Pandemi Döneminde İşçi Sınıfını Yıkım ve Felakete Sürükleyen 3’lü Koalisyon:

İktidar-Sermaye Örgütü ve Korporatist Sendikalar  

Ve işçi işçi olduğu için
ona başkası vermez özgürlüğü.
Onu kurtaracak başkaları değil,
bu iş işçinin kendi işi.”
                                                                                                                               Bertolt Brecht    

Koronavirüs kriziyle birlikte yaşanan pandemi süreci, tüm belirtileriyle sadece iktisadi anlamda değil aynı zamanda işçi ve emekçilerin sosyal politika açısından da yaşam alanlarını altüst ederek ilerlemeye devam ediyor. İster iktidar yandaşı ister karşıtı olsunlar, tüm burjuva siyasetçiler ve iktisatçılar yaşanan krizin kapitalizmin mutlak krizlerinden biri olduğunu kitlelerden saklamaya çalışırken, işçi sınıfının hiç durmadan çalışırken daha da yoksullaştığı ve buna karşılık iktidar-sermaye sahibi ve bunların çatısı altında birleşen sendikaların saraylarında ve evlerinde kalma özgürlüğünü kullanarak, hiç çalışmadan her şeyin keyfini çıkarttığı bir dönem yaşıyoruz. Bu dönemin yarattığı düzensizlik ise Türkiye için yeni bir pandemi krizidir….

Kapitalizm koşullarında işçi sınıfının herhangi bir meselesi, ne ve nasıl olursa olsun, ücretli kölelik (artı-değer) sömürüsü dışında ele alınıp, irdelenemez. Çünkü artı-değer sömürü temelinde meta üretimi ve değişiminde ifadesini bulan kapitalist sistemde işçiler, üretim araçlarından yoksun bırakılmışlardır. Bu yönüyle birlikte mevcut sistemi ele aldığımızda; kapitalizmin herkese iş olanağı yaratmak ve onların yaşam düzeylerini yükseltmek değil, tam tersine mümkün olduğunca önemli oranda bir işsiz ya da aynı anlama gelmek üzere yoksul kitlesinin varlığını her zaman yedekte tutmak ve mümkün olduğunca bunların sayısını arttırarak ilerlemek olduğunu görüyoruz. Çünkü, kapitalizmin temel kurallarından biri işçi ya da işsiz yoksulluğun mutlaka olması gerekliliği üzerine inşa edilmiştir.

       Bu inşa sürecinde ise üretim araçları, büyüklük ve etki güçleri bakımından artmaya devam ederken, daha az emekçi çalıştırma araçları haline geldikleri gibi, bu durum bir de emeğin üretkenliğindeki artış oranında, sermayenin emek arzını, emekçi talebinden daha büyük bir hızla yükseltmesi gerçeğiyle değişikliğe uğratılır. Kapitalist üretimin egemen olduğu toplumlarda da bu değişiklik yoksullardan oluşan yedek bir sanayi ordusuna olan ihtiyacı ortaya çıkartır. 

Bu yoksul yedek sanayi ordusunun büyüklüğüne duyulan ihtiyaç ise yoksullara katılanların sayısını da artırır: Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması yoksul yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yoksul yedek ordunun rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı diğer kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkûm etmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı zamanda da yoksul yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin ilerlemesine uygun düşecek ölçüde hızlandırır ve bugünün kapitalistleri tarafından ‘esnek çalışma biçimi’ adını verdiği sömürüye dayanan uygulamaların pandemi dönemiyle birlikte hayatımıza girmesi sonucu, işçiler aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakılır. 

Bu nedenle de pandemi krizinin (tehdidiyle birlikte) devreye soktuğu gidişatta dikkatimizi işçiler ve kriz etkileşimine yoğunlaştırmalıyız.

Öncelikle pandemi krizinin ardından yaşanan iktisadi bunalımın ağır etkileri çalışma hayatında varlığını hissettirmeye başlar başlamaz patronlar, onun hizmetindeki iktidar ve aynı gemide yol alan tüm çığırtkanlar sürüsü “fedakârlık” adı altında işçi ve emekçileri bedel ödemeye çağırdılar. Malum üzere krizin ilk sonuçlarından biri işçilerin alım gücünün daha da düşmesidir. Yükselen enflasyon karşısında eriyen ücretlerin yerine konmaması, reel ücretlerin düşmesi sonucunu doğurur. Nitekim kapitalizmin tarihi boyunca patlak veren krizlerde çöküşün şiddetini hafifletmek için uygulamaya sokulan “tedbirler”, bir sonraki krizin daha şiddetli hâle gelmesinden başka bir işe yaramamıştır. Hâkim görüş krizin “arızi”, “geçici”, “anormal” bir hâl, kapitalizmin normal işleyişinden bir sapma olduğu yönünde olsa da kapitalizmin tarihine baktığımızda durumun hiç de yansıtılmaya çalışıldığı gibi olmadığını, kapitalist ekonominin krizlerden yakasını bir türlü kurtaramadığını görürüz.

