Pandemi & Piyasa ve Etik!

Yıllar önce izlediğim bir tiyatro oyununda bir kriz döneminde lüks / gereksiz (!) tüketim mallarına ulaşmakta yetersiz kaldıkları için yoksullaştıklarını düşünen ve bu durumu aşmak için çocuklarını Arnavutluk merkezli bir organ mafyasına satıp satmamayı tartışan bir İngiliz çiftle tanışıyorduk. Diğer taraftan da bazı Balkan ülkelerine bu bağlamda piyasa tarafından biçilen rol hakkında da bilgi sahibi oluyorduk. [Son günlerde bu ülkelerin adını daha sık duyar olduk; ülkeden kaçanların ilk durağı]

Ara Not: Mafya deyince aklıma çok eski bir anekdot gelir: Baba/Godfather filmi ile ilgili olarak Marlon Brando’ya “filmde gerçek mafyanın anlatılıp anlatılmadığı” sorulur. Yanıt öğreticidir: “ne mafyası (ulan) anlatılan kapitalizmdir.”

Zaman zaman genç hekimlerle yaptığım kimi eğitim toplantılarında onlara şöyle birkaç soru yöneltirim: “Diyelim ki organ transplantasyonu alanında başarılı bir cerrahsınız. Size birgün Arnavutluktan teklif geliyor ve çok çok yüksek bir ödeme karşılığı ve bütün masraflarınız karşılanacak, bir dizi organ nakli ameliyatı yapmanız gerekiyor. Yapar mısınız? İkinci sorum; nakledilecek organın nereden geldiğini, nasıl elde edildiğini sorar mısınız, sizin için bunun önemi var mıdır?”

Verilen yanıtların önemli bir kısmı ne yazık ki etik kaygıdan bağımsızdı. Bazıları kuşkusuz bunun farkında olarak yanıtlarını meşru kılma çabasına giriyorlardı. “Hiç sorgulamaksızın yaparım” diyenler yarıya yakını oluştururken, “organ şu ya da bu şekilde kişiden alınmış önümüze gelmişse ve onu bekleyen bir hasta varsa bana bu nakil ameliyatını yapmak dışında başka bir şey düşmez” diyenler o söz ettiğim meşruiyet arayışında olanlardı. “Sorgularım ve alet olmam” diyenler ise azınlıkta kalıyordu.

Arz talep ilişkisini fayda temelli ele alan ve bu bağlamda her iki unsur içinde ahlaki sınırların göz ardı edilebileceğini, meşrulaştırılabileceğini ve bunun da “suç iktisadı” olarak karikatürize biçimde tanımlanabilecek bir yaklaşımın temelini oluşturduğunu söyleyerek devam edelim. Yukarıdaki oturumlarda bu sorudan önce onlara, ekonomistlerin “iktisat emperyalizmi” diye de tanımlamayı tercih ettikleri bu ekolün temsilcisi olan Gery Becker’in organ ticareti konusundaki söylediklerini aktarırdım. Becker’e göre talep varsa her türlü arz piyasa açısından faydacı, ahlaki ve meşrudur. Organ ticareti bu bağlamda meşrudur; çünkü “satan” gereksinimi olduğu için satıyor / karşılığında kendisine verilen bir eder var; alan organizasyona para vererek gereksinim duyduğu sağlık harcamasını yapıyor, sağlık ekibi bu işin karşılığı olarak hak ettikleri ücreti alıyor… artık bırakında organizasyonun yüklenip hukuki sorumluluk altına giren şirket/network/mafya da birazcık para kazansın! (Gary Becker’in 1992’de Nobel İktisat Ödülü aldığını anımsatalım.) Gözlemlerim bu türden bir meşruiyetin, aracılar/hekimler-sağlık çalışanları tarafından da onay gördüğü ve sürece katılındığı şeklinde. Artık organ ticareti yasal değilse bile (!) fiili/meşru bir durum, 1930’lu yıllardaki Amerika alkol yasağı/ticareti gibi sisteme önemli girdiler sağlıyor ve meşruiyetini sistemin arz talep yasasından alıyor.

Kanserlerin önemli bir bölümü ya da obesite gibi kapitalizmin doğrudan doğruya sebep olduğu hastalıklar sistem ve iktidar açısından milyarlarca dolarlık kârdan başka bir şey ifade etmiyor. Bunlar da yetmiyorsa var olan ya da özgül bir iktidar ya da tıp iktidarı tarafından tanımlanan durumlar yeni hastalıklara faydacı yaklaşımlar için bir fırsata dönüşebiliyor;  üstelik hem meşru hem yasal. Piyasanın bu bağlamdaki mottosu “arz ve talep dengesine uygun olarak üretilen etik kurallara da uygundur” şeklindedir. Etik en saf haliyle otoritenin ideolojiyi yeniden yenileyerek yineleyerek üretimine dönüştürülmektedir.

Ara Not: “Etik” denen şeyin olmadığı toplum distopya değil ütopyadır; yüzleşmeye hazır olalım. Ne yazık ki bağımlılıklarımız ütopyalarımızla yüzleşmeyi zorlaştırıyor. Ütopyasız kaldıkça insanlığımızı yitiriyoruz. Ütopyaların hiçbirinde iktidar kurumu yoktur; her ne gerekçe ile olursa olsuniktidar tıpkı “devlet meselesinde” olduğu gibi bir insanlık zafiyetidir; aşılabilir aşılamaz o ayrı bir sorun!

Geçtiğimiz günlerde bilimin, tıbbın ve hümanizmanın piyasanın dışında yer alabileceğini uman, düşünen saflarımız acı bir hayal kırıklığı yaşadılar: BioNTech’in kurucu ortağı Dr. Türeci: “Kovid-19 aşılarında fikri mülkiyet hakkını kaldırmak kötü bir fikir” beyan ederek beklentileri boşa çıkardı. Birkaç gün öncesinde de dünyanın yeni milyarderler listesinde bu buluşa, bu “bilimsel sürece” imza atan ve milliyetiyle adı geçen bilim insanımızın adı geçince de aynı duygularla gurulanıyorduk şüphesiz. Bu söylemin haklılığını ise dolaylı olarak savunurken yaptıkları araştırma sürecinin sadece aşı ile ilgili olmadığını, bu çalışmaların birçok yeni –özellikle kanser- tedaviyi önceleyecek geliştirmeler olduğunu, bu nedenlerle paylaşılmasının haksız olduğunu söyleyerek doğrulamaya çalışıyorlardı. Teşbihte hata olmaz derler ya özür kabahatten büyük…

“Patent hakkı” ile “fikri mülkiyet” kavramları arasında da böylece piyasa etiğine meşruluk kazandıran bir nüans oluşuyordu. Birkaç büyük –ve kapitalist- devlet önce patent hakkının kaldırılması gerektiğini söylemişte olsalar pek üstünde durmadılar, varoluşlarıyla çelişen bir söylemdi çünkü. Kimya devi Almanya ise en başta buna karşı olduğunu açıklayarak daha dürüst bir yaklaşım gösterdi. Tıp ve etik kavramlarını örnekleyen kitaplarda “20. Yüzyıl Almanya deneyimlerinin” epeyce geniş yer tuttuğunuda ekleyelim!

[Komplocu olmamakla birlikte okurda öyle imiş duygusu uyandırabileceğini düşündüğüm sorular: Acaba piyasa aşıya doyduktan sonra patentin kaldırılması konusu yeniden gündeme gelir mi? COVID-19’un çıkmamak üzere yaşamımıza girdiğinin dillendirilmesi “her sene yeni mutasyonlara göre aşı olma” olasılığı göz önüne alındığında bu olasılık şimdilik az gibi görülüyor. Acaba, piyasa aşıya doyduktan sonra müthiş bilimsel başarı olarak bu hastalığın ilaçla tedavisinde “büyük ilerlemeler” sağlanır mı. Piyasa göz önüne alındığında buna olumlu yanıt verme olasılığımız daha güçlü!]

Sorun yalnızca öznelerin değil öncelikle bilimin kendisinin doğrudan yabancılaşması ve bu bağlamda yabancılaştırıcı asli unsura dönüşmesidir; bu sınıflı toplumların yazgısıdır, zorunlu bir süreçtir. Böylece bilim, kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini sağlayan bir güce evrilmiş olmaktadır. Bu bağlamda tıbbın, bilimler arasında daha ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu pandemi bize birkez daha gösterdi. Tıp biliminin / (sektörünün!) ayrıcalığı, diğerleri ile kıyaslanmayacak ölçüde tehlikeli bir statüye sahip olmasından gelir. Çünkü o diğerlerinden, hatta tüm bilimlerin sahibi olan egemen erkten-devletten bile farklı olarak insan yaşamıyla doğrudan ilgili bir “bilim” dalıdır, yaşam/ölüm hakkında özgün bir felsefesi olduğu gibi ölüme yönelik teknolojik birikimin de sahibidir; sadece karşılıklı parazit ilişki kurduğu sistemlerin değil yaşamın “sürdürülebilirliğinin” de otoritesi konumundadır ve iddiası ise “ne şekilde olursa olsun ya da nasıl konumlanırsa konumlansın tıp, daha ilk andan itibaren insanın-insanlığın hizmetindedir” şeklindedir. Onun bu niteliği, aynı zamanda otoriter bir kurum olarak gelişmesinin de potansiyelini içerir. Bugün bilimsel gelişme ya da teknolojik ilerleme olarak adlandırılan her şey bu otoritenin ulaşılmazlığını sağlamlaştırarak onunla baş edilmesini güçlendirmiştir. –Ve piyasadaki konumunu-

Bilim alanındaki ilerleme ve teknolojik gelişim insan’ın ve ona ait tüm değerlerin üstüne çıkabilir mi? Bu yanıtı tarafımızdan belli ama egemenlerin hizmetindeki çoğu “bilim adamı” tarafından henüz yanıtlanmamış ve bundan sonra da böylesine bir dünya düzeninde yanıtlanması olanaksız bir sorudur. Bilim adamının duruşu ise ideolojisini/ideolojiyi niteler, tarafsız olamaz. Sorun bilim adamının taraf olma durumu ile bilimin taraf olma durumunun kesişme alanı ve bunun toplumsal alana yansıması ile ilgilidir. Ancak bu yansımanın niteliği hakkında çok fazla olumlu görüşe sahip olduğumu, iyimser olduğumu söyleyemeyeceğim. Bilim insanları bugün itibariyle mutlak iktidar / piyasa bağımlılığı içinde ondan aldığı çeşitli türden destekler ile kendi bilimsel iktidarını sürekli olarak yeniden yeniden tesis etme gayreti içindedir, görünen o ki yalnıza bilimsel otoritesini oluşturmakla yetinilmiyor bilim ile piyasa ilişkisinden bağımsız olarak, bilim insanı öznesi olarak da piyasada birer güç haline gelinebiliyor.

Bugün piyasa için meşruluk her türlü insanal etik kaygıdan bağımsız olarak salt piyasa etiğinin meşruluğundan başka bir şey ifade etmemektedir. Doğal olarak!

İndirgenmiş ya da özelleştirilmiş piyasa pandemi etik ilişkilerini örneklemeyi sonlandırıp pandemi sürecinde pandeminin piyasaya yaptığı katkıları kısaca anımsatalım; her biri büyük bir etik sorun olan!

Pandemi sürecinde –ve küresel kapitalizmin dönemsel krizlerinden biri yaşanırken ve ülkemiz özelinde -derinlik ötesi- ekonomik buhran varken- sermayenin kârını kat be kat arttırması nasıl gerçekleşmiştir. Yanıtlarına bakılmaksızın, araştırılmaksızın sadece bu veriye sahip olunması ve bu sorunun sorulması bile yeterlidir. Pandemi ile birlikte geçirilen yaklaşık iki yıllık sürede silah sektörü ile birlikte –ve biyolojik silahlar düşünüldüğünde- silah sektörününde doğrudan bir parçası olabilen sağlık sektörünün küresel ölçekte her zamankinden daha fazla büyüdüğünün bilgisine sahibiz. (Soru: Nasıl oluyor? Böylesi bir kriz-pandemi ortamında sermayenin büyümesinin şaşılacak bir durum olmadığını biliyoruz.) Üstelik bu yalnızca COVID-19 a karşı aşı üreten geliştiren ya da tedavi çalışmaları yapan sektörel kısmı ilgilendirmiyordu kârlılık durumu, tüm sağlık sektörü için geçerliydi. (Bu süreçte kamu kaynaklarının ciddi biçimde ilaç tröstlerine aktarıldını da ekleyelim.) Hiçbir kanıta dayanmayan ve sadece “parası olanların” ulaşabileceği destek ürünler piyasasınında % 1000’lere varan oranda büyüdüğü gözlemlendi. İstatistiksel değil insanal sayılarla baktığımızda ülkenin %80’inin yoksulluk %40’ının kesin açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede, -üstelik bir kısmı kendisini muhalif olarak addeden- tıp otoritelerinin beslenme önerilerinde –gıda/bağışıklık desteği!- kişi başı günlük 200 lirayı bulan besinlerin/desteklerin yanında aynı zamanda distrübitörlüklerini yaptıkları bu ürünleri pazarlamayı da ihmal etmiyorlardı. Konuyu gene indirgedik…

Diğer taraftan daha önce de dile getirildiği gibi pandemi kapitalist tıbbın zafiyetini ortaya çıkarmış olsa bile “onlar” deşisre olmuş halin pek umurunda gözükmüyor. Beklentilerin ve hatta söylenenlerin aksine kapitalist tıp süreçten sermayesini güçlendirerek ve güven tazeleyerek çıktı. “Onlar” açısından her şey eskisi gibi olacak –hatta eskisinden de iyi- gibi gözüküyor. Adı konulamayan ya da telaffuz edilemeyen “değişim” bekleyenlerin umutları biraz ertelenecek ve “umutlar” pandemiden bağımsız şekillenecek gibi.

Kapitalizmin pandemiyi fırsata çevirdiği inkar edilemez; üstelik bu “fırsat” durumunun pandemi sonrası içinde sürdürülebilir olmasının temelleri atıldı. Her açıdan pandeminin kaybedenleri yoksullar, yoksunlar ve emeği ile yaşamaya çalışanlardı. (Farklı ülkelerden bu bağlamda gelen araştırmalarda bunu açıkça görüyoruz; bizden geniş kapsamlı böyle bir çalışma ufukta gözükmüyor henüz!) Örneğin; işsizlik, esnek çalışma, kısa çalışma, evden çalışma, dönüşümlü çalışma gibi modellerin pandemiyi önlemeye yönelik etkisi beklendiği kadar olmayabilir ne var ki “tüm bu çalışma modelleri” sömürünün nasıl derinleştirilebileceği konusunda kapitalizme net veriler sundu. Hiç kuşku olmasın ki verimliliği ve kârlılığı pandemi döneminde kanıtlanmış bu “modellerin” sonrasında da dayatılacaktır. Dayatmanın her türlü etik sorundan bağımsız piyasa açısından “meşruluğu” ortadadır! Dolayısıyla “pandeminin bitişine rağmen” yoksulluğun/sömürünün artışını göreceğiz.

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)