Sol’un Ötekileri 2;: Küçük Burjuva ve “Pozitif” Olan

Bu satırlar bir küçük burjuva haleti ruhiyesi altında kaleme alınmaktadır; baştan; bütün gelecek suçlamalara böyle bir demagoji ile kapı aralamanın da küçük burjuvalık olduğu yönündeki suçlamaları da peşinen kabul edip başlayalım. Hiç kuşkusuz sınıfsızlık bilincine en kolay uyum sağlayacak mülksüz bir “sınıfın” üyesi olarak!

Böylelikle en başta hangi suçlamayı hangi suçu kabul ettiğimi dile getirerek başlamış olmanın rahatlığı içindeyim. Evet dediğim gibi çizmeye çalışacağım bu “karikatür” beni, “yazarı” alabildiğine rahatlatıyor çünkü hiç de paradoksal olmayan bir biçimde bugün için tanımlanan ve “değer biçilen” aidiyetler arasında küçük burjuvalığa ve onunla ilgili tüm kötülüklere -ki neredeyse sosyalist ideolojilerin tanımladığı tüm kötülükler ona bahşediliyor; bu bağlamda sosyalistlerin gözünde bir burjuvadan ya da bir oligarktan çok daha kötü durumdayım. Bu yaklaşım “sınıf bilinci” meşruiyetinin onlar adına oluşturulması için zorunlu bir ideolojik müdahale olabilir, ayrı bir tartışma!- yer yok.  Dolayısıyla kimlik sorunum sosyalist ideologlar tarafından kolayca çözülmüş, aidiyetim dile dahi alınamaz şekliyle hiçlenmiş, dışlanmış ve belki de daha kötüsü hiçleştirilmiş oluyor. Burada neredeyse iki asırdan bu yana hiçlenmiş, duyguları ve kimliği kişiliği tukaka ilan edilmiş yok sayılmış küçük burjuva olarak yazıyorum.

Şunun anımsanmasında yarar var; neredeyse iki yüz yıllık sosyalist yazında küçük burjuvalık olgusu hızla biçim değiştirmiş ve onun niteliksel özelliği bu süreçte tümüyle göz ardı edilen bir noktaya indirgenmiştir. O bir sınıf tanımlamasından çok sosyalistlerin günahlarının ve kimi aşılamaz tıkanıklıkların günah keçisine ya da doğrudan bir nicelik sorununa dönüştürülmüştür.  

Eğer bir küçük burjuva yazıyorsa mutlaka dönüp dolaşıp geleceği yer yine kendisidir o halde buradan, kendimizden devam edelim; sınıfsal bir aidiyetim / sınıfım yok; sosyalizmin şanlı isyanlarının yaşandığı söylenegelen ancak yaşanamadığı ya da devrime gebe ancak “nesnel şartların tüm zorlamalarına” ya da benzeri şekilde üretilmiş tüm sol efsanelere karşın bir türlü olamayan “doğum” nedeniyle (karın içindeki kötü huylu bir tümörün varlığının sorgulanması gerektiği gibi) kapitalizmde ne oyuz ne de öteki, aradaki göçmenler gibiyiz ve şanlı devrimlerine yürüdüklerini iddia eden sosyalistlerin dünyasında ise zaten yokuz; kıyısından köşesinden kimilerimiz var olmaya çalışıyorsak da olumlu bir katılımcı değiliz. [Bunlar iktidara gelse ilk asacakları “ben” olacağım bundan eminim; tarih örneklerle dolu.] Diğer taraftan sosyalistlerin yegâne polemik öznesiyiz. Sınıf bilinci söylemini sürdürülebilir kılmaları için bir nirengi noktasıyız. Burada bile hatalı olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Dergi, örgüt ve parti: günümüz sosyalizminin üç piramidi/zigguratı. Var olan kitleler, emekçiler adına piramitlerin tepelerine yerleşmiş kendilerini devrime adadıklarını iddia eden ve işte salt bu adanmışlık nedeniyle bir gün,  tek bir gün dahi emek değer üreten bir işte çalışmayan profesyonel devrimci kadroların emir ve komutasında sisifoslaşmamalarına azami özen gösterilerek inşaata devam ederken, dışsallaştırılmış hallerini doğal olarak göremiyorlar. Bunun da adına ne yazık ki devrimcilik deniyor; öyle ya “varoluşçuluk”, “nihilizm” küçük burjuva ideolojileri olarak mahkûm edilmemiş miydi!

