Türkiye’nin yerel yönetim sorunu

Nasıl bir yerel yönetim?-3

Nasıl bir yerel yönetim?-3 | Şaban İba YAZDITürkiye Cumhuriyeti devlet biçimi olarak ne kuruluşunda ne de sonraki sürecinde demokratik bir cumhuriyet olmadı. Tarihsel olarak Osmanlı imparatorluğunda kapitalizmin gelişmişlik düzeyi ile devletin feodal ve merkezi bürokratik karakteri buna olanak vermemişti. Bu nedenle de Türkiye’de demokratik bir yerel yönetim modeli ve uygulaması gerçekleşmedi. Tanzimat’la başlayan süreçte ve özellikle 2.Meşrutiyet döneminde burjuva demokratik atılımlar bağlamında bazı adımlar atılmış olsa da Meşruti Monarşi’nin yaşamasına bile olanak tanınmadı.

İttihat ve Terakki Partisi’nin İmparatorluğu Birinci Dünya Emperyalist Savaş’ına sokması ve savaştan ağır bir yenilgiyle çıkılması İmparatorluğun sonunu hazırlarken yeni bir rejim sürecini de başlattı. Cumhuriyete geçiş sürecinde tarihten gelen bazı olgular etkili oldu.  Bunlardan birincisi, Cumhuriyetin 600 yıllık bir imparatorluk geleneği üzerinde kurulmasıdır. İkincisi, Osmanlıdan devralınan merkezi bürokratik ve askeri geleneğin devam ettirilmesidir. Üçüncüsü, yeni devletin demokratik temeller üzerinde kurulmamasıdır. Bu nedenlerle biçimsel olarak batıdan alınmış bir model olan TC’nin devlet biçimi burjuva cumhuriyeti olmakla birlikte bu devlet biçimi demokratik bir cumhuriyet olmamıştır.

Kimilerince yerel yönetimler ve hatta Kürtler için özerklik içerdiği iddialarına neden olan 1921 Anayasası demokratik olmaktan uzaktır. Bu bağlamda tartışma konusu olan 1921 Anayasası’nın “İdare” başlığıyla başlayan 10-21 maddeleri yeni yönetsel bölünmeyle ilgilidir. 1921 Anayasası’nın bu maddeleri gerekli yasalar çıkarılmadığı için hiçbir zaman uygulanmadığı 1924 yılana kadar Osmanlı’dan devralınan idari bölünme yasaları geçerli olmuştur. 1924 Anayasasında ise 1921 Anayasası’nda ifade edilen demokratik yapılanmaya yol açabilecek (özerklik, yetki devri ve katılım gibi) bu hükümlerin hiçbirine yer verilmemiştir. Böylelikle kimilerince yerel yönetim konusunda demokratik bir adım olarak değerlendirilen bu anayasal hükümler sözde kalmıştır. Ayrıca, eskiden askeri alanda ordu müfettişlikleri olarak uygulanan bir sistem, sivil idari alana da uyarlanarak Meşrutiyet döneminden daha fazla merkeziyetçi bir uygulama, daha doğrusu merkezi her alanda güçlendiren bir yapılanma başlatılmıştır. Esas olarak merkeze tabi olarak ortaya çıkan ve günümüze kadar devam eden devletin idari yapılanması, batıdaki benzerlerinden farklı bir süreç izlemiştir. Bu da, yerel yönetim bazında tanımlanması mümkün olmayan bir durum ortaya çıkarmıştır.

Cumhuriyet dönemi boyunca yerel yönetime ilişkin politikaların esasını, yerel olanı en sıkı bağlarla merkeze bağlamak şeklinde olmuştur. Üniter devletin genel yapısından kaynaklanan bu sisteme göre, yürütmenin bütün geleneksel kurumların uzantıları yerel düzeyde her yerde geçerlidir. Yerellerde yetki ve sorumluklar, bir şekilde seçilen belediye meclisi ve belediye başkanının değil, doğrudan valinin denetimi altındadır. Belediye başkanı merkezin temsilcisi olan valinin denetimi altında bulunmaktadır. Ayrıca bölge, il ve ilçe düzeyinde örgütlenmiş olan Jandarma’nın yetkileri de Belediye başkanının üzerindedir. En basitinden bu yetki, sorumluluk ve denetim ortadan kaldırılmadan Türkiye’de yerel yönetim ve bu çerçevede genel olarak demokrasinin uygulanabileceğini iddia etmek mümkün değildir.

Sonraki süreçte yapılan bazı değişiklikler var olan yapının esasına hiç dokunmadan, merkezin belli yüklerini belediyelerin üstüne yıkarak merkezin denetim ve belirleme haklarını korumuştur. AKP döneminde ise diğer birçok yasada olduğu gibi bu konuda da sahte bir demokratikleşme vaadiyle üniter devlet yapılanmasını esasına dokunmadan düzenlemeler yapılmıştır. AB sürecinin gerekleri bağlamında yapılan Ulusal Uyum Yasaları doğrultusunda yapılan anayasa değişikliği yapılmış, yasa ve yönetmelik çıkarılmış olmasına karşın, pratikte hiçbir durum değişikliği olmamıştır. Başkanlık rejimine geçişle birlikte Üniter yapı daha da güçlendirilerek yerele her düzeyde merkezin müdahale yapma imkanları yaratılmıştır.

Bütün bu nedenlerle, merkezden bağımsız, merkezi yerelde hiçbir şekilde tekrarlamayan bir yönetim modelini ortaya koymak ve bunu ulusal, sınıfsal, etnik, kültürel ve inançsal farklılıkların meşruiyeti temelinde tüm kesimlerin en geniş katılımıyla hayata geçirmek tarihi bir önem kazanmaktadır. Bugün Türkiye’de gerçek demokrasinin önünü açacak, demokratik bir yerel yönetim modeli sunmak, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden yapılanmasının temellerini de oluşturmak anlamına gelmektedir.

Yeniden yapılanma için

Bu bağlamda, belki de dünyanın en katı merkeziyetçi bürokratik ve militer devletlerinden biri olan, TC. devletinin yeniden yapılanması, egemen ulus ve devlet ilişkilerinin yarattığı tarihsel ve toplumsal geleneklerin tasfiyesi eşit ve özgür gelecek için gereklidir.  Devletin yeniden yapılanması demek, üniter yapının tasfiye edilerek “çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı” bir siyasal ve toplumsal yapı kurulması demektir. Burada ifade edilen çok kimlik, çok uluslu ya da çok milliyetli bir durumu; çok kültür; ulus ve milliyetlerin dillerini, kültürlerini, tarihsel geleneklerini özgürce ifade edebilmelerini; çok inanç, her türlü dini inanç ya da inançsızlığı özgürce kullanımıdır.

Böyle yeni bir yapılanmanın bilinen en eski, en basit ve demokratik yolu, bir Kurucu Meclis aracılığıyla yeni bir Anayasa yapılmasıdır. Bu anayasa demokratik hak ve özgürlüklerin evrensel ilkelerini içermelidir. İktidar, askeri ve sivil bürokratik aygıtların elinden alınarak halkın seçilmiş temsilcilerine verilmeli, bu temsilcilerin hiç bir ayrıcalıkları olmamalıdır. Genel ve Yerel Meclisler, iktidarın kaynağı haline getirilmeli, merkezi ve yerel bürokrasinin bu meclisler üzerindeki yetkisi ve denetimi sınırlanmalıdır.

Merkezi olarak bunlar yapılamıyor ise, bu düzenlemeler birilerinin (ve Türkiye’de yaygın kabul gördüğü şekliyle yukarıdan aşağıya doğru verilip alınmasını beklemeksizin)  yapmasını beklemeden, devrimci ve demokratikleşme sürecinin aşağıdan, yani yerel yönetimlerden başlatılması önem kazanmaktadır. Merkeze karşı yerelden başlatılacak böyle bir inisiyatif hızla ulusal ölçekte gelişecek ve belki daha kısa süre içinde merkezi geriletecek ya da kendiliğinden çökertecektir.

Bu konuda öncelikle Türkiye sosyalist hareketinde egemen olan merkezci anlayışın yok edilmesi gereklidir. Sosyalist hareket içinde egemen olan merkezcilik, her şeyi merkezden belirleme ve yönlendirme anlayışı olarak bütün birlik, ayrılık ve bütünleşme süreçlerinde etkili olmaktadır. Devlet ve toplum hayatını yeniden düzenleyecek radikal adımlar, başka bir deyişle Türkiye’nin yeniden yapılanması için merkezi bir irade gerekmektedir. Ancak kolektif merkezi bir irade gerekli olmakla birlikte, coğrafi ya da etnik federasyon veya konfederasyon ya da eyalet sistemi gibi biçimlerin özgürce tartışılabilmesi için yereli dikkate alan bir anlayış gereklidir.

Demokratik yerel yönetim modeