Türk Aydınlarının Nobel’e Giden Yolu: Silivri Soğuktur Şimdi (1)

“Kralların felsefe yapmaları ve felsefecilerin
kral olmaları beklenmemeli, hatta istenmemelidir.
Çünkü erk sahibi olmak, mantığın özgür
yargılanmasına kaçınılmaz olarak zarar verir.”
Kant

Aydın kavramı üzerine Jean Paul Sartre’nin“Ortak aydın kavrayışı üzerine bir örnek vermemiz gerekirse, atom savaşı gereçlerini mükemmelleştirmek için atomun parçalanması üzerine çalışan bilginlere “aydın” diyemeyeceğimizi söyleyeceğim: Bu kişiler birer bilgindir ve yalnızca da bilgindir. Ama söz konusu bu bilginler, üretmeye giriştikleri savaş gereçlerinin yıkıcı gücünden korkup da bir araya gelir ve kamuoyunu atom bombasının kullanımına karşı uyarmak üzere bir manifesto imzalarlalarsa, o zaman artık birer aydın olurlar.” sözüyle başlamak istiyorum. 

Batı toplumlarında görülen aydın kişilerin Türk toplumunda oluşma şansı imkansıza yakındır. Çünkü Türkiyenin aydınları bağımsız ve özerk bir kişiliğe sahip değildir. Bu doğrultuda Türk aydını, siyasal iktidarın baskısı altında bir aydın değil, toplumu bilgilendiren kişi niteliğinde devletin doğrultusunda düşünmeyi, yazmayı, söz almayı ve eylemde bulunmayı kendine görev edinen bir devlet misyoneri görevi görür. Bu anlamda Türk aydınına, hâkim sınıf tarafından bir rol biçilmiştir: Sarayıçıkarlarının savunucusu ve bekçisi olmak 

Son 18 yıldır iktidarın, kamusal yaşamın her alanına müdahaleler içeren bir değer inşası süreciyle (Yeni Türkiye), kendi otoritesini sağlamlaştırmayı ve toplumu muhafazakâr değerler etrafında dönüştürmeyi amaçlayan bir ‘organik aydın’ yaratma sürecine tanık olduk. Tanık olduğumuz bu dönüştürme sürecinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyasında iktidardan bağımsız bir yaşam alanı bulmak adeta mümkün olmamaktadır. Günlük yaşamın en ücra mekânlarına kadar nüfuz etmiş olan ve sivil toplumun doğal seyri içinde gelişip büyümesini ve örgütlenmesini engelleyen iktidar mekanizması, demokratik siyasetin temel ilkesi olan ifade özgürlüğünü sağlamada yeterli başarıyı gösterememiştir. Dolayısıyla iktidar, müesses nizamı eleştirecek aydınlar yerine; var olan düzeni koruyacak, sürdürecek ve bunu nefret söylemleriyle de üretecek aydınlara ihtiyaç duymuştur 

İktidarın bu ihtiyaçlarına yanıt verecek olan aydının ise, varlığını sürdüğü toplum içerisindeki sınıfsal aidiyeti Marksist anlamda belli bir netlik arz etmese de İtalyan sosyalizminin yapı taşı olan Gramsci’ye göre: “Sınıfsal konumu doğuştan, yani kökeni itibariyle ne olursa olsun, ya egemen sınıfın yani burjuvazinin adına düşünen ya da sömürülenlerin ve statükonun karşısında olanların ister istemez düşünürü ve organik aydını’ olmak zorunda kalacaktır.  

İşte Türkiye’de aydın olunmaya çabalandığı zaman insanın karşısına böyle bir yapı çıkıyor ya da doğru veya yanlış aydın diye adlandırılan varlık böyle bir karmaşanın içinde doğuyor. Ve bu karmaşanın altından kalkmak hiç de kolay değildir. Dolayısıyla, bu karmaşa içinde, huzur veren kalıplar, kestirme tespitler yapmak işi kolaylaştırıyor. Bu açıdan bakıldığında yukarıda da vurgulandığı üzere, Türkiye’de iktidarla kurumsal veya organik bağı bulunmayan, eleştirel düşünme tavrıyla doğruları söylemekten çekinmeyen bir aydın kimliğine rastlanılsa bile baskı ve sindirme politikaları karşısında kendisine yaşam alanı bulamıyor. Çünkü iktidarın sosyal ve kültürel yaşama egemen olduğu toplumlarda, sivil alan ve bireysel özgürlükler kuşatıldığı için eleştirel düşüncenin yeşermesi ve bağımsız bir aydın kavramının özgürce devamlılığını sürdürmesi mümkün olamamaktadır.   

