Son 1311 gününüz nasıl geçti?

18 Ekim 2017’den bugüne kadar neler yaptınız?

Bu soruyu kendi kendime ilk kez bugün sordum. Ayrıntılı yanıtını bulmam kolay değil. Genel yanıtını biliyorum. Zaman zaman verimli, keyifli, zaman zaman da keyifsiz günlerim oldu. Ama en önemlisi, Covid 19 nedeniyle geçen yıl 12 hafta kadar, bu yıl da üç haftaya yakın eve kapandığım dönemler dışında en azından İstanbul’da istediğim yerlere gidebildim. Lokantalardan sinemalara, tiyatrolara kadar birçok yerin kapalı olması bir rahatsızlık yarattı kuşkusuz. Ama genel anlamda özgürdüm.

Bugün Çağlayan’da Gezi davasının görüldüğü duruşmayı izlerken, Osman Kavala’nın son 1311 gününü Silivri’de bir odada tek başına geçirmiş olmasının ve de bunun en ufak bir geçerli gerekçesinin de bulunmayışının, sadece bu örneğin bile 2021 Türkiye’sini açıklamaya yettiğini düşündüm. Osman Kavala 18 Ekim 2017 günü Atatürk Hava Limanı’nda gözaltına alındı, 841 gün sonra beraat etti!

Beraat kararının açıklandığı gün de (18 Şubat 2020) Silivri’deydim. Hemen hemen herkes için sürpriz olmuştu. Herkes büyük sevinç içindeydi, karar açıklanınca, büyük bir alkış patlamıştı. Ne var ki, bilindiği, gibi sevinç uzun sürmedi, Osman Kavala evine gidemeden tekrar Silivri’ye döndü ve yeni bir dava açıldı. Onun da gerekçeleri ciddi hiçbir kanıta dayanmıyordu.

Artık anlaşılmıştı, amaç Osman Kavala’yı içerde tutmaktı ve yeni bahaneler yaratılıyordu. Türkiye’de gerçek hukukçular, samimi demokratlar, yurt dışında başta AİHM olmak üzere çeşitli çevreler tutukluluğun insan hakları ihlali boyutunda olduğunu açıklıyorlar ve Kavala’nın tahliyesinin zorunlu olduğunu haykırıyorlardı. Ama siyasetin yargıyı etkisi altına aldığı bir dönemde yargının bağımsızlığından söz etme olanağı kalmamıştı.

Bugün Çağlayan’da çok ilginç ve çok anlamlı bir süreç yaşandı. Bence tarihi bir gündü. İnisiyatif yargı tarafındaydı, hakimiyet ise, sanıklar ve avukatlarda. Hukuka sahip çıkan ve bilgiyle, inançla, haklılıktan kaynaklanan cesaretle konuşan sanıklar ve avukatlardı.

Bugünkü duruşmaya yol açan süreci istinaf mahkemesi tetiklemişti. Önerilen, Gezi davası ile Çarşı davasının birleştirilmesi idi. Halbuki her iki dava beraatla sonuçlanmıştı ! Ayrıca birinde 9, diğerinde 35 kişi sanıktı. Sanık sayısında bu artış yanında, yurt dışında olan kişilerin dosyalarının birleştirilmesi de işe katılınca, işin içinden çıkılması hayli zaman alacaktı. Bu da hem Gezi’nin itibarsızlaştırılması, Kavala’nın içerde tutulması, hem de sivil girişimlere ve demokrasi çabalarına gözdağı verilmesi amaçlarına dayanıyordu. Ancak bu amaç artık geçersizliği, dayanaksızlığı, haksızlığı çok açık olan bir amaçtı. Sanıklar, avukatlar ve de dinleyiciler için herşey çok netti.

Avukatlardan özellikle Fikret İlkiz, Köksal Bayraktar, Deniz Tolga Aytöre hukuk adına gurur uyandıran, ders niteliğinde konuşmalar yaptılar. Yargı sürecindeki eksiklikleri, yanlışları tek tek ortaya koydular. Sevgili Osman da her zamanki sakin, ama kararlı ve net tavrıyla konuştu. Casusluk davasındaki hiçbir kanıta dayanmayan iddiayı, Arthur Miller’in Cadı Kazanı adlı oyunu ile karşılaştırdı. Nazi Almanya’sında siyasetin yargı sürecinin her aşamasında nasıl etkili olduğunu ve o dönemde rejimi eleştiren ünlü Martin Niemöller’in nasıl savaş bitene kadar toplama kampında tutulduğunu anlattı.

Kısacası, yargı süreçlerinin tarafsızlıktan, çağdaş hukuk anlayışından uzaklaşmasını görmek açısından üzücü bir gündü. Ama daha önemlisi, hukuku özümsemiş, bağımsız yargıya inanan, adalet bilinci yüksek insanların direnci, cesareti ve moral üstünlüğü idi. Bu açıdan da, umudu ve güveni güçlendiren bir gündü. Günün sonunda, yıllar öncesinin Sacco ve Vanzetti, Rosenbergler Ölmemeli gibi, haksız yargılamalarla mağdur edilmiş kişileri ele alan ve daha sonra gerçeklerin anlaşıldığı oyunları (ve filmleri) anımsadım. Türkiye de bu günleri mutlaka aşacak ve bu günlerin de filmleri ve oyunları üretilecek. Gelecek kuşaklar kimleri örnek alması gerektiğini daha kolay anlayacak.

Burhan ŞENATALAR