Gördüklerimi ve her küçük burjuvanın yaptığı gibi hissettiklerimi söylüyorum; diğer taraftan sosyalistlerin hisleriyle değil de nesnel gerçekliğin verdiği sorumluluk bilinci ve “bilimiyle” hareket ettiğini de biliyorum! Onlar benim gibi değil, onlar küçük burjuva değil çünkü; mülkiyetle olan tüm sorunlarını halletmiş gözüküyorlar, en azıdan ideolojik olarak ve günlük pratiklerinde mülkiyetle olan ilişkilerini reddetmeden! İstanbul, Ankara ya da İzmir’in bar- cafe sahipleri arasında hatırı sayılır miktarda “eski” devrimcinin bulunması bu türden mülkiyet ilişiksizliğini örnekleyen ironik bir durum! [Bar sahibi+sosyalist, reklamcı+sosyalist vs çoklu kimlikler beni şaşırtıyor; biliyorum ki devrimci hareket içinde şaşırmak ancak küçük burjuvalara özgü bir yanılsama türü!]

Hiç kuşkunuz olmasın ki; örgütün niteliği ne olursa olsun; ister üç kişinin çıkarıp üçbuçuk kişinin okuduğu dergi, isterse liderlerinin genel seçimlerde otuz-kırk bin oy almanın verdiği sonsuz özgüvenle sahil kasabasında inzivalara çekildiği komünistçik partileri olsun; onların tanımladıkları şekliyle kitlenin ne olduğunu ve kitlelerinin sınıfsal yapısını gerçekten merak ediyorum. Aynı şekilde profesyonel devrimcilerimizin de? Diğer taraftan küçük burjuva döneklikle devrimci döneklik arasındaki farkı da anlamamın zor olduğunu ifade etmeliyim; dile getirenin ağzında ya da ruhunda hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu öğrenmek zor iş! 

Her küçük burjuva gibi hem (devrim) olacağından, hem de (o) olacaksa da bir şeyleri kaçıracağımdan korktuğum için olsa gerek ben de onların olduğu yerlere arasıra uğrarım; kuşkusuz onlar kadar cesur değilim! Farklı dünyalar bir arada olur “oralarda”; bir tarafta işçi sınıfını fetişe eden ve onun devrimci şahlanışını uman profesyonel sosyalistler (çoğunluk), diğer tarafta mülkünü koruma güdüsünden başka hiçbir şeyin yollara dökemeyeceği günümüz “emekçileri (azınlık ve hatta azınlık ötesi!). Konuştuklarım arasında çocuklarının özel okul/kolej masraflarını ya da yeni arabasının ya da henüz başlamış yazlık kooperatifinin taksitlerini nasıl ödeyeceğini düşünen ve bunu açıkça dile getiren “emekçileri” görmek ve onların –hepsinin hakkını yemeyelim ama- vizyonunu kaybettiği için haksızlığa uğradığını düşünenlerin söz ettiğim azınlık içinde çoğunluk olduğunu saptamak ise şaşırtıcı değildi.

Ne yazık ki işçi sınıfına ideoloji tarafından biçilen değer; devrimci değer, işçinin devrimci olacağı anlamına gelmiyordu, amiyane tabirle bizim bildiğimiz devrim elbisesi işçilerden oluşan “sınıfa” fazlasıyla bol geliyor(du) ve üstelik bu sınıfın “dışarıdan bilinç götürme”  işine de neredeyse yüz yıldan bu yana karnı tok görünüyordu. Özetle bu bağlamda işçilerde çıplak değilse bile çıplak sayılabilirdi. Ya da tek tek birkaç işçinin “devrimci” olması işçi sınıfının devrimci olacağı anlamına gelmiyordu. 

Soruyu bir küçük burjuva demagog gibi kurgulayalım: Bana doğrudan işçi sınıfı tarafından kapısı aralanan bir devrim söyleyebilir misiniz? O hep öne çıkarılan Paris Komününü anımsayın. Bileşenleri: teslimiyeti içine sindiremeyen ulusal muhafızlar, prekapitalist loncalar, el emekçileri – zanaatçılar-, küçük burjuvalar ve fahişeler… Bu harekete sanayi işçisinin katılmadığını özellikle not edelim.

Kapıyı aralamak kapıyı aralatmak öyle dışarıdan bilinç götürme-göçtürme işiyle olacak bir şey değil.  Tırnak içinde sosyalist devrimler tarihini gözden geçirelim; bundan sonrası için bu gözden geçirme işi bize birkaç hipotez kurma hakkı verebilir gibi geliyor: ne Marx’ın tanımladığı gibi ne de Lenin’in neredeyse tanımlamaktan özenle kaçındığını gördüğüm bir işçi sınıfı yok artık, üstelik epeydir yok. Oldu mu diye sorma noktasına da gelmemiz lazım. Bugünkü üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin küresel kurgulanışı kanımca işçi sınıfının olan, azıcık olan ya da aslında olmayan devrimci niteliğini kesinkes kaybettiğini gösteriyor. Ortodoks Marksist tanımda işçinin “işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan” şeklinde tanımlandığını ve sınıf genellemesinin de bu nitelendirme üzerine inşa edildiğini görüyoruz.   

Eskiden/eskinin zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şey olmayan işçi yok artık, durum herkes için çok kötü; çünkü o zincirini değilse bile işçiliğini kaybetti artık, zincir önemini, şeklini değiştirerek yitirdi. Olası devrim olası öznesini çoktan yitirdi. İşçi, işgücünden başka satacak bir şeyi olmaması durumunun da bir mülkiyet halini nitelediğini keşfetti. İşçi bizatihi işgücünü mülkiyet unsuruna dönüştürerek işçiliğini yitirdi. Zinciri onun mülkiyet öznesi oldu, sımsıkı sarıldığı.

Kuşkusuz bu keşifte/süreçte burjuva ideolojilerinin –üstelik en düşük ve düşkün seviyesinden- ciddi etkisi oldu ve bunu bir zafer/yenilgi ekseninde değerlendirmek gerekir; çünkü bu sosyalistlerin doğrudan bireyle ilişki kurmasındaki zafiyeti de örnekler…

Emekçilik “eskinin” bilmediği ya da yeterince tanımlamadığı, tanımlayamadığı “topluluklara” [toplum nitelemesini yitirdi] kaldı artık.  Ya da özne sanallaştı ve yanıtlanması hep ertelenen ya da daha doğrusu yanıtların bir başkası tarafından verilmesi beklenen sorular kaldı geriye: hangi sınıf için yapılacak devrim, hangi sınıf adına üstlenilecek bu yüce misyon, kim yapacak bu işi… Bir diğeri adına bir iş mi yapılacak?

Peki, biz de dahil çok kişinin beklediği devrim nasıl olacak; kişisel ve küçük burjuvaca öngörüm olası devrimin kapısının hızla mülksüzleşen küçük burjuvazinin ve onun yeni sınıf ideolojisiyle açılacağını ve bu açılmadaki başlıca basıncın/zorun mülksüzler-sokaktakiler tarafından oluşturulacağını düşünüyorum. Ve satacağı işgücünün bu sistem içinde artık bir değeri olmadığını bilen –kabullenen değil!- mülksüzler. Ortodoks yazında dile getirilen rezerv ordudan farklı olarak…

Bu öznel tanımlamam da daha en başından sosyalist ideologlarca küçük burjuva zırva olarak suçlanıp mahkûm edilebilecek. Ve denecek ki “zaten tanımladıkların bizim sınıf” olarak nitelendirdiğimizi nicelendiriyor”; ben ise aksini iddia edeceğim. Lafı uzatmadan devrim –artık devrimin geleneksel sosyalistliği konusunda kuşkum olduğu için sosyalist devrim demiyorum- tekrarlıyorum: küçük burjuva kininin/radikal ideolojilerin ve mülksüzlerin eseri olacaktır diyorum. Gelişen teknolojinin gereksiz kıldığı kapitalizmin rezerv ordusunun bu bağlamda yeni devrimin öznelerinden olacağı düşünülebilir.  Günümüzün yeni solunun bu unsurlar tarafından oluşturulduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki tam bir küçük burjuva zırvalığı diyecek birileriniz!

Pozitif olan!

Öteden beri tiksindiğim kelimeler kavramlar, kavramlaştırmalar vardır; örneğin “diyalog” örneğin “uzlaşı”, “hoşgörü toplumu”, “birlik/beraberlik”, “sürdürülebilirlik”…  Gerçek düşmanınla seni aynılaştıran kaynaştıran ve giderek kişiliğinin kimliğinin ve varoluşunun imhasını hedefleyen yaklaşımları özetler ve niteler bu sözcükler. Oldukları, bulundukları ve görüldükleri ve hatta duyuldukları yerden derhal uzaklaşılmalı ve becerilebiliyorsa eğer bu kelimelerle ve onları ağızlarına sakız edenlerle kıyasıya mücadele edilmeli.

Hiç kuşkusuz niteliği farklı olsa da benzer mücadele eninde sonunda farklılaştırarak kaynaştırmayı hedefleyen ve küstahça bir kibri niteleyen “öteki” “beriki” meselesiyle de yapılmalı. Kuşkusuz bu yoldan yolunu bulan kimi sosyalistlerin bu işi yapacağı yok!

Sosyalistlerin ötekileştirmesinin kapitalizmin ötekileştirmesini gölgelediğini söylemek ve bunu tekrarlamak zorunlu. Esas ötekileştirme veya tek ötekileştirme şeklinin eşitsizlik durumunun yarattığı sonuçlar olduğunun not edilmesi gerekiyor. Oysa sosyalistler öteki kavramını kapitalizmin tanımladığı şekliye ele aldıkları özgürlük kavramı üzerinden yeniden tanımlayarak şu ya da bu şekilde kapitalimin alanında, onun belirlediği gündeminde kendilerinin doldurması için ayrılan boşluğu doldurmakla oyalanıyorlar. Üstelik bu oyalanmanın –evet kelimenin tam anlamıyla oyalanma, güvenli sularda gezinen getirisi/piyasası verimli bir oyalanma bu- gün geçtikçe saplantılı/hastalıklı bir hale geldiğinde görüyoruz. Üstelik sadece üreticiler için değil, tüketiciler içinde! Düşünce üreticileri “bu ötekileştirme” sanrısı üzerinden egemen ve resmi ideolojinin kendilerine sunduğu güvenli üretim olanaklarından yararlanarak habire konuşuyorlar, mütemadiyen yazıyorlar; sağ olsun düşünce/fikir tüketicilerimizde üreticilerin egolarını doğrudan ya da dolaylı tatmin etme konusunda ellerinden geleni ardına koymuyorlar.

Bir salonda Marksizmle ilgili bir tartışmaya on onbeş dinleyici katılırken, onlarca yıl önce vuku bulan –ve ne yazık ki acılarla sonuçlanan-  bir olayın anma toplantısına yüzlerce katılım oluyor. Sorun katılım sayıları arasındaki devasa fark değil, burada sorun ikincisine katılanların kendilerini ve bu katılımı eylem sosyalist saymaları ya da sanmaları. Ve çünkü birincisi katılımcılara sorumluluklarını anımsatıyor, yüklüyor ikincisi ise rejim tarafından ikram edilen lezzetli bir yemekten başka bir şey değil. [Şehitlik edebiyatına saplanıp kalmak ise ayrı bir sorun, sadece geçmişin acı olaylarını anarak yaşamak!]  

Egemen ideoloji karşısında konumlanış sömüren sömürülen ilişkisinin dahi bugünün sosyalistlerince bin yıllık meseleler üzerinden tanımlanmaya çalışılması kayıtsız şartsız bir teslimiyetin, kimliğini/kişiliğini (kendilerine sırası geldi mi sosyalist derler!) kaybetmenin net bir göstergesidir.

[Ben bir küçük burjuvayım. Sömüren sömürülen ilişkisindeki yerim budur ve bu bağlamda başka bir kimliğim yoktur. Oysa sosyalistlerin temel olarak ötekileştirdiği yegâne unsur benim; SOSYALİSTLERİN ÖTEKİSİ KÜÇÜK BURJUVALARDIR. Çünkü bu sakil siyasetlerini ve bu  şovlarını ancak bu türden bir ötekileştirme ile sürdürebilirler. Bu siyasetlerinin en temel argümanlarını ise egemen ideolojilerin/resmi ideolojilerin öteki diye önlerine attıkları kavramlaştırmalardan üretirler. Köşeli parantezimi kapatıyorum.

Esas olarak kapitalizm tarafından üretilen ötekinin günümüz mülkiyet ilişkilerindeki yerinin “berikinden” farklı olup olmadığının irdelenmesi gerekir ki fark yoktur. İşte “fark yoktur” demek ayrı bir sorumluluk yükler; “öteki” tartışmalarına, pozitif ayrımcılığa tutkuyla bağlanmak (=sapkınlık) bu sorumluluktan kaçmanın semptomudur. Diğer taraftan işin bir de ruh bilimsel yanı var. Mevzuunun sosyalist “aydına” yaşattığı hazzın sadece tüketim objesinin üreticisi olma hazzı olduğunu söylersek eksik kalırız. Sosyalist aydın, kibrinin bir tezahürüdür de aynı zamanda, ötekileştirme; senin hakkında bak ben konuşuyorum, haklarını korumaya sonuna dek kararlıyım, ben neyim bak senin için senin dilin, senin ideolojin, senin kültürün-alt kültürünün-etnisite özelliklerin vs. için kendimi tehlikeye atıyorum… vesaire, vesaire saçma sapan böbürlenme hazzı. Bu işin etik yanı, ahlaksızlığı aşmış bu tutum birey psikolojisinden başlayarak küreselleşen etik bir sorundur. Bu aynı zamanda kendini dayatma, hükmetme siyasetidir; “liberallerin” bu işini de meseleye takıntılı sosyalist aydınlar üstlenmiştir.

Öyle görünüyor ki eşit biçimde sömürülen olma aynılığının dolaylı reddi olan öteki/pozitif ayrılığının gündemde tutulması sosyalist aydının temel sorunlarından biri olmaya devam edecek. Ancak değerli aydınlarımızın bu yolda tükenişlerini görmek, izlemek ise artık acı vermez oldu. Çünkü ötekine yapılan hizmet ve övgü pozitif ayrımcılık safsatası (ya da örnek olsun ezilen ulusların hakkı mavalı) bir pozitif ırkçılık türünün ortaya çıkmasına da yol açtı. Bir örnek vereyim; bir değerli “hocamız”… Artık neredeyse ilkbaharın geç gelişini bile Kemalist rejimin/ve dolayısıyla Türklerin Kürtlere kurduğu bir komplo olduğunu, Endonezya’da jeologların beklediği büyük volkan patlamasının Kürtlerin özgürlüğüne karşı doğanın ve uluslar arası emperyalizmin kurduğu bir tuzak olduğunu –teşbihte hata olmazmış- vb. vb.… iddia edebiliyordu; gidişatı bunu zorunlu kılıyordu ne yazık ki. Bu zatı muhteremin ağzından kaleminden hiç sınıf sömürü emek vs. sözcük çıktığını gören duyan okuyan var mı?

Örneklerimiz üzülerek gözlemliyorum çoğaltılabilir; sorun nicelikten bağımsız putlaştırmamakta kuşkusuz. Diğer taraftan kıyakçılığın sonu ayakçılık derler ya, ötekine/pozitif adlandırılana duyulan bu türden saplantının sonunda pozitif ırkçılık olduğunu görüyoruz. Pozitif ırkçılık ise faşistliktir, başka bir şey değil.

*

Temel hedef, alt kimlikler, ötekinin berikinin hakları vs. uyduruk kıytırık meseleler olmamalı ve hatta bir an evvel bu rejimin restorasyonundan başka hiç ama hiçbir işlevi olmayan bu tartışmalardan vaz geçilmeli. Temel hedef kayıtsız şartsız her türden kimliğin yok sayıldığı hiçlendiği “kimliksizlik distopyası” olmalı. Kimliklerde tıpkı normlar gibi dayatmadır. Bunların onarılması değil çöküşünün hızlandırılması, yok olması ve tümüyle ortadan kaldırılması için mücadele esas olmalıdır. Herkes sağına soluna yapıştırdığı etiketlerden vaz geçip çıplak, çırılçıplak bedeniyle-benliğiyle yüzleşmeye hazır olmalı. Devrimci metamorfoz için bir başlangıç… Tıpkı kaybedilen mülkün, yitirilen gelirin, ne kadar çalışılsa da emekle bir türlü ulaşılamayan ulaşılamayacak statünün, statü kaybının yarattığı dehşet duygusunun temizlenmesine, kin duygusunun ise katbekat nitelik kazanmasına aracılık edecektir kimlik arınması. Görünen o ki sosyalistlerimizin öncelikle bu kimliklerinden vaz geçmeleri oldukça zor, hele ki ENTELEKTÜEL MÜLKİYETLERİNİ feda etmeleri ise neredeyse olanaksız. İŞ kala kala küçük burjuvaya kalıyor yine.

Küçük burjuva olarak her zaman “halk düşmanı” olarak nitelendirilmem sıradan bir hal aldı ki seve seve kabullendiğimi tekrarlamalıyım. Bir kez daha şöyle bir çevrenize bakmanızı öneriyorum, özellikle fetişe ettiğiniz sınıfa. Onun taşmış aymazlığını/ahmaklaşmasını salt sabah gazetelerinden-medyasından  yola çıkarak nitelikli örneklendirmem o kadar kolay ki. Artık söz etmeye bile değmez.

Halkı/sınıfı bir kenara bırakıp devrimin gelecek devrimin umutsuzca beklenilen devrimin gerçek sahiplerinin kim/kimler olacağı konusunda biraz kafa yorulsa daha iyi olur diye düşünüyorum; artık sınıftan vaz geçme sorumluluğunu almanın zamanı geldi. Gelmedi mi? Hala sınıfın ve halkın kapitalizmin, küresel rejimin yıkılması için gerekli ve yeterli güce ve argümanlara sahip olduğunu mu düşünüyorsunuz. Bence bu “gücün” bugün itibariyle kimin elinde olduğunun yeniden sorgulanması gerekiyor. Bu sorgulama işine birçok yerden başlangıç yapılabilir. Örneğin krizi en iyi tanımlayanın ya da krizi derinleştirme gücünün kimin elinde olduğu sorulabilir. Ya da topyekûn yıkım için var olan ve süregidecek krizin kontrol dışı derinleşmesinin ne türden müdahalelerle mümkün olduğuna dair kafa yorulabilir ki bu olası devrimin yol açıcısının/sahibinin küçük burjuva olacağını gösterecektir. Her zaman her yerde olduğu gibi…

Kapitalizm için bu an itibariyle tehdit unsuru olan şey nedir. Çokça yanıtı olan ancak sosyalistlerin kesinlikle yanıtını doğru yerde aramadığı bir soru. Bunun nedeninin kapitalizmin krizlerinin nedeninin eski (ve eksik) argümanlarla sorgulanması olduğu düşünülmelidir. Böyle bir sorgulama sürecinin sonunda geliştirilecek yeni kurgular, yeni talepler ışığında “devrimci sınıfın” yeniden tanımlanmasını da sağlayabilir. Bir kez daha bu “yeni sınıfın” geleneksel sosyalistlerin beklemediği yerden çıkacağını iddia ediyorum, tekrarlıyorum. Kim bilir bu “gerçeğin” bu kadar net olması KİMİ sosyalistlerinde en büyük korkusunu oluşturuyor olabilir, çünkü orada onlara kesinlikle yer yok; bu durum her yerden net bir şekilde görülebiliyor. Bunun farkındalar belki de. 

Açık konuşalım sınıfa ve/veya halka/halkınıza baktığınızda gördüğünüz nedir. Tekrar soralım: Öğretinizin size bahşettikleriyle/yüreğinizle değil gözlerinizle ve beyninizle yanıtlayın bu soruyu. İstekleri “devrim mi” sınıf atlamak ya da kazandıkları statüyü, edindikleri mülkü geliştirmek veya kaybetmemek mi? Kapitalizm onlar için bir düşman mı yoksa arzu nesnesi mi, arzularına ulaşmak için bir yol gösterici mi, bir hedef mi? Tekrarlıyorum yanıtı verirken dogmalarınıza başvurmayın. Bir soru daha tersinden, kapitalizm kimi düşman olarak tanımlıyor. Halkı mı, sınıfı mı yoksa tersine toplumu/bireyi mi? Bugün kapitalizmin tüm ekonomik, ideolojik, sosyolojik ve özellikle de psikolojik gerilimleri had safhada yaşayan sınıf/katman hızla mülksüzleşen –başlıca mülkü algısı ve kini olan- küçük burjuvadır ve kapitalizmin tüm bireysel/örgütsel düşmanları bu “katmandan” çıkmaktadır. BU ACI GERÇEKLE YÜZLEŞİLSİN. Bu yüzleşme gerçekleşmediği sürece “sol”, kapitalizmin sürdürülebilirliğini sağlayan unsur olarak kurguda var kalmaya devam edecektir. Kapitalizme mücadele işi ise bir başka “sola” kalacaktır ve böylesi bir durumda eski sol da mücadelede hedef özne olmaktan kurtulamayacaktır. Ve kuşkusuz kehanet değil, böylesi bir durumda eski solun kapitalizmin en güçlü silahlarından ve silahtarlarından olma olasılığı çok yüksektir. Sendikaların, üstelik “devrimci sendikaların” zavallı ve aşağılık durumu bu sözlerimizi örnekler.

PS:

Bu “dağınık” notların kaleme alındığı günlerde konu hakkında, yakın bir dostum ile sıkça tanımladığım “sorun” üzerine tartışıyorduk. Birden “konu dışına çıkarak” sana sol’dan “yaralayıcı” bir “stigmatizasyon” örneği vereyim dedi ve kısa bir anı paylaştı, buna daha sonra bir öykü-deneme kitabında da yer verdi. Yanlış anımsamıyorsam geçen sene yayınlanan “Çöplük Sözlük” adlı kitabından “sivil” maddesi ya da bir damgalama öyküsü; bolca tartışılabilir bir anekdot:

Sivil: Beş altı senede bir farklı yerlerde karşıma çıkar. İlk olarak dağdaki görevimin ardından tayin edildiğim ve köyden tek farkı insan sayısının çokluğu olan kasabada tanışmıştım; otuz yıl olmalı. Geçimini elden düşme, külüstür tabir edilen bir arabayla ülkeyi dolaşıp kitap satarak sağlıyordu. Birkaç kez klasik serilerden alarak çabasına yardımcı olmaya çalışmıştım. Kibir! İzleyen zamanda, uzunca bir aradan sonra kent merkezindeki ucuzcu pasajlardan birinde tekrar karşılaşacaktık. Açık pazarın dar koridorunda tezgâh açıp kitap satmaya başlamıştı, adını unutmuştum. Oysa o benimkini anımsıyordu. Evine davet etti, çay içip “eskilerden” söz ettik. Komünist partilerden birinde de “yayın işlerinde çalıştığını” söyledi. Yaşamına yetiyordu çabası. “Daha ne istenir ki.” Zorunlu ortak mekânlarda birkaç kez karşılaşmamızın ardından önceki gün evinin orda arabasına kitap yüklerken gördüm. “Yeniden yollara düştüm” dedi gülerek; çok olmuş partiden atılalı, “hayat zorlaşıyor; aşılamıyor hiçbir şey” dedi vedalaştık bir kez daha gelecek olası karşılaşmaya kadar. On beş sene olmalı aynı partiden dört “sıkı komünist” arkadaşla yaptığımız bir sohbette onun adını sohbete dâhil ettim. Dehşetle gözlerini açtılar “aman o sivil” dediler. Bilirsiniz “sivil” bu jargonda “polis” anlamına gelir. “Yakında defterini düreceğiz.” … “Sivil” şu anda kitap satarak polisliğine devam ediyor sanırım, otuz yıldan bu yana olduğu gibi: aynı yoksul ve yoksun evinde oturduğuna da şahidim sayılır. “Onlardan” biri büyük bir sermaye grubunun kurduğu üniversitenin yönetiminde, bir diğeri emperyalizmin başkentinde görevini ifa edip “bilim yaparken” diğer ikisine otoritenin meşruiyetini idame ettiren bilim kurulu fotoğraflarında rastladım. Bildiğim kadarıyla kentin müstesna bir semtinde oturup, sivil hayatlarında bir hobi faaliyeti olarak olsa gerek komünist partide çalışmaya devam ederlerken ibişimsi rektörlerine soytarılık yapmayı da bekalarını sağlama almak için olsa gerek ihmal etmiyorlar.  

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)