Halk karşıtı, toplumsallık dışı, akıl kârı olmayan bir yazı peşindeyim. Tabii aynı zamanda irrasyonel… Bu “acayip” giriş pek çok kimseye rasyonel gelmeyecek biliyorum. Aklın başımıza açtığı belalara baktıkça kurtuluş için tam tersi bir yola girmek neredeyse kaçınılmaz oluyor.
İnsan toplumsallaştıkça doğasından kopuyor, kirleniyor, merhamet duygusunu yitiriyor. Giderek “aç” olma hali, ama her konuda “aç” olma hali peşini bırakmıyor. Peki, “doymuş “olmak için yalnız mı olmak gerekiyor? O halde yalnız ve doymuş olmak mümkün mü?
İnsan toplumsallaştıkça “halk” laşıyor (Tabii burada “halk”tan kastım onu oluşturan bireyler değil, halk fikri. Gerçi bireyler de bir başka problem ama bu yazının konusu değil.) Halk onlara bir aidiyet duygusu veriyor. Bu aidiyet duygusu onu diğerlerine karşı duyarsızlaştırıyor, merhametsizleştiriyor; acıma duygusunu elinden alıyor. Varsa yoksa kendi grubunun/halkının çıkarı oluyor. Böyle olunca insan savaşa neden oluyor. Merhamet daha güçlü hırslara yenik düşüyor; insanı hesapçı, cimri, açgözlü olmaya zorlanıyor. Dahası kendi içinde bile hiyerarşi üretiyor. İnsan topluluğu bir kez “halk” olmayagörsün, başka halkları kendisi için bir araç olarak görmeye başlıyor. Doğal durumdan toplumsal duruma geçince, ötekini köleleştirme eğilimi yeşeriyor. Rasyonellik bencilliği doğuruyor.
Rousseau, rasyonelliğin ve toplumsallığın ürünü olan kültürün, edebiyatın ve bilginin insanlığın gelişiminden ziyade çöküşüne katkıda bulunduğunu yazmıştı. Zamanın düşünürleri, çevresindeki herkes, akıl yoluyla özgürleşme, eğitimle mükemmelleşme (eğitimle mükemmelleşme fikri Rousseau’da da vardır. Emile kitabı örneğin. G.Z.), bilimle ilerleme türküsünü tutturmuşken o, toplumun insanı yozlaştırdığını göstermeyi amaçladı. Uygar insanın maskesinden kurtulmak, dünyayla ve dünyanın dehşetiyle bağını koparmak için yalnızlığı seçti. Rousseau, uygarlıkla doğası değişmiş toplumun ve insanın portresini çizdi sözcüklerle. Kendimizle alâkadar olmamızı salık verdi. Düzeni sağlamak için polis, yargı ve ordu gücüne ihtiyaç duyan; boğazına kadar kin, nefret, kıskançlık ve hınç batağına batmış toplumsal ve rasyonel insandan uzak durmamızı öğütledi. Gerçek bir mutluluk ve iç huzur için gerekliydi bu.
Uygar insanın kendisine varması için böylesi uzun mu uzun bir yolu tepmesi gerektiğini böylece kavradım. Anladım o vakit; uygar toplumu aklımızda yenmeden içimizdeki merhamet duygusunu tam anlamıyla filizlendiremeyeceğiz.
“Git kurtar kendini dostum! Kurtar canını tüm bağların zulmünden! Ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar! Git! Seninkinden başka toprak bul! Kendi ülkenden başka ülkeler bul! Ama asla kendi canından başka can bulamayacaksın! Düşün! Tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu.”
Evet, şimdi bir halkın parçası, bir devletin üyesi, bir ahlâkın müridi; bir aklın kölesiyiz. Bu bir gerçek, söz konusu gerçeği elbette görmezden gelemeyiz. Ama böyle de kendimizi yeryüzünün hakkaniyetli bir üyesi haline getiremeyiz. Gerçek bir özgürlük ve adalet ortamını hazırlayamayız. Rousseau, insan özgür olmadan adalet yaratamaz imasında bulunmuştu. O nedenle “insan özgür doğmuştur ancak her yerde zincire vurulmuştur. Halk insanı zayıf ve köle kılmıştır. (…) Toplumsallık gayrimeşrudur” demiştir.
Neticede uygar toplumun değerlerinin insaniyeti güzel bir yere götürdüğü yok. Zira geleceğin insanının bir geleceği olacaksa, kendini başkasına bir pankart gibi gösteren insan olmayacak o. O, zaten pankart sallamanın bir işe yaramadığını bilen biri olacak.
Bu kısa halk karşıtı, toplumsallık dışı, akıl kârı olmayan yazı, geleceğin güzergâhı için kimi ip uçları verebilir umarım.
- Akıl Kârı Olmayan Yazı - 21 Şubat 2026
- Akıl Kârı Olmayan Birkaç Söz - 10 Şubat 2026
- İçimdeki Yer - 27 Ocak 2026

















