Sol’un Ötekileri 3: Goşizm, Şiddet vs…

[goşizm: Fransızca: gauchisme / solculuk]

“Ortodoks Sosyalistlere” göre goşizm, gerek ideolojik gerekse pratiğinde/eylemde küçük burjuva sapkınlığını örnekler ve çoğu zamanda anarşizmle özdeşleştirilir, radikalizmle “suçlanır”. Onlara göre goşist, işçi sınıfının devrimci hareketinin önünde bir engel oluşturur ve onu halkın gerçekliğini, emekçinin mücadelesini anlamamakla ve hatta ideeolojisi ve eylem pratiği ile karşı devrimci olabilmekle suçlar. Hain ilan edebilir de üstelik!

Goşizm; birçok “sözlük” neredeyse tek bir kelimeyle tanımlar: aşırı solculuk. “Aşırı”: ne demekse. Oysa bir şey aşırı diye adlandırılabiliyorsa diğeri/aşırı olmayanı aslında aşırı diye damgalananın bulunduğu yerin çok ötesinde / aşırı ötesinde bir noktada bulunuyor mı?

Klasik yazınla devam edelim; 68 “Devrimi” ile birlikte siyasi literatürde daha sık kendine yer bulan goşizm, Marksizmden kopmuş bir “sol” olarak değerlendirilir. (Bu daha iyi niyetli bir yargı!) Bu değerlendirmeye göre goşizm, nesnel durumu değerlendiremeyen ve sınıf tabanı olmayan küçük burjuva radikalizminin diğer adıdır. Dolayısıyla örgüt ve parti denetiminin dışında olması / ötekisi olması nedeniyle örgütün-partinin de düşmanı olabilme olasılığı her zaman göz önünde bulundurulur!
Küçük burjuva radikalizminin ideoloji-politika ve eylem alanındaki başlıca göstergesinin şiddet olduğu düşünülür. (Bunun kolaycı bir stigmatizasyon olabileceği anımsanmalıdır.)

19.yüzyılın ortalarında özellikle Rusya’da varlık gösteren nihilizmden popülizme tüm şiddet vurgularına benzer bir şekilde goşizmin, 68’lerde yeniden politik jargonda yerini alması anlamlı görülmelidir. 20.yüzyılın ikinci yarısında toplumsal düzeni tümüyle reddeden goşizm ancak yıkıcı şiddet içeren başkaldırının eşliğinde/ardından barışçıl-eşitlikçi-özgürlükçü toplumsal bir düzenin kurulabileceğini öne sürer. “Goşistler” şiddeti değişimin başlıca aracısı olarak tanımladılar. (Salt bu yaklaşımıyla bile goşizm/goşistler devletçi sosyalizmin bir diğer stigmatizasyonuna tabi olurlar; ötekileştirilmeye mahkumdurlar!) Unutulmaması gereken bir şey varsa o da “goşistlerin” kendilerini goşist olarak tanımlamamalarıdır. (Tıpkı Vandalların kendilerine Vandal demediği gibi!)

“Değişim” denen şey nedir? Kimi zamanlarda günlük hayata devlet zoru ile eklemlenmiş bir ayrıntının düzenlenmesi, kimi zamanlarda burjuva dünyasında hoşnutsuzluk yaratsa bile reddedilemeyecek bir reform, kimi zamanlarda ise toplumu tüm kurum ve bağımlı değerleriyle dönüşüme uğratacak “devrim” idi.
Marksist literatüre aslında goşizm, 68’den çok önce, Lenin’le girer: “Sol Komünizm” olarak tanımlanan goşizmdir. Lenin bu çalışmasında şiddeti politikanın araçlarından yalnızca biri olarak ele alır ve politikada zaferin tüm araçların gerektiğinde nasıl kullanılacağını ya da kullanılmayacağını bilmekten geçtiğini dile getirir. Bu politik süreçte, yığınların partisinin-komünist partinin, tüm araçları kullanarak ulaşacağı hedef ise, proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür. Proletarya diktatörlüğünün bir şiddet öznesi olabileceği doğrudan ifade edilmese de buna yönelik serzenişler olduğu anımsanmalıdır. O da eski toplumu devirmek için kullanılacak barışçı yöntemlerin, eğitsel yöntemlerin, ekonomik yöntemlerin, yönetsel yöntemlerin adıdır. Proletarya diktatörlüğünün tanım alanı daraltılırken etki alanının genişlemesine özen gösterilmektedir. “Taktik yalnızca devrimci duygu üstüne kurulmamalıdır.” Daraltma sürecinde göze çarpan önemli bir unsuru ise, “parti içi disiplin” ile “devrimci şiddet” kavramlarının yeniden tatışılması tanımlanması oluşturur.

Devrimci eylemi kavramış örgüt ile devrimci eylemi -henüz- kavramaktan uzak sınıf tanımlaması da, bir diğer unsurdur. Tüm bu daraltma müdahalelerinin ise, burjuvazinin şiddet aygıtı devletin, parti-sınıf üzerindeki baskısının yoğunluğunu azaltacağı, onu seyrelteceği düşünülür. Bu iki unsur aynı zamanda ayrışma noktalarından birisini de oluşturmaktadır. Ayrışma parti ya da bürokratik şiddet kavramlarının “anarşist” kanaldan tartışma alanına girmesiyle belirginleşecektir. Anarşistlerde Marksistler gibi “devrimci şiddet” olgusunu amaca ulaşmada bir araç olarak görürler. Fark, öznenin kurgulanmasında ya da siyaseten bireyin konumlandırılmasındadır. Böylece birey kendisini savunmasız bir şekilde partinin karşısında bulur.

Şiddet kavramının tanımlaması özgül durumlara bağımlıdır. Bu, onun gerekliliği ya da gereksizliğinin yanında hangi durumlarda ya da hangi siyasi koşullarda kullanılacak bir araç olabileceğini de tartışma alanına sokar. Kavramın bu bağlamda tanımı, şiddetin kullanıldığı şartlardaki karşı şiddetin niteliği ile de bağımlılık göstermektedir. Kuşkusuz bu bağımlılığı tanımlama durumu ise doğrudan devletin niteliğinin ya da onun içerdiği şiddetin niceliğinin yorumlanmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla Marksizmden kopan ve günümüzde sosyal demokrasi adı altında bir burjuva ideolojisine dönüşen reformizm, devleti şiddetten -ya da tersi- bağımsız tanımlayarak, onun kavram alanına aşırı ölçüde indirgeyici-devlet bakışlı bir müdahalede bulunmuşlardır. Sorun, devletle zorunlu mücadeleye girecek devrimci şiddet olgusunun devlet kavramından bağımsız tanımlanmamasıdır.

Kapitalizm ve/veya devlet ve kapitalist devlet, iktidarı devretmeyecek ya da kendisini ortadan kaldırmayı hedefleyen ideolojiye gönüllü teslim olmayacak kadar güçlüdür. Gücünün eylemsel göstergesi uyguladığı devlet bağımlı şiddettir. Aynı sözcükle tanımlanan iki farklı kavramın kesişmeyen bir çatışması söz konusudur. Bu, şiddetin göreceliliğinin bir kez daha anımsanmasını zorunlu kılar. Görecelilik aynı zamanda eylem alanında şiddet-karşı şiddetin yoğunluğunun da artışının paralel olacağını gösterir. Birinin gerilemesi diğerinin üstünlüğü anlamına gelir ve bu üstün olma durumu iktidarın ya sağlamlaşması ya da el değiştirmesiyle sonuçlanır. İkinci durumda sorun, yeni iktidarın devlet kurgusu ile birlikte şiddeti nasıl (yeniden nasıl) tanımlayacağı ile ilgilidir.

“Proletarya diktatörlüğünde”, tanımlandığı şekliyle şiddet alanı zamana bağlı hızlı değişiklik gösterir, göstermek zorundadır. Devrimin başarısı bu zorunlu olma durumu ile bağlantılı olduğu öne sürülür. Sınıfların ortadan kaldırılması, eşitlikçi ve özgür bir toplum ideali komünizm bu anlamda bir ütopya değildir; aksine o yolu ütopyadan geçen bir distopya olmak zorundadır. Tüm öğrenilmişlikleri, bilinmişlikleri ve ezberlenmişliklileri reddeden, devletin ortadan kalkması, eşitliğin ve bu anlamda gerçek özgürlüğün sağlanması her türlü şiddet olgusunun da en aza-yok’a inmesini sağlarken onun tanım alanını yalnızca dışa-mülkiyete yönlendirecektir. (Sorun proletarya diktatörlüğü devletinin kendi kendisine sönümleme olasılığının olmamasıyla ilgilidir. Çünkü paradoksal olarak birey bu kurguda da bir kez daha yok sayılmaktadır. Bireyin yok sayılması bir zorunluluk ise şiddetinde başat politik araç olması kaçınılmazdır. Ve bundan sonra olmayan-olamayan proletarya adına diktatörlük…) Bu yönlendirme emperyalist şiddete doğrudur. Yeniden gündeme gelen soru ise, pazar kaygısı ve sömürüye bağımlılığın neden olduğu emperyalist saldırganlığa karşı mücadelede devletçi şiddetin gerekli olup olmadığıyla ilgili olmaktadır. Bu şekliyle şiddet yalnızca militarize değildir. Onun tanım alanı içinde, şu anda, sahip oldukları tüm değerler ve kültürden politikaya tüm ideolojik argümanlar bulunmaktadır. Karşı şiddetin de kendisini yeniden tanımlamasını zorunlu kılacak gerçek anlamıyla küreselleşmiş bir şiddet tanımıdır söz konusu olan.

Üçüncü tekil şahıs olarak “sokaktaki” insanın şiddeti tanımlaması nasıldır? O kendisine sunulduğu şekliyle ya da propagandanın etki altında mı tanımını yapar? İkinci soruya, küresel şiddet örgütlenmesinin ideolojik saldırıları göz önüne alındığında kolaylıkla “evet” yanıtı verebiliriz. Ancak, onun özgün şiddet tanımları olabileceği hakkını da saklı tutmamız gerekmektedir. O, yoksulluğunu ve açlığını kendine uygulanan şiddet unsurlarından biri olarak algılayamayabilir. Ne var ki, bu durumuna karşı bireysel-kültürel tepkisini de geliştirmekten geri kalmayacaktır. Bir tarafta efendisi öldüğünde kutlama yapan köle, senyöründen ürün kaçıran serf, aristokratının ormanını kurutan Balzac’ın köylüsü, dayak yediği komutanına götürdüğü çayın içine işeyen er, fabrikadaki dişliyi bilinçli bir şekilde kırarak işini beş on dakika tatil eden işçi… vb. bulunur. Karşısında ise tüm bu kurguyu yöneten yönlendiren “isterse” cezalandıran devlet. Bunlar fazlasıyla masum eylemlerdir, romanesk bir tat içerirler ve kimseye bir zararı dokunmaz, ancak “zararın” dokunup dokunmayacağına da konjonktürel olarak devlet karar verir!

Her bireyin bireysel bazda kültürel edinimleri ve ideolojik konumlanışına göre şiddeti tanımlaması ve onu dile getirmesi söz konusudur. Bu haliyle şiddet, sadece hedeflediğini değil hedefleyeni de hem fizik hem de sosyal olarak yok etme niteliğine sahiptir. İdeoloji alanını dışladığımızda, tarihin herhangi bir döneminde yeryüzündeki insan sayısı kadar şiddet tanımı olduğunu görebiliriz. “İdeoloji” işin içine girdiğinde örgütlülüğe giden yol açılacak ve tek tek bireylerin şiddeti dile getirişleri ortak noktalarda birleşmeye başlayacaktır. Köleler efendiye karşı ayaklanacak, zayıf düşen senyörün malı yağmalanacak, Bastil yıkılarak aristokratlar giyotinde hak ettikleri şekilde cezalandırılacak ya da fabrikalar çalışanları tarafından işgal edilip işe ve üretime ve hatta sahiplerinin her şeyine el konulacaktır… Bu örneklerde toplumcu gerçekçi bir tat içerirler; diğer taraftan umut edenlerin umutlarının maniple edilmesine aracılık da ederbilirler. (Toplumcu gerçekçilik versus bireyci gerçekçilik) Bu türden şiddet devlet eksenli ideolojilerle özünde çelişmez çünkü… Ve bireysel şiddetin devrimci şiddet adına mas edilmesi bireyin ortadan kaldırışınıda önceleyecektir.

“Onlar” için temel sorun herhangi bir ideolojik zorun kurgulayıp kontrol edemediği zaman ortaya çıkar. Ve bu durum kuşkusuz “bizim” sorunumuz değildir. Sorun şiddetin bireyselleşmesidir; şiddetin bireyselleşmesi ile bireysel şiddet arasında bu bağlamda kalın bir çizgi bulunur. Partili –devletçi- sosyalistlerin pek hoşlandığı bir konudur şiddetin bireyselleşmesi. Böylece parti disiplininin ne kadar da gerekli olduğunu kanıtlamış olacaklardır. Bu örnekleri parti disiplinini meşrulaştırmak için kullanırlar. “işte lümpenlik” derler “işte küçük burjuvalık”. Kullanırlar. Kullanma ise “iktidar” kurumunun onanmasıdır. İktidar şiddettir. İktidar insanlığa karşı kurulmuş temel şiddet aracıdır.

İnsanal ve toplumsal gereklilikten yalıtılmış tümüyle kişisel hazzı hedeflemiş kontrolsüz şiddetin söz ettiğimiz “şeylerden” farklı olduğu unutulmamalıdır.
Tekrarlarsak; iktidar kurumu –her nerede olursa olsun- tüm temel şiddet unsurlarını potansiyel olarak içerir. Geleneksel anarşist tez burada tekrarlanabilir. “Mülkiyeti –her türden mülkiyet: devlet ve iktidar vs. de olmak üzere- kaldırın, yok edin bugün suç diye tanımladığımız, bireysel suç diye tanımladıklarımızın neredeyse tamamı ortadan kalkacaktır” geriye kalan ise kuşkusuz tıbbın ve sosyal psikiyatrinin çözülebilir sorunu olacaktır.