Dünya 8 Mart’ı kutlarken, rakamlar başka bir gerçeği anlatıyor: Kadınlar hâlâ şiddetin hedefi, eşitsizliğin taşıyıcısı ve görünmeyen emeğin sahibi. Türkiye’de ise bu tablo, ekonomik kriz, güvencesiz çalışma ve artan erkek şiddetiyle daha da ağırlaşıyor.
8 Mart’ın Tarihi: Bir Günün Değil Bir Mücadelenin Hafızası
8 Mart, yalnızca bir “kutlama günü” değil, emek ve eşitlik talebiyle yüzyılı aşan bir mücadelenin simgesi. Birleşmiş Milletler, günü “tüm kadınlar ve kız çocukları için haklar, eşitlik ve güçlenme” çağrısıyla anıyor.
Ancak dünya ölçeğinde tablo hâlâ karanlık. Küresel veriler, eşitlik yolunda ilerlemenin yavaşladığını gösteriyor. Eğer mevcut eğilimler değişmezse 2030 yılında 351 milyon kadın ve kız çocuğu hâlâ aşırı yoksulluk içinde yaşayacak.
Kadınların emeği görünmezliğini koruyor: Ücretli ve ücretsiz emek birlikte hesaplandığında kadınların kazancı erkeklerin çok gerisinde kalıyor ve kadınlar haftada ortalama erkeklerden yaklaşık 10 saat daha fazla çalışıyor.
Bu tablo, eşitsizliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir mesele olduğunu gösteriyor.
Küresel Tablo: Yoksulluk, Şiddet ve Görünmeyen Emek
Dünya genelinde kadınların karşı karşıya olduğu sorunlar birbirini besleyen bir zincir oluşturuyor: yoksulluk, güvencesizlik, bakım emeği ve şiddet.
Birleşmiş Milletler verilerine göre bugün 676 milyon kadın ve kız çocuğu çatışma bölgelerinin yakınında yaşıyor.
Bu durum yalnızca savaşın değil, aynı zamanda ekonomik kırılganlığın da kadınları daha fazla etkilediğini gösteriyor. Kadınlar küresel gelirden yalnızca yaklaşık yüzde 28 pay alıyor.
Teknoloji ve yeni sektörlerde bile eşitsizlik sürüyor. Örneğin siber güvenlik sektöründe kadınların oranı küresel ölçekte yalnızca yüzde 22 civarında.
Bu tablo, modern ekonominin en ileri alanlarında bile eşitliğin henüz sağlanamadığını ortaya koyuyor.
Türkiye’de Kadınların Gerçeği: Şiddet, Yoksulluk ve Güvencesizlik
Türkiye’de kadınların karşı karşıya olduğu sorunlar küresel tabloyla benzer, ancak bazı başlıklarda daha ağır bir görünüm sergiliyor.
Kadın örgütlerinin verilerine göre 2025 yılının ilk altı ayında en az 136 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 145 kadın ise şüpheli biçimde hayatını kaybetmiş halde bulundu.
Yalnızca 2025’in ilk dokuz ayında ise 290 kadın cinayeti kaydedildi ve bu cinayetlerin önemli bölümü aile içinde gerçekleşti.
Kadınların öldürülme nedenleri çoğu zaman basit bir özgürlük talebine dayanıyor: boşanmak istemek, ilişkiyi bitirmek ya da kendi hayatına dair karar almak.
Bu durum, kadınların yaşam hakkının hâlâ toplumsal ve politik bir mücadele alanı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Ekonomik Kriz Ve Kadın Emeği
Türkiye’de kadınların karşı karşıya olduğu bir diğer temel sorun ekonomik güvencesizlik.
Kadınlar kayıt dışı, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde daha yoğun çalışıyor. Bu durum yalnızca ücret eşitsizliğini değil, emeklilikteki yoksulluğu da derinleştiriyor.
Öte yandan çalışma hayatındaki güvencesizlik yalnızca kadınları değil tüm emekçileri etkiliyor. 2025 yılında Türkiye’de en az 2 bin 105 işçi çalışırken hayatını kaybetti.
Kadın emeği ise bu tablo içinde iki kat görünmez kalıyor: hem düşük ücretli işlerde yoğunlaşıyor hem de ev içi bakım emeği hâlâ büyük ölçüde kadınların omuzlarında kalıyor.
Sokakta Ve Meydanlarda Süren Mücadele
Tüm bu tabloya rağmen kadın hareketi dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de güçlü bir toplumsal direniş alanı oluşturuyor.
Her 8 Mart’ta olduğu gibi Türkiye’nin farklı kentlerinde kadınlar meydanlara çıkıyor; yürüyüşler, forumlar ve dayanışma etkinlikleri düzenleniyor. İstanbul’da binlerce kadının katıldığı yürüyüşlerde “Kadın cinayetleri politiktir” sloganı yeniden yükseliyor.
Bu yürüyüşler, yalnızca bir anma değil, aynı zamanda geleceğe dair bir talep anlamı taşıyor: şiddetin son bulduğu, emeğin görünür olduğu ve eşitliğin gerçek olduğu bir dünya.
Bir Gün Değil, Bir Hesap
8 Mart’ın hatırlattığı gerçek şu: Kadınların eşitlik mücadelesi yalnızca bir günün gündemi değil.
Bu mücadele, evde görünmeyen emekten fabrikaya, üniversiteden parlamentoya kadar uzanan bir toplumsal dönüşüm talebi içeriyor.
Ve belki de en önemli soru hâlâ orada duruyor:
Eğer dünya kadınların emeği üzerine kurulmuşsa, eşitlik neden hâlâ bu kadar uzakta?















