Sol’un Ötekileri 4: Toplumcu Gerçekçilik versus Bireyci Gerçeklik

Schubert Müzik ya da diğer tüm sanat alanları; bir “devrimin” izleyeceği yolun ulaşacağı yerin –gidişatın- öncü göstergeleri olabilir. Örnek olsun tek sesliliğe takılıp kalmak ve tüketimi alabildiğine kolay ve herhangi bir çaba gerektirmeyen tek sesli müziği fetiş objesine dönüştürmek ülke sosyalizminin halinin ve daha önemlisi geleceğinin görülmesi açısından olumlu izlenimler vermiyor. Davul zurna ile biçimlenen ya da ağıtlara tapan bir müzik tarzının işlevinin ne olup olmadığının açıklamasının psikolojinin alanına girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mao devriminin kültür alanındaki çabaları arasında –bunlar ona kültür devrimi adını veriyorlar- batılı bestecilerin –hemen aklıma gelen örnek Schubert ve Chopin- eserlerinin çalınmasının ve hatta ne şekilde olursa olsun dinlenmesinin yasaklanması olduğunu anımsayalım.  “Kültür Devrimi” adına yapılan bu yasaklama ile sözde yeni düzenin insanını yetiştirirken romantizmi ve bireyselliği öven bu müzik tarzından şiddetle uzak durulması öneriliyor ve uzak durulması için de “devrimci şiddete” başvurmaktan kaçınılmıyordu. Kim bilir belki de yeniye ulaşmak için eskiye ait ne yarsa yok saymak ya da yok etmek gerekir, yola çıkışın ilk adımında böyle bir düşünce haklı görülebilir mi; bu soruya onlar adına birazcık olsun olumlu düşünerek istemeden de olsa “belki yalnızca ve yalnızca ilk adımda” diye bir yanıt verelim şimdilik. Şimdilik. Ya sonrasında: “yüz çiçek açsın yüz fikir yarışsın” hadisi ile devriminin kültür alanına müdahalesini tanımlayan Mao ve ardılları kendi ekeceği yüz çiçeğe tarla açmak için tarlada ne varsa büyük bir umutla söküp çıkardı ve ne yazık ki günümüze ektiği ya da ektiğini sandığı çiçeklerden açan ya da kalan olmadı. (Bu aşamada PolPot Kamboçya’sını anımsamakta da hiçbir sakınca yok!)

“Yeni insanı yaratma” haklı ideası/umudu/hayali ile yola çıkan “rejimin” yeni tanımında herhangi bir yenilik olmadığının görülmesinin oldukça acı sonuçları oldu. Yeni olarak bir öncekinin değerlerinin reddedilmesi başat politika haline getirildi, yerine konan ise eskinin eskisinden başka bir şey değildi ve doğal olarak zor unsurunun en kaba biçimlerini içeriyordu. Ve hatta bu türden bir zor’a muhtaçtı.

Kültür Devrimi kıyamı bugün itibariyle Çin’i küresel faşizmin (=devlet kapitalizmi) prototipi haline getirdi; yolun nereden başladığı (ya da bittiği/biteceği yer) değil, gittiği yol konumuz bağlamında daha önemlidir. 

[Schubert: Yaşamın o an’a kadar önemsizmiş gibi görünen aslında yaşamın doğrudan kendisini oluşturan “ayrıntıların” bestecisidir Schubert. O zamana kadar çoğu kez sanatın konusunu oluşturmayan bu “yaşamsal” ayrıntılar onun aracılığıyla müziğin konusu olmada epeyce bir yol almıştır. Kuşkusuz ayrıntılarda gerçeği arama ve bu süreçte huzur bulma küçük burjuva kişiliğinin/kültürünün temel unsurlarındandır. O halde birkaç dinleme önerisi: Kış Yolculuğu, Sonat D821, Serenad…]   

yang yiyen Bu ismi bilen anımsayan var mı? 70’li yılların sonlarında, her on beş günde bir özeleştiri yaparak “mikroplarından” arındığını sanan bir örgüt Maoculuktan vazgeçip Enverciliğe biat etmeden önce “Kızıl Kayalar”  adlı roman olma iddiasındaki bir metni elimize tutuşturarak okuma ödevi veriyordu. Bir ara not “devrimci” Çin, gelişen kapitalizmin insanda yarattığı anksiyeteyi en iyi analiz eden yazarlardan Thomas Hardy’nin okunmasını, Balzac’ın okunmasını vs. yasaklamıştı. Doğal olarak takipçileri olan yerel örgütçüklerde ellerimizden zorla bu kitapları topluyor, önerdikleri ucuz edebiyatın okunmasını dayatıyorlardı. “Bugün hangisini anımsıyorsunuz” şeklinde kurgulanacak bir soru fazlasıyla anlamsız kalıyor değil mi?  Bir sanat öznesi olarak edebiyatla “önerilen” edebiyatı karıştırmak ya da sanat tanımını yaparken kendinden öncekileri tümüyle hiçleştirmek geride yalnızca bu türden pisliklerin kalmasına neden oldu. Bu romanı ya da benzerlerini anımsayan var mı?  Eskiden “kültür emperyalizmi” söyleminin arkasına saklanılırdı şimdi soracağım soruya yanıt ararken:  iletişim ve teknoloji çağında bu saldırıyı püskürtebilmek için azda olsa kimi olanaklara sahibiz.  Evet, bana “komünist” Çin’den bir tek edebiyatçı, ressam, sinemacı adı verebilir misiniz? Aynı soruyu şimdi içimizden “diğer ülkeler” için tekrarlayalım;  sohbetlerde bu türden sorularıma sıklıkla “Tarkovski” yanıtının gelmesine hem sinema hem de sol adına fazlasıyla şaşırdığımı belirtmek istiyorum. Bu sinemacının mistisizmi kuşkusuz bu tartışmanın –şimdilik- konusu değil, sorun onun Sovyetlerde yaşamasına rağmen bir Sovyet sinemacısı olarak tanımlanmaması. Kulaktan dolma bilgilerle ve herhangi bir konu hakkında bırakın derinleşmeyi yeterince bilgi sahibi olmadan fikir üretmek ve onu savunmak kuşkusuz ideolojik alanımızın ve algılayışımızın yüzeyselliği ile ilgili bir sorun olsa gerek. Şimdi de meleklerin cinsiyetini tartışıyoruz değil mi?

şostakoviç Stalin’in kendisine biat eden ve doğal olarak etmeyen birçok sanatçı ile beraber Şostakoviç ile de epeyce “uğraştığını” biliyoruz. “Karşı devrimci müzik” yapmaktan yargılanacaktı, neyse ki kendisini soruşturan görevliler daha önce devrim düşmanlığından mahkûm olunca kurtuldu. Bu öyküyü biliyorsunuz; bilmiyorsunuz ya da asıl sorun şu ki bu türden Stalin dönemi öykülerini bilmek istemiyorsunuz. Duymak istemiyoruz! O halde bir küçük burjuva olarak görevim bunu anımsatmak: Stalin “terörünün” yoğun şiddetiyle sürdüğü 1937 yılında Şostakoviç KGB tarafından sorgulanmak üzere davet edilir. Kendisini sorgulayan müfettiş, “karşı devrimci olduğu” iddiasıyla yargılan bir arkadaşı hakkında sorular sorar ona ve kendisinin de bu arkadaşı aracılığıyla bir tertip içinde olabileceği ima edilir. Kuşkusuz ufacık bir ima bile Gulag’da tedaviye alınması için yeterli olabilmektedir. İlk sorgudan sonuç alınmaz ve “düşünmesi için” süre tanınır ünlü besteciye, iki gün sonra tekrar gelip arkadaşlarıyla konuştuklarını anımsayıp (!) anlatması istenir. İki gün kâbus gibi geçer Şostakoviç için, geri dönüşünün olmayacağını düşünür; birkaç çamaşır içeren küçük bir toplama kampı / cezaevi çantası hazırlayarak sorguya gider. Ne var ki kendisini sorgulayan müfettiş karşı devrimcilikten tutuklanınca geri döner. [Birkaç sayı anımsamaya izin verin: Örneğin aynı günlerde Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti Merkez Komitesinin 200 üyesinden 197’si karşı devrimci olduğu için yaşamlarını yitirmiştir… Burada sayıların tersinden okunma hakkının da olduğu ve hatta Stalin’in de yeniden okunması gerektiği notunu da düşelim…]

Kuşkusuz Stalin Mao’ya göre çok daha rasyonel aynı zamanda pragmatikti: Mao yeniyi kendince biçimlendirmek için eski de iyi olan ne varsa yok etmeye çalışırken, Stalin eskinin iyilerini koruma altına önemseyerek –doğru bir tutum ama…- alarak yeninin önünü kesmeye çalıştı, kendi egemen kültürünü oluşturdu; tarihin sonunun kendisiyle geldiğini iddia eden bir tavırdı bu; başka türlü adlandırılmaya çalışılsa da… Onun bu bağlamda iktidarını sürdürebilmek için sarıldığı “şey” modernizmin tüm kazanımlarıydı; bu kazanımlar, yeniye ve eleştiriye karşı yasaklarla korununca devrimci yeninin / bilinmeyen yeninin önü de kesilmiş oluyordu. 

[Şostakoviç: Bir “devrimin” tarihini bir besteci üzerinden okuyacaksak eğer daha iyi bir örnek bulunamaz diye düşünürüm. Yaşamı ve eserleri bu bağlamda irdelenmeli ve dinlenmeli. Leningrad Senfonisi ile Ekim Senfonisi… İlgili döneme ait okumalar yaparken –tabii bestelendiği tarihide anımsayarak- ilginç olabilir.]

toplumcu gerçekçilik Az önce sorduğumuz ve yanıtının Tarkovski olarak verildiği soruyu anımsayalım. Stalinci siyaset biçemi tarafından sınırları çizilen “toplumcu gerçekçiliğe” sığınan Sovyet sinemasının sanatsal değerinden söz etmek bütünüyle anlamsızdır. Hiç kuşkusuz arasıra ortaya çıkan şaheserler bu genellememizi haksızlaştırmaz. Kaldı ki bu üstün yapımların sayısıda küçük ölçekli birçok ülke sinemasından bile geridedir. Ayzenştayn ile simgelenen ilk dönemi ise Sovyet sinemasından ayırmak yerindedir çünkü o devrimci (ya da Sovyetik) dönüşümün ve savaşların yoğunluğundan fazlasıyla beslenmektedir ve doğrudan doğruya bu dönüşümü sanat aracılığıyla nitelerken toplumcu gerçekçi gibi bir kaygıyı da fazla dile getirmemektedir. Geriye az sayıda ürün kalıyor evet; 12 Eylül faşizminin ardından kapanan “sinematek” gösterilerinde, “çok uzakta öyle bir yer var” diye duyduğumuz güncel söylemle fazlasıyla sanal özlemimizi biraz olsun giderebilmek amacıyla sığınılan sinematek salonunda gösterilen Sovyet filmlerinde boncuk arayan genç bir seyirci olarak yaşadığım hayal kırıklığını hala anımsıyor olmak travmanın şiddetini gösterir.

Ne var ki Sovyetler ve izleyicileri uzunca süre sinemalarıyla övündüler; bunu bir kez daha anımsatalım ve anımsamaya çalışalım sinemalarını, gözümüzün önüne gelen/zorla itiliveren ve hatta gözümüze sokulan  “toplumcu gerçekçi” sinema enstantanelerini. Sovyet sistemine ve “devrime” büyük bir tutkuyla bağlı insanlar; nerede: tarlasında, işliğinde, fabrikasında… onun için üretmekten –ya da savaşmaktan- alabildiğine mutlu haz dolu yüzler; çünkü onlar büyük devrimin mutlu geri kalanları. “Sovyet Kültür Yayılmacılığının” batının sol kitlesine servis ettiği ideoloji: çalışarak –ya da savaşarak- rejimine hizmet eden insanların hazzı.  Ülkemizde primitif tarzda taklit edilen “Stalin toplumcu gerçekçiliğinde” de “insani/insana ait düşkünlüğün ve zayıflığın” yer almadığı mitolojik bir dünya kurgulanmaktadır. Gerçekleşmiş, ulaşılmış, başarılmış bir “ütopya” toplumu olarak sunulan bu tablonun cilası kazındığında –aslında temel sorunlardan biriside bu ciladır- geriye kalan bireyci gerçekliğin kırıklığıdır, kanıtlanmıştır.  

Diğer taraftan  “toplumsal gerçekçiliğin” Sovyet devriminin ve Stalinci siyasetin bir argümanı, bir zor unsuru olduğunu da örnekler bize gösteriyor. Bireysel sorunlarla uğraşmak –örneğin edebiyatta- devrim öncesi yadırganan küçümsenen bir durum iken devrim sürecinde günah ya da hastalık olarak tanımlanmış, devrimden sonraki uzun on yıllar boyunca ise mahkûm edilmesi zorunlu bir suç olarak görülmüştür. Lenin’in Gorki ile olan diyalogu söylediklerime iyi bir örnek oluşturur. Gorki’nin son dönem çalışmalarında “gereksiz bireysel konulara” yer vermesi Lenin tarafından tedavi edilmesi gereken hatta tedavisi zorunlu olan bir sinir hastalığı olarak eleştirilmiş/uyarılmıştır. 

Neyse Stalin’e dönelim: sol jargonla konuşursak “nesnel şartlara” göre davranıyordu O, örneğin, Mao’nun aksine, romantik müziği değil devrimle birlikte kendisini geliştiren müziği, sanatı yasaklamakla meşguldü ve süreç, müdahale 20 ve 21. Yüzyıl sanatına yön verecek birçok sanatçının  “batıya kaçmasıyla” sonuçlandı. [Bir aranot olarak araştırmacı okuyucuya dışavurumcu resim/güzel sanatlara ve bunların yaratıcılarına karşı sürdürülen terörün Nazi Almanyasındakinden farksız bir şekilde Sovyet Rusyasında da sürdürülmesinin nedeni bir soru olarak sorulabilir. Örnek olsun Kandisky’nin ya da Kirchner’in eserlerinin hem Nazi faşizmi hem de Stalin rejimi tarafından imha edilmesi basit bir rastlantıdan çok öte bir şeydir. Zor olacak biliyorum ama gözlerinizin önüne getirmeye çalışın: sosyalizmin o şanlı günlerinde meydanlarda sanat eserleri yakılıyor yoz ya da devrim düşmanı olduğu iddia edilerek tıpkı Berlin’de olduğu gibi.]  

Sanat alanındaki işe örnek olsun geleneksel “toplumcu gerçekçilikten” vaz geçerek ya da onu ciddi bir revizyona tabii tutarak başlayabilnir mi? [Okuma ve görme önerisi: Plastik sanatlarda dışavurumculuk… Soru: Otoriter sosyalistlerin dışavurumculukla ilgili sorun ya da saplantılarının nedeni ne olabilir?]

bireyi kabul etmek Geleneksel solun ya da sosyalizmin “toplumsal gerçekçilik” diyerek sanat alanına bulaştırdıkları “şey”  yeni insan oluşturma yönünde, derebeylik zamanından miras kalan ahlaki kalıplarla yapılmaya çalışılan tek tipleştirmeden başka bir şey değildir; hatta özgül bir ırkçılık türüdür de diyebiliriz.

Öykü ya da anlatılan, niteliğin ya da anlatımın önüne geçtiği andan itibaren sanattan uzaklaşılır. Sanatı sanat için yapmazsan onu insan için olmaktan uzaklaştırırsın ve geriye sadece lise yıllarındaki ucuz münazara görüntüleri/anıları acılı öylüler ya da -her ne demekse- özgün müzik vs. kalır. Sanatı öncelikle sanat için yapmazsan topluma katkı olarak sunulabilecek değeri kalmaz. Evet, geriye yalnızca ve yalnızca “bu” kalır ve geriye kalanın da sosyalizmle, en azından bir küçük burjuva olarak benim düşlediğim, kurguladığım gibi bir sosyalizmle ya da devrimle kapısı açılacak yeni toplum-yeni insanla bir ilişkisi yoktur. Kuşkusuz bu yoz yaklaşımlar, prekapitalist toplumlardan miras alınıp sıkı sıkıya bağlanılıp savunulan yaklaşımlar yalnızca yönetenlerin işini kolaylaştırır. Denenmemişi denemektense iktidarın sürdürülebilirliliği ve onun yenilenmeye bağımlı restorasyonu için eskiyi yeni diye sunmak daha kolaydır, üstelik bunun kitle tarafından kabullenilmesi de daha kolaydır. “Kitle” ucuzcudur! İşte kapitalizme bir benzeme alanı daha, her ikisi de daha kolay yönetebilmek için bireylerin ideolojilerinin çöplüğünde oyalanmaları için azami gayret gösteriyorlar.  

Masamda ölümü irdeleyen iki şiir var; biri toplumcu gerçekçiliğin –tabii ki Sovyet tarzı- manifestosunu yazmış bir örgüt tarafından üretilmiş, diğeri bir şair tarafından: birey. İsimlerini ve şiirlerini buraya almayacağım. Bu türden iki örneği çok kolaylıkla herhangi bir kitapevinin raflarında hemen bulup karşılaştırabilirsiniz. Birinci örnek şiirimiz “küçük balık kaçıyor büyük balıktan/hâlbuki birleşse küçük balıklar/yerle büyük balığı/işte zafer günü” tarzında basitliğin ve ucuzluğu şaha kalkmış haliydi. Hiç kuşkusuz toplumcu ve gerçekçiydi!

Seçtiğim örnekte ikinci şiirin yazarının eşcinsel olması bu sanatçının solun önemli bir kısmı tarafından yok sayılması ve daha da ötesinde mahkûm edilmesi için yeterliydi; onun sanatının ve daha da ötesinde bireysel özgürlüklerinin hiçbir önemi yoktur. (Sayılara sahip değiliz ama Gulag “sağaltım ve rehabilitasyon” kamplarında Hitlerinkilerden hiç de farklı olmayarak eşcinsellerin “tedavi edilmeye” çalışıldığını –gulag kamplarının da bir toplama kampı olduğunu kabul edelim artık- ya da Küba devriminin ardından ülkeden ilk ihraç edilenlerin eşcinseller olduğunu ya da kimilerinin son sosyalist devleti Kore’sinde eşcinsellerin eşcinsellikleri nedeniyle tıpkı İran’da olduğu gibi hala idam edildiklerini biliyoruz.)

Türkiye solunda yaptığım gözlemler bu türden bireysel özgürlük ya da tercihlerin zararlı toplumsal sorular ya da hastalıklar olarak görüldüğüne sıklıkla şahit olduğumu belirtmek isterim. Türkiye solcuları toplu mekânlarda bu bağlamdaki konuşma yapmazlar sözlerinin arşivlenmesinden rahatsız olurlar; bu nedenle sosyalist bir tutsağa özgürlük için yapılan imza kampanyasında eşcinsel örgütlerin topladığı imzaların eşcinsel oldukları için kabul edilmediğini de biliyoruz. Hiç kuşku yok ki feodal kültürel bir unsura tutunup  “devrim nikâhı” adındaki bir gariplikle mülkiyet ilişkilerini yeniden kurgulamaya çalışan faşizan bir anlayışın, yaklaşımın kontrol edemediği bireysel özgürlük alanına tümüyle müdahale hakkını kendisinde görmesi kaçınılmaz olmaktadır.

En temel bireysel alanlarda, örneğin cinsellikle sorunlarını çözememiş bir sol’un bireyle barışması olanaklı mıdır?  Bireysel olanın dejenerasyon olarak damgalanmasından vaz geçilme zorunluluğu vardır, unutulmamalıdır ki rejimin cilası ne olursa olsun, stigmatizasyon yalnızca faşizme özgüdür. (birde şu “sol” yazında kullanılan “mahkûm etme” deyimi var!)  Faşizmin dilini içselleştirmiş bir solla da her türden bir mücadele kaçınılmazdır. En azından sol kendi örgütçük-iktidarcık oyununu sürdürmek yerine yeni bir toplum kurmak istiyorsa kendi bireyselliğine de ciddi –ve hatta gerçek anlamda devrimci- müdahalelerde bulunması zorunludur. Dolayısıyla, teşbihte hata olmazmış, Gulag’a gitmesi gereken tek birey bu türden geleneksel solcudur!     

Tekrarlayalım: Bugünkü ve dünkü solun en büyük sorunlarından birisinin bireyi, tüm bireysel özellikleriyle bireyi hiçe sayması olduğunu düşünürüm, sol için başlı başına bir “kişilik” olan ve salt bu haliyle bile büyük bir değer kabul edilmesi gereken “bireyin” hiçlenmesidir. Bireysel özgürlükler devrimlerin ilk feda ettikleridir, onun için eski rejimlerin polis teşkilatlarını bir türlü imha etmemişlerdir. 

Tam da küçük burjuvanın istediği gibi oldu ama ne yazık ki ne yazık ki işte aynen böyle.  Arkadaşlar bireyi yok saymak yerine ona ait tüm özelliklerin başlı başına bir değer olarak kabullenilmesi ciddi bir zorunluluktur: bireylerden oluşmayan örgütlenmeler ortak amaçlı toplumlar herhangi bir devrimin kapısını açamaz. Geleneksel solun tüm yazınsal ve polemik faaliyetinin içinde ciddi bir yer tutan “bireysellik” üzerinden geliştirilen eleştirileri bir kez daha anımsatmak isterim.  Bireyi bu kadar hiçleyen solun insanı tümüyle yok sayarak kişi kültü yaratmada ve onu savunmada insanlık tarihinin bildiğim tüm rejimlerinden siyasi kurgularından daha başarılı olması işte bu nedenle paradoksal değildir. Evet, hemen tekrarlıyorum, bireyden/önderden/liderden bir tapınma özesi oluşturmakta onu “uluönderleştirmede”, bir kült ve tabu oluşturmada küresel anlamda sol dünyada tüm totaliter rejimlerden daha başarılıdır.  Şimdi bu bağlamda işin nerelere dek uzanabileceğine dair bir örnek vermek istiyorum. Vereceğim örnek Sovyet sisteminin önde gelen politikacılarından olup Stalin zamanında ve sonrasında bakanlık gibi önemli görevler almış –ve bu sistemin primitif hastalıklarından olarak zaman zaman “itibarı” alınıp sonra tekrar iade edilmiş- bir devlet adamı Benediktov’dan. Aynı zamanda nesnel ve bilimsel olduğu iddiasındaki bir devlet adamı; bakın ne diyor: “Sovyetler Birliği’ni batı ile bir saymamak lazım. Bizim düzenimiz farklı, insanlarımız farklı, hayata bakışımız farklı. Rusya tarihini okuyunuz, Klyuçevskiy’i örneğin. Rusya’da her zaman çok şey birinci kişiye bağlı olmuştur ve olacaktır. Bizim düzenimiz böyle, bilim insanlarının diyeceği gibi “genetik kodumuz” böyle. Üstelik sosyalizmde bu daha çok böyle ve eminim ki sosyalizm ülkemizin özelliklerine en büyük ölçüde yanıt vermektedir. Planlı ve yönetilen gelişme koşullarında öznel etkenin rolü ölçülemez derecede büyür. Burada kadrolar, en başta yönetici kadrolar, gerçekten her şeyi çözerler. Ancak burada olumsuz bir moment de vardır. Yetkin bir yönetim ülkenin gelişimini keskince hızlandırırken, yetkin olmayanı ise aynı ölüde keskince onu frenler ve hatta geriye döndürür. Stalin birincisini kanıtladı, Hruşçov ikincisini…” Kuşkusuz Lenin’in ölümü üzerine yaptığı konuşmaya “Yoldaşlar, biz Komünistler özel yaratılmış insanlarız, özel bir şeyden yapılmışsız” sözleriyle başlayan Stalin’in genetik bir takıntı ile anılması Benediktov açısından haklı olabilir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken unsur birey üzerinden örgüt/parti kültü oluşturulurken aynı zamanda tersine örgüt üzerinden birey eksenli bir ritüele aracılık ediliyor olmasıdır.  Dolayısıyla kavram ve tanım alanlarında dogmatik bağnazlıktan kurtulup yinelenmek yerine yenilenmekte ciddi bir yarar var. 

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)