back to top
Ana Sayfa Yorum Adaletin Sustugu Yerde Mafya Konusur, Medya Alkışlarsa Gazetecilik Susar

Adaletin Sustugu Yerde Mafya Konusur, Medya Alkışlarsa Gazetecilik Susar

Devletin geri çekildiği, adaletin geciktiği ya da hiç gelmediği her tarihsel eşikte yalnızca bir boşluk oluşmaz; o boşluk aynı zamanda yeni iktidar biçimlerine çağrı çıkarır. Hukukun askıya alındığı yerde güç konuşur; ama bu güç her zaman üniforma taşımaz. Kimi zaman kravatlıdır, kimi zaman yeraltından gelir, kimi zaman da “hakikati söylüyor” iddiasıyla kamusal alanda alkışlanır. Sorun tam da burada başlar: Hakikat, kim tarafından ve hangi güç ilişkileri içinde dile getirildiğinde meşru kabul edilir?

Tayfun Atay’ın Tele2’de Yılmaz Özdil’e yönelik eleştirisini anlamlı kılan nokta da tam burasıdır. Atay, tartışmayı kişisel bir polemik düzeyine hapsetmez; aksine, Türkiye’de gazeteciliğin uzun süredir içine sürüklendiği yapısal bir kırılmaya işaret eder. Ve bunu yaparken, özellikle Don Corleone örneğini bilinçli biçimde devreye sokar. Baba anlatısının cazibesi, suçun değil, devletin yokluğunun estetize edilmesindedir. Don Corleone, adaletsiz bir dünyada “adalet dağıtan” bir figür gibi sunulur; ama romanın ve filmin nihai sonucu nettir: Corleone ailesi suçla var olur, şiddetle ayakta kalır ve sonunda kendi kurduğu düzenin esiri haline gelir. Atay’ın bu örneği verdikten sonra yaptığı değerlendirme, meseleyi ahlaki değil siyasal bir zemine oturtur.

Türkiye’de Sedat Peker etrafında oluşan ilginin arka planı da benzer bir yapısal boşluğa dayanır. Devletin adalet üretme kapasitesinin zayıfladığı, yargının toplumsal güven kaybettiği bir momentte, “konuşan” her figür hakikatle özdeşleştirilmeye başlar. Bu durum, bireylerin karizmasıyla değil, sistemin yarattığı çaresizlikle ilgilidir. Atay’ın vurguladığı nokta da budur: Bu figürler, sistemin alternatifi değil, sistemin ürünüdür. Onları merkezine alan her anlatı, devletin ve iktidar ilişkilerinin yapısal sorunlarını kişiselleştirir; çürümeyi, eşitsizliği ve kurumsal çözülmeyi perde arkasına iter.

Yılmaz Özdil gazeteciliği ise tam bu eşikte durur. Sert dili, yüksek tonu ve iktidar karşıtı söylemiyle geniş bir kitle nezdinde “muhalif” olarak kodlanır. Ancak Atay’ın eleştirisi, bu muhalifliğin hangi zemine bastığını sorgular. Devlet iktidarını eleştirirken, organize suç liderlerinin anlatılarını sorgusuz biçimde dolaşıma sokmak, eleştirinin yönünü bulanıklaştırır. Burada mesele niyet değil, konumdur. Çünkü iktidar yalnızca devlet aygıtında yoğunlaşmaz; ekonomik güçlerde, medya alanında ve yeraltı ilişkilerinde de örgütlenir. Gazeteci, bu güçlerden herhangi birine yaslandığı anda, eleştirinin öznesi olmaktan çıkar.

Atay’ın Don Corleone örneği üzerinden yaptığı hatırlatma bu yüzden önemlidir. Mafya figürleri, devletin yapamadığını yaptığını iddia ederek meşruiyet kazanır. Medya bu iddiayı sorgulamak yerine yeniden üretmeye başladığında, gazetecilik başka bir şeye dönüşür: Güçler arası bir pozisyon alma pratiğine. “İşimize yarıyor” diye bir anlatıyı parlatmak, o anlatının ürettiği tahakkümü görünmez kılar. Hakikat, bu noktada artık gerçeğin kendisi değil, güç ilişkileri içinde dolaşıma sokulan bir mal haline gelir.

Bu nedenle mesele yalnızca Sedat Peker’in ne söylediği ya da Yılmaz Özdil’in ne yazdığı değildir. Asıl mesele, gazeteciliğin iktidarla kurduğu mesafedir. İktidar nerede yoğunlaşıyorsa, eleştiri oraya yönelmelidir. Bu iktidar yasal devlet aygıtı olabilir, büyük sermaye grupları olabilir ya da organize suç yapıları olabilir. Aralarında ilkesel bir ayrım yapıldığı anda, eleştiri değil tarafgirlik başlar. Atay’ın eleştirisi, tam da bu ilkesel çizginin altını çizer.

Türkiye’de medyanın yaşadığı kriz, yalnızca baskılarla ya da sansürle açıklanamaz. Bu kriz aynı zamanda yönünü şaşırmış bir muhalif dilin krizidir. Devletin geri çekildiği yerde ortaya çıkan ikame güçlere duyulan örtük hayranlık, eleştirel düşüncenin yerini kolaycı bir romantizme bırakır. Don Corleone’ler, Peker’ler bu romantizmin figürleridir. Oysa gazetecinin görevi bu figürleri alkışlamak değil, onları mümkün kılan toplumsal ve siyasal düzeni bütün çıplaklığıyla görünür kılmaktır.

Sonuçta şunu söylemek gerekir: Gazeteci, iktidarın boşluğunda yükselen figürlerin taşıyıcısı değil, o boşluğu yaratan düzenin teşhircisidir. Hakikati, kimin işine yaradığına bakarak değil, hangi güç ilişkilerini açığa çıkardığına bakarak değerlendirmek zorundadır. Aksi halde gazetecilik, iktidarı sorgulayan bir faaliyet olmaktan çıkar; iktidarın el değiştirdiği anlarda yön değiştiren bir söyleme dönüşür. Ve bu, ne özgürlüktür ne de hakikatle bağdaşır.


Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.