Gelinen süreçte toplumdaki ayrıcalıklı konumunu devam ettirme gayreti içinde olan aydınlar, toplumun ona yüklediği işlev ve değeri de anlamsızlaştırabilmektedir. Ancak aydının özündeki anlamını ortaya çıkaracak olan ve onu özgürleştirerek, düşünsel ve eleştirel anlamda varlığını devam ettirebilecek, bağımlılık ilişkilerinden kurtaracak olan husus, eyleme geçmiş olmasıdır 

Eyleme geçmiş olan, özellikle kuramsal düzeyde yarattığı farkındalığı, pratik anlamda yansıtabilen kişiler, bir diğer ifadeyle praksis haline getirenler, aydın olup, aydın bir duruş sergileyebilirler. Ancak bu yolu seçmek o kadar da kolay değildir. Bir aydın olmaya giden yolda, Matrix filminde olduğu gibi karşımıza iki seçenek çıkacaktır: Ya mavi hapı alıp, kurulu düzenin yalanlarını bilimselleştiren bir hakikat çarpıtıcısı olacağız; ya da kırmızı hapı alarak  yaşadığımız gerçek dünya ile yüzleşerek, bedeli ne olursa olsun bağımız ve özgür bir kimlikle iktidara karşı hakikati söylemekten asla çekinmeden, mevcut siyasal düzenin suyuna gitmeyip onun yanlışlarını yüzüne vuran, ezilenlerin yanında yer alarak her haksızlığa karşı gelmek ve  her yalanı susturmak gibi evrensel bir görev benimseyeceğiz. 

Eğer mavi hapı alırsanız bu yazılanların hiçbirini hatırlamayacak ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edeceksiniz. Ancak kırmızı hapı aldığınızda ise özgürlüğün bir bedeli olacaktır: Her fırsatta devletin ideolojik aygıtları” ve “devlet misyonerleri” tarafından ‘terörist’, ‘hain’, ‘nankör’, ‘en karanlık’, ‘lümpen’, ‘zorunlu atık’, ‘çapulcu’ vb. tipik siyasal söylemlere maruz kalarak, içinde bulunduğunuz topluma kriminalize ettirilmeye çalışılacaksınız!  

 Bu konuda sizlere basit bir soru sormak istiyorum!  

Sizce örtbas edilmiş sorunları açığa çıkarmanın, düzenin değişmesine yol açacak çareleri önermenin bir bedeli olduğu için mi bugün bir aydının vatanseverliği sorgulanmakta?  

Kırmızı hapı almalarından dolayı mıdır acaba aydınları günümüzde kınayan, horlayan, lanetleyen ve mümkünse susturmak isteyen seslerin yükselmesi ve muhalif eleştirinin sözcülüğünü üstlenmek istemeleri midir onlara karşı sağda solda seslendirilen “aydın ihaneti” yakıştırmaları? 

Bu açıdan baktığımızda ise, salt kendilerine yöneltilen suçlamalara bakılacak olursa, aydınların ihanetle suçlanmasının yeni bir şey olmadığını ifade ederek bunu örneklerle de hatırlatmak isterim… 

Bir Akademisyen Olarak Aydın Duruşu 

Akademisyenler AKP döneminde politik görüşleri veya akademik çalışmalarının (yayınlar, ders içeriği, sınıf içi tartışma, sınav soruları, konferans-seminer, araştırma projesi vb.) içeriğinin eleştirel, hassas ya da sakıncalı bulunması nedeniyle sadece iş yerlerinde idari soruşturma ve baskılarla veya genel olarak tehditlerle karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda adli kovuşturmaya uğramış ve adli cezalara da çarptırılmışlardır.  Türkiye’de akademik araştırmaların içeriğine, kapsamına yönelik baskılar akademi içi mekanizmalar aracılığıyla uygulamaya koyulmanın ötesine geçip ceza davalarına, adli soruşturmalara da dönüşmektedir. Bu konuda en çok bilinen üç vaka halkı da doğrudan ilgilendiren araştırma sonuçlarını kamuoyuna açıkladıkları için Doç. Dr. Bülent ŞıkProf. Dr. Onur Hamzaoğlu ve son olarak Prof. Dr. Kayıhan Pala’yı örnek verebiliriz. 

  Bülent Şık: 

“Bir akademisyenin asli sorumluluğu devlete ya da kurumlara değil halka karşıdır. Bu sorumluluk içinde olduğumuz şartlarda ne kadar aşındırılmış ve baskı altına alınmış olsa da hatırlamamız gereken gerçek şudur: Kamu sağlığını ilgilendiren konularda sır ya da yasak olamaz.” 

   Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi iken KHK ile ihraç edilen Bülent Şıkhakkında da Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazı dizisinde Sağlık Bakanlığının, 2011-2016 yılları arasında kanserden ölümlerin dünya ortalamasının üstünde olduğu Antalya, Ergene ve Dilovasıda yaptığı geniş çaplı bir araştırmanın sonuçlarına yer verdiği için Göreve ilişkin sırrın açıklanması, yasaklanan bilgileri temin, yasaklanan bilgileri açıklama kapsamında 12 yıl hapis istemiyle soruşturma açılmıştı. Şıka, yargılama sonucunda Göreve ilişkin bilgilerin açıklanması suçlamasından 1 yıl 3 ay ertelemesiz hapis cezası verilmişti. 

 Ahmet Şık’ın avukatlarından Can Atalay, “Ekolojik yıkımın faillerinden bahsetmemiz gereken tarihi bir andayız” diyerek raporda açıklanan bilgilerin devlet sırrı niteliğinde olmadığını belirtti. Ayrıca Atalay, buna ilişkin kanunla düzenlenmiş bir işlem ya da yasa olmadığının altını çizdi. Atalay sözlerinin devamında şunları belirterek beraat talebinde bulundu: 

Birilerinin kirlettiği sularda ekolojik yıkımın faillerinden bahsetmemiz gereken tarihi bir andayız. Doğrudan insan sağlığını bozma suçu işleyen bu insanları bilen buna rağmen önlemleri almayan, durumu ilgili mercilere bildirmeyen kamu görevlileri hakkında dava açılması gerekiyor. Bu sonuçları yayımlayan bir yurttaşı yargılanması anayasa aykırıdır. İnsanların kanser olmasının nedenini ortaya koyan bir insan ile ilgili bir iddianame düzenlenirken bunun anayasal ilkelerle hiçbir bağının olmadığı açıktır. Devlet yurttaşların sağlıklı bir çevrede yaşamasını sağlamakla yükümlüdür. Anayasal düzenin korunmasına yarıyorsa bir iddianame anayasanın ilkeleri göz ardı edilerek bir iddianame hazırlanamaz. Bülent şık bir yurttaş olarak yurttaşın nitelikli hali olan bir yurttaş olarak ödevini yerini getirmiştir.” açıklamasında bulunmuştu. 

Onur Hamzaoğlu: 

1995-2004 yılları arasında Dilovası’ndaki ölümlerin %32’sinin nedeni kanserdi. Dilovası’nda 10 yıldan uzun süre yaşayanların kanserden ölme riski, burada daha kısa yaşayanlara göre 4,4 kat fazlaydı ve bu durum sigara içme ve yaş gibi değişkenlerden bağımsızdı. Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ve ekibi, Kocaeli-Dilovası bölgesindeki kanser riskiyle ilgili olarak 2004-2011 yılları arasında “Kocaeli’nin Dilovası ve Kandıra İlçelerinde Yaşayan Gebelerden Doğan Bebeklerde Ağır Metal Maruziyeti ile Büyüme ve Gelişme Durumu” isimli projesinde elde ettiği verilerin sonuçlarını 2011 yılında T. Medical Sciences dergisinde bir makale ile kamuoyuna duyurmuşlardı: 