Bu nedenle de çürümüş sistemin çarkını çevirenler ister iktidar yandaşı ister karşıtı olsun, tüm burjuva siyasetçiler ve iktisatçılar yaşanan krizin kapitalizmin has krizlerinden biri olduğunu kitlelerden saklamaya çalışıyorlar. Hepsinin ortak kaygısı, kitlelerin kapitalist sistemi sorgulamasının önüne geçmektir. Çünkü ekonomik kriz derinleşirken işçi sınıfına çıkarılan fatura ağırlaşıyor ve faturanın ödetilmesi konusunda henüz yolun başında olduğumuzu düşünürsek önümüzdeki süreçte işçi sınıfının çok daha ağır bedeller ödemek zorunda bırakılacağını söyleyebiliriz.

 Pandemi Sürecinde 3’lü Koalisyonun En Büyük Başarısı: Güvencesizleştirmenin Güvence Altına Alındığı

Bu dönem içerisinde kapitalizmin dayattığı çalışma koşulları ve saldırgan neo-liberal politikalarla güvencesizleştirmenin güvence altına alındığı Türkiye’de; uzayan iş saatleri, düşen ücretler ve geçim sıkıntısı işçilerin yaşam koşullarını gün geçtikçe ağırlaştırmaktadır. İktidarın bu süreç içerisinde tepeden indirdiği iş kanunu maddelerini keyfi olarak değiştirmesi, tüm rakamsal verilerle oynayıp yağmurlu havayı güneşli gösterme gayreti bir süreliğine örgütsüz kitlelerde karşılık bulsa da, yağmurdan nasibini alan ve iliklerine kadar ıslanmaya başlayan yoksul emekçi kitlelerin etrafındaki duvarlar gittikçe kalınlaşırken, hayat pahalılığı, zamlar ve borçlar altında ezilen yoksul emekçiler, düzenin yarattığı kriz karşısında borçlu ilan edilerek, mevcut iktidar-sermaye sahibi ve korporatist sendikalar aracılığıyla çıkışsızlığa sürüklendi.

AKP iktidarının açıklanan eylem planları, ekonomik programlar da kriz karşısında sermayeyi korumaya dönüktür. Sermayeyi korumaya yönelik atılan her adım hangi isimle adlandırılsa adlandırılsın gerçekte işçi sınıfının iş ve yaşam koşullarını daha da ağırlaştıran, işçi sınıfına yönelik hak gasplarını içeren bir öze sahiptir. 

Bu açıdan “Kriz” kelimesini yok sayan AKP iktidarı ise her türlü yola başvurarak krizi yadsıyor ve yadsıdığı krizi de fırsata çevirmekten de geri durmuyor. Krizin sonuçları işçi sınıfının karşısında bir duvar gibi dikilirken iktidar bir yandan krizi manipüle ediyor, bir yandan da inkâr edilen krizi ucuz atlatması için patronlar lehine teşvik ve önlemleri uygulamaya sokuyor. Bu uygulamaların neticesinde patronlar ilk olarak, iş hacmindeki daralmayı ve krizi bahane ederek çözümü işçileri işten atmakta, ücretsiz izinlere çıkarmakta buldu. Yerleşik içtihattaki “feshin son çare olması ilkesi” ne rağmen patronların imdadına ise iktidarın işçileri köleleştirip, ölümle burun buruna getirdiği İş Kanunu yetişti.

İşte, F. Engels’in “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu” adlı eserinde de açıkça ortaya koyduğu ve iktidar-sermaye örgütleri ve korporatist sendikalar tarafından işlenen kasıtlı cinayetlerde burada işlenir: “Toplum binlerce, insanı yaşamın gereklerinden yoksun bıraktığı, içinde yaşayamayacakları konumlara soktuğu kaçınılmaz sonuç olan ölüm gelinceye dek o koşullarda kalmaya yasanın güçlü eliyle zorladığı- bu binlerce mağdurun yok olacağını bildiği ve gene de bu koşulların sürmesine izin verdiği zaman, toplumun yaptığı, bir bireyin yaptığı gibi ve aynı kesinlikle cinayettir; örtülü, kasıtlı cinayettir; hiç kimsenin kendisini savunamadığı bir cinayettir; kimse katili görmediği için, mağdurun ölümü doğal göründüğü için cinayet gibi olmayan cinayettir; çünkü suç bir şeyi yapmaktan çok yapmamanın sonucudur”.

Burada Engels’in dediği gibi cinayet, bir şey yaparak değil, “yapmayarak” gerçekleştiriliyor. Ekonomik sıkıntılar ve güvencesizlik hali nedeniyle ruhsal problemler yaşayan işçiler, gün geçtikçe çaresizliğin ve çıkışsızlığın içerisine itilen emekçiler, örgütsüz bırakılarak bu sistem tarafından öldürülmektedirler. Yaşananlar ise bundan kaynaklı ölme durumu değil, öldürülmedir.

Pandemi Döneminde En Büyük Terbiye Edici Güç: Korku

Küreselleşme sürecinin ideolojisini yapanların çok iyi bildikleri bir şey var. Dünden kalan bir deneyim olarak.  Toplumda sınıflar varsa, işçiler hareketlenmişse, işçiler kendisi için sınıf olma kimliğine kavuşmuşsa, daha yüksek ücret ve daha iyi yaşam istemeyi öğrenmişlerse artık siyasal iktisadı da biliyorlardır, taleplerini buna göre biçimlendiriyorlardır. O zaman bu bilinci ve bu bilincin kaynağı örgütleri yok etmek ya da en azından zayıflatarak dumura gerekir. Bunun için bir terbiye edici büyük korku gerekir. Pandemi döneminde işsizlikten, bir gelirden yoksun kalmaktan daha büyük korku olmaz.

Bunun da asıl sebebi; bir işçinin kendisini toplumsal bir sınıfın mensubu ve dolayısıyla bir güç olarak değil, yalnız bir birey olarak görmesinden gelir. Yıllardır etraflarını sarmış olan iktidara yakın olan sendikaların içerde baskısı sonucunda yapabileceği hiçbir şey olmadığını düşünüyor. Dini cemaatlere çoğunlukla laiklik-gericilik ekseninden bakıyoruz ama cemaatlerin esas işlevi emeğin denetimi sürecinde ortaya çıkıyor. Milliyetçi-muhafazakâr ideoloji, işçilerin denetimini devletin temel dayanağı olarak görüyor. İşçi de bunca kuşatılmışlık içinde giderek kendisini devletin bekasının sürdürücüsü olarak görmeye başlıyor. Bu nedenle örgütlü durumda bulunmayan işçiler işlerini kaybetme korkusu ile istemsiz bir şekilde sessizliğe bürünmektedir. Böylece, geçim zorluğu yaşayan emekçi sınıflar, kapitalizm tarafından görünen dünyadan uzaklaştırılır ve görünmez kılınır. 

Son olarak emekçilerin sermaye-iktidar iş birliği ile gerçekleştirilen bu saldırıları püskürtmek, sağlıklarına ve geleceklerine sahip çıkmak için mücadeleden başka seçenekleri bulunmamaktadır. Unutulmamalıdır ki işçi sınıfı ve emekçi kitleler ekonomik krizin, sosyal yıkımın daha da ağırlaşacağı kesin olan bedelleri karşısında eylemli bir şekilde harekete geçmedikçe Türkiye’deki boğucu toplumsal atmosferin dağılması mümkün olmayacaktır. 

“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.”

                  AYDINLIK, ÖZGÜR YARINLARA….

Yazının devamını oku >>>>


***Mevcut baskılara direnen tüm emekçilere ve değerli hocam, dostum ve abim Yüksel Akkaya’ya ithafen yazılmıştır…

Dipnotlar:

       [1] Engels, F. İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu, Sol Yayınları.

[2] Marx, K. (1846). Peuchet: On Suicide, Marx and Engels Collective Works, Gesellschaftsspiegel, s.497.

[3] Thompson, E.P. (2015), İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, İletişim Yayınları, İstanbul.

[4] Karl Marx-Friedrich Engels-V. İ. Lenin, Sendikalar Üzerine, (1975). Çev: Engin Karaoğlu, Bilim Yayınları.

        [5] AKKAYA, Yüksel.  (2005).  Küreselleşme Versus Sendikasızlaştırma ve Yoksullaştırma. Çalışma ve Toplum Dergisi, Sayı: 3.

Burçin ABACI
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları