünür. Bu temsil, zorun, emeğin ve devlet aklının nasıl iç içe geçtiğini gösteren bir mercek işlevi görür.

Sonuç olarak, ABD mitiyle hesaplaşmadan yapılan her dünya siyaseti analizi, kaçınılmaz olarak eksik kalır. Bu eksiklik, yalnızca bilgi düzeyinde değil; düşünme biçiminde ve siyasal tahayyülde de kendini gösterir. Mit, dünyayı belirli bir hiyerarşi içinde okumamızı sağlar; merkezdeki gücü doğal, çevredeki yıkımı tali kılar. Bu hiyerarşi kırılmadıkça, savaşlar istisna, krizler anomali, eşitsizlikler kader olarak algılanmaya devam eder. Oysa mit çözüldüğünde, dünya siyaseti başka bir ışık altında görünür: düzenin bedelleri, süreklilikleri ve çatlaklarıyla birlikte. Bu kitap, tam da bu ışığı yakmayı amaçlar. Mitlerle değil, belgelerle; ahlaki üstünlük iddialarıyla değil, tarihsel yüzleşmeyle düşünmeyi önerir. Çünkü dünya siyaseti, ancak bu yüzleşme mümkün olduğunda, gerçekten anlaşılabilir.