” …Araştırmaya katılmayı kabul eden, hamile kadınların hamileliklerini araştırdık. Doğumdan sonra da annenin sütünden ve bebeğin kakasından ilk örnekleri aldık. Sonuç beklentilerimizi doğrular şekilde çıktı. Dilovası bölgesinde doğan bebeklerin kakalarında ağır metal çok yüksek, annelerin de sütlerinde ağır metalin yüksek olduğunu izlemeye başladık. Dilovası’ndaki anne ve bebekler cehennemin kurbanları. Vücutlarında kadmiyum, alüminyum gibi metaller var ve bunlar insan vücudunda doğal olarak bulunan metaller değildir, araştırmalarımız devam ediyor. Çalışma sonlandığında bu verileri ayrıntılı olarak tespit edeceğiz…” açıklamasıyla, yürütmekte olduğu araştırma projesinin o zamana kadar elde edilmiş ölçüm ve test sonuçlarına göre hava kirliliğinin ve havada ağır metallerin bulunduğunu, anne sütü ile bebeklerin kakasında da bu ağır metallerin saptandığı bilgisini paylaştı. 

Bu bilgiler basında yer alır almaz hem il hem de bakanlık yöneticileri tarafından hızlı bir inkâr çalışması başlatıldı. Önce böyle bir kirlilik yok dendi. Arkasından proje henüz bitmedi, elinde veri yok, “yalan” söylüyor dendi. Sonrasında da tamamlanmamış projeyle ilgili açıklama yapılamaz iddiasında bulunuldu. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı birçok yazılı ve görsel basında Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nu “şarlatan”lıkla itham etti ve Onur Hoca hakkında birçok soruşturma başlatıldı, “Araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak için kullanmak” la suçlanarak, hakkında TCK’nin 213. maddesi uyarınca 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle dava açılmıştı. 

Kayıhan Pala: 

Yine aynı şekilde, geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Kayıhan Pala’ya da benzer bir soruşturma açıldı. Türk Tabipleri Birliği (TTB) Koronavirüs İzleme Grubu üyesi olan Pala, pandemi ile ilgili medyaya yaptığı açıklamalar nedeniyle “Halkı yanlış bilgilendirmek” ve “Halkı paniğe yönlendirmek”le suçlanıyor. Bursa Valiliğinin Bursa Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarı sonrası başlatılan soruşturmada, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevsizlik kararı verilmesi üzerine dosya Uludağ Üniversitesi Rektörlüğüne gönderilirken, rektörlük Pala hakkında soruşturma açtı. 

Kovid-19 pandemisinin Türkiye’de ilk vakalarının görüldüğü süreçte görüşlerine ilk başvurulan bilim insanlarından birisi oldu Kayıhan Pala. Onlarca televizyon, radyo ve gazeteye pandemi ile ilgili görüşlerini anlattı. Sosyal medya hesabı üzerinden Türkiye’nin pandemi ile mücadelede yaptığı yanlışları-doğruları, hastalığa karşı dünyadaki mücadele yol-yöntemleri ile kıyaslayarak değerlendirdi. Türkiye’de vaka sayısı 200 binleri geçmişken, hükümetin ekonomik kaygıları gözeterek sermayenin çıkarları için hızlı normalleşme hamleleri yapmasının ağır sonuçları olacağı uyarısında bulunmuştu. Bunu söylemenin neresi suç? Neresi “Halkı paniğe sevk etmek”?  

“Kontrol altına alındığı” söylenen pandeminin bu uygulanan yanlış politikalar nedeniyle yeniden tırmanışa geçtiğine dair ortaya konan veriler bilim insanlarının kaygılarının ne kadar da haklı olduğunu gösteriyor… 

Bilim insanlarına verilen bu cezalar; yıllar önce Çernobil radyasyon faciasından sonra Türkiye’de yaşanan ve bugün özellikle sağlık alanında hâlâ etkileri görülen süreci hatırlatması, o günlerde sürekli Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından sümen altı edilmeye çalışılan radyasyonun gerçek oranlarını (%3 değil %65) cesaretle açıklayan ve bugün artık aramızda olmayan ODTÜ öğretim üyesi Prof. Dr. Olcay Birgül ve o dönem asistan olan İnci Gökmen’i bizlere hatırlatmıştır. 

ODTÜ Kimya Bölümü’nden Olcay Birgül, İnci Gökmen ve Biyoloji Bölümü’nden Aykut Kence, “Çayda Radyoaktivite Ölçümleri” adlı raporlarını hazırladı. Raporda, 1985 tarihli bazı Çay Çiçeği paketlerinde yüksek radyoaktiviteye rastlandığı belirtiliyor, bulunan oranların, bildirilen yüzde 3’ten çok daha yüksek olduğu ve yüzde 65’leri bulduğu açıklanıyordu. Bilinen eşik değerleri geçmek için her gün bu çayla demlenmiş 5 bardak “tavşan kanı”na ihtiyacınız vardı. Kaldı ki raporda da belirtildiği gibi radyasyonda eşik değer yoktu ve temel amaç mümkün olan en az radyasyona maruz kalmak olmalıydı. Raporu hazırlayanlar hamile kadınlar ve çocukların daha az çay içmeleriyle başlayan bir dizi öneride bulunuyordu ama sorumluların sesi daha gür çıkıyordu. Zaten bir süre sonra böyle raporlar hazırlamak ve sunmak da kontrol altına alındı. Radyasyonla ilgili sorularınızı artık yetkililere sormak zorundaydınız ama aldığınız yanıtlar pek tatmin edici olmuyordu. Hele de radyasyon düzeyleriyle ilgili rakamları sorduysanız şöyle yanıtlar alabiliyordunuz: “Radyoaktiviteyi bilmeyen halkım rakamı ne yapsın? Çernobil’le ilgili olarak benden başka kimsenin konuşmaması için emir verdim. Ben Osmanlı devlet geleneğinden geliyorum ve bu hiyerarşi anlayışını benimsiyorum” (Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, 6 Haziran 1986 TAEK Başkanı).  

O tarihlerde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından, araştırmanın sonuçlarını kamuoyuna açıklayan üç araştırmacıya soruşturma açılarak, yapılan araştırma ve sonuçları örtbas edilir.  

Üç akademisyenin haklılığı 90’lı yıllarda ortaya çıkmıştır ancak iş işten geçmiştir… 


      ***  Yazının devamı niteliğinde olan ve yakın zamanda paylaşacağım Türk Aydınlarının Nobel’e Giden Yolu: Silivri Soğuktur Şimdi (2) yazısında; 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası üniversitelerde yaşanan büyük değişim, ihraçlar, açığa alınmalar sonucunda sadece akademik nedenlerle beyin göçü veren değil aynı zamanda Türkiye’den gitmek zorunda kalan, gidemeyen ve dönemeyen yüzlerce aydının, günümüzdeki konumuna değinerek; bir Praksis teorisinin gerçekleşmesi yönünde, 2016’da ‘Barış için Akademisyenler’ dilekçesi tarihimizde aydınlarımızın imzaladığı ilk dilekçe olmamakla birlikte, bu süreç 1984’te, 12 Eylül döneminde yaşanan hak ihlalleri ve antidemokratik uygulamalara karşı hazırlanan Aydınlar Dilekçesi’ne kadar uzanan bir dönemi örnekler vererek uzun bir isim listesi şeklinde açıklayacağım.  

AYDINLIK, ÖZGÜR YARINLARA…. 

Dipnotlar: 

[1] Bourdieu, P. (1969). Intellectual Field And Creative Project. Social Science Information, April (8). 

[2] Bourdieu, P. (1990). The Logic of Practice, Cambridge. UK: Polity Press; Oxford, UK:B. 

[3] Gramsci, A. (1985). Aydınlar ve Toplum.  (V.Günyol vd. Çev.). İstanbul: Alan Yayınları. 

[4] Said, E. (2002). Yazar ve Entelektüellerin Kamusal Rolü, (Entelektüeller Gerekli Mi?). Cogito, Sayı:31. İstanbul: YPK Yayınları 

[5] Sartre, J. P. (1983). Aydınların Savunusu, (S.R.Kırkoğlu, Çev.). İstanbul: Alan Yayıncılık 

 

 

Burçin ABACI
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları