Pontifex & Pandemi: Yaşlılara Ölüm

Pontifex: Eski Roma din yapılanmasında hiyerarşide en üst basamaklarda yer alan bir konuma verilen adlandırmadır. Kelime, “yapıcı” ve “köprü ustası” ndan  köken almakta olup, “köprü ustalığı” onun sadece bu dünya ile “ötekisi” arasında bir bağlantı sağlama yeteneğini değil aynı zamanda köprü inşa edenilme, yapıcılık yeteneğini de içerir. Söylencelere göre Pontifex inşa ettiği köprülerden geçmeyi başarabilen sağlıklı yaşlılarla birlikte, köprüden geçebilen hasta ve sakatları, nehir tanrılarının gazabından kurtulmak ve köprünün selameti için köprüden atarak nehre kurban eder. Bu kült / ritüel toplumun onayına dayanmaktadır. 

*

Salgının başlangıcından bugüne gelinceye dek önlem olarak dile getirilen, başta kapanma olmak üzere uygulanan tüm kısıtlamaların ortak hedef öznesinin altmışbeş yaş üstü olduğunu ve bunun yaşlıları “sosyal ölüme” mahkûm etmek anlamına geldiğini söyleyerek başlayalım. Ekonomik çöküntü ise bu “ölümü” hızlandıran bir unsur olarak kötü huylu bir kanser hücresi gibi, çaresizce yoksul ve yoksun yaşamlarına boyun eğmeye zorlanan toplumun neredeyse %80’nine yayıldı. (En az!)

Süreci anımsayalım; Salgının ilk günlerinden beri 65 yaş üstüne getirilen kısıtlamalar eğer günün birinde “pandemi faşizmi” diye bir kavram oluşturulacaksa eğer onu tanımlayan ilk sıra örneklerden olacaktır. Sağlığın tanımını “yalnızca hayatta kalmaya” indirgeyen rejim ve “bilim” onları “hastalıktan korunma” retoriğine mahkûm ederek, evlerinde, odalarında ya da sığındıkları mekanlarda sosyal-psikolojik-fiziksel ölümlerden birine, ikisine yada tümüne birden terk etmekte sakınca görmemiştir. 65 yaşa yönelik bu akıl dışı dayatmaların kimin tarafından, niçin üretildiğine dair tüm sorular en baştan yanıtsız kalıyordu, bugün itibariyle gelinen noktada ise bu ve benzeri sorular çaresizce ve utanmaksızın yok sayılmaya çalışılıyor, kimse üstlenmiyor.

Bu saçmalığa karşı çıkışlar ise ancak insanlığın yavaş yavaş corona virüs ile yaşamaya mahkum olduğunun hissedilmesiyle birlikte başladı. Başlarda olan tek tük karşı çıkışlar ise “bilimsel” argümanların desteğiyle bilim ve “bilim insanları” tarafından yanıtlanmaya çalışıldıysa gerek o gün gerekse bugün verilen yanıtların gerçekliğe, rasyonaliteye ve diğer tüm insanal ve bilimsel unsurlara göre tatminkar, uygun ve akılcı olmadığını artık görüyoruz.  Çok geç ne yazık ki. Bu dahiyane önerinin sahibinin kim olduğunu bir türlü öğrenemedik, gariptir ki çoğu zaman yaptıkları gibi “suçu” birbirlerinin üstüne atmaya da kalkışmadılar, bir sır gibi kaldı. Dolaylı savunucularının –ki çoğu değerli bilim insanlarımızın!-, dolaylı olarak dile getirdikleri savunu argümanını “hastanelerin rahatlatılması” oluşturuyor; bu açıkça kapitalist/piyasacı tıbbın yetersizliğinin ilanından başka bir şey değildir. Malumun ilanı için ne acınası bir yol!

Eşdeğer “nitelikte” bir diğer argümanı ise “ençok yaşlıları etkileyen bu hastalıktan yaşlılarımızı korumak için” söylemi oluşturmaktaydı. Ve bu söylem, onun/yaşlının fiziksel ölümden korunduğunun –sanılmasının- dışında diğer sosyal-ekonomik-psikolojik çöküntüsünün sonuçlarıyla pek ilgilenmiyordu. Hala ilgilenen yok; Diğer taraftan evlerine odalarına hapsedilen ve burada “beklemeleri” dayatılan yaşlıların oturdukları, kapatıldıkları yerlerde, dışarıda çalışmaya zorlanan çalışmak zorunda olan ev halkının bulaştırma olasılığı her nedense hiç düşünülmüyordu! Bugünkü mırıldanmalara bakmayın, bütün bilim dünyası bu kapatılmanın arkasında durdu; tıpkı en başta hiçbir bilimsel veri olmamasına rağmen “hidroksiklorokin” tedavisi (!) konusunda davrandıkları gibi. Üstelik ister bilim kurulu adı verilen meşruiyet organizasyonunda sağlı sollu yer alanlar, isterse “muhalifmiş” gibi davranıp medya ile köşe kapmaca oynayanlar; ülkemizdeki “bilim insanlarının” önemli bir kısmı bu oyunda ya da bu bilim söylemi üretme işinde bu süreçte kendilerini insana karşı konumlandırdılar.

Unutulmaması gereken bir konuda; gözlemlerimiz hastalıktan en çok etkilenenlerin yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar olduğu şeklinde olmakla birlikte, bu konularda herhangi bir bilimsel araştırma yapılmadığıdır. Çünkü yapılabilse bile başarısızlığın açık bir itirafı olacaktır.

Şöyle bir öneri olabilir, en azından gelecek günler için, tüm bilim insanlarına olsa daha iyi olur, zor derseniz en azından tıbbın ilgili bileşenlerini oluşturanların en azından sosyoloji, psikloji ve antropoloji eğitimi almaları gerektiğini süreç göstermiştir.

Batının birçok “gelişmiş” kapitalist ülkesinde ise sanılmasın ki yaşlılar birer ekonomik yük olarak görülmeyip pandemi sürecinden paylarına düşeni almamış olsunlar; ister doğrudan isterse dolaylı olarak. Bizdekine benzesin ya da benzemesin!

Pandeminin ilk günlerini anımsayın; haberler daha çok İtalya’da yaşanan kitlesel ölümler ve piyasacı tıbbın çaresizliği ile ilgiliydi. Bu kargaşada bir takım sorunlar, etik sorunlar ise göz ardı edilebiliyordu. Hekimlerin yatak ve yoğun bakım doluluğu nedeniyle hasta tercih etmesi bu sorunların en başında geliyordu. Gözlemlerimiz bu “tercihin” daha genç hastalar lehine ağırlıklı olduğu şeklindeydi. Etik olarak şunu kabul etmeliyiz ki 80 yaşındaki birisinin geride kalan hayatının değeri ile 20 yaşındaki birisinin geride kalan “hayatının değeri” birbirine eşittir. Bundan sonrası için karar bilimsel ve etik değil durumla ilgili etkin ya da edilgen kişinin bireysel, son derece bireysel kararıdır. Bunun yargısı kimseye ait değildir.  (Kuşkusuz bu konuda da bir araştırma yapılmayacak ve bizim bu bilginin doğruluğunu test etme şansımız olmayacak.) Örneğin İtalya’da bir kentte o gün ölen 25 kişiden 22 si “yaşlı” olarak bildirilirken, söz konusu ettiğimiz tercihe ilişkin olmak üzere vali konumundaki kişi “yaşlılar vazgeçilmez değildir ekonomik olarak gözden çıkarılabilir” diye açıklamada bulunabiliyordu. Bu tekil bir örnek değildi ve üstelik benzer olaylar, yaklaşımlar sadece İtalya’da da yaşanmıyordu. 

Fransa’da uzunca bir süre “huzurevlerinde yaşlıların ölüme terk edildiği” konusu gündemde tutulmuş, hatta huzurevlerinde yaşanan “kitlesel” –neredeyse onbinli rakamlar- ölümlerin sayısı çok sonraları toplam covid ölümlerine eklenmişti. Yok sayılmaya çalışılan, görmezden gelinen ya da olağanmış gibi sununlan ölümler: yaşlı ölümleri. Almanya, İspanya gibi “batının” gözde kapitalizmlerinde de pandemi süresince yaşlılık algısı ile ilgili maniplasyonları, benzer yaklaşımları çok sayıda örneklemek mümkün. Ve ne yazık ki tümü yaşlılık aleyhine bir yaklaşımı önceleme derdinde.

Gerek hastaneye yatırma konusunda yaşlı hastaların daha az “tercih” edilmesi, gerekse yaşlı nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde hastalığın yaşlılar için çok daha ölümcül olduğunun görülmesine rağmen yeterli önlemlerin alınmaması kapitalist dünyada piyasacı tıbbın salgın karşısındaki çaresizliğini ve piyasacı umursamazlığını göstermekteydi. Bu umursamazlık va ya görmezlik/yok sayma gibi olumsuzun olumlanması sürecinde koruyucu ve tedavi edici hekimliğin bu bağlamda yaşlılara yaşlaşımında “pasif ötanazi” uygulamasıda –doğrudan değilse bile dolaylı!- olağanlaştırılmış oluyor, bireysel inisiyatifin dışına çıkarılarak suç olmaktan çıkarılıyor, fiilen meşrulaştırılıyordu.

Devam edelim; bazı ülkeler salgınla mücadelede daha farklı bir yol izlediler! Tercihleri sağlık hizmeti kurgusunu zorlamadan –piyasasını rahatlatarak- sürü bağışıklığı ya da toplum bağışıklığı adını almaktaydı izlenen yol.  İsveç bu modeli izlediğini fiilen ilan etti ve daha sonra başarısızlıklarını da resmen kabul ettiler. Bu kabul edişte dile getirilen bir unsur dikkat çekiciydi; yaşlıların korunmadığı, huzuevlerinde yaşayanların virüsle mücadelede yalnız bırakıldığı, önlem alınmadığı açıkça itiraf ediliyordu. Aynı durum İngiltere için de geçerliydi; yaşlıların evlerinde ölüme terk edildiğ, birçok yaşlı ölümünün ancak haftalar sonra saptanabildiği tüm dünyada manşete düşen haberler oluyordu. Geçtiğimiz yaz aylarında İngiltere’de yayınlanan bir raporda sadece huzuevlerinde yirmi bin yaşlının öldüğü duyurulyordu. Bu neoliberalizmle birlikte çöken İngiliz Sağlık Sisteminin ulaştığı en son noktaydı.

Biraz “ağır” olacak ama şöyle bir soru kurgulanabilir mi? COVID-19 / Pandemi acaba kapitalist ülkere (piyasa tıbbına) ekonomik olarak sisteme/piyasaya iyiden iyiye yük olan yaşlılardan kurtulmak için bir gerekçe oluşturabilir miydi?

Yaşlıların toplumsal ya da topluluklar için bir yük oluşturduğu düşüncesinin neredeyse insanlık tarihi kadar eski olabileceğinin işaretlerine birçok antropoloji metninde rastlamak mümkün. Neoliberal çağda ise bunun açıkça dile getirilmesi pandemi’den çok öncesine rastlar. Emeklilik/sigorta/sağlık harcamalarının –yaşlıların toplam nüfus içindeki oranlarının önümüzdeki on yılda %40 a ulaşacağı da düşünülerek- piyasa tarafından sıklıkla bir yük olarak dile getirildiğini ve bu harcamalara yönelik törpülemelerin, kısıtlamaların günden güne hızlanarak arttığını görüyoruz. Neredeyse tüm dünya için emeklilik gelirlerinin -ve sosyal haklarda getirilen kısıtlamalarda dikkate alındığında- o ülke şartlarında yoksulluk sınırına yaklaşan bir gelir olduğu artık yadsınmaz bir gerçektir. Bu “akımın” piyasacı anlayış değişmediği sürece de durdurulması mümkün gözükmemektedir. Yaşlılar “en azından” onlarca seneden bu yana ekonomik ölüme terk edilmiş durumdadır.

Kuşkusuz bu kadar da masum değildir durum! Bunda 23 sene önce yayınlanan, bilimsel bir öngörü olarak dikkate değer bir kitap pandemiden örneklediğimiz konular üzerinden ilginç bilgiler paylaşmakta. (Yıl 2040 – Yaşlılara Ölüm / Turan Özcan) Daha o yıllarda huzurevlerinde ölümlerin “beklenenden önce” gerçekleştiğini, yaşlılarda intihar oranlarının yükseldiğini, emeklilik gelirlerinin ve sosyal desteklerin hızla azaldığını ve azaltılması için girişimlerde bulunulduğunu vs. öğreniyoruz. Ve bugün itibariyle başarıya ulaşmış gözüküyorlar. Önümüzdeki yıllarda pandemi sonuçlarıyla ilgili çalışmalar yayınlandığında hastalığın sosyal sigorta sistemlerinde rahatlamaya neden olduğunu duyarsak şaşırmayalım, öfkelenmeyelim!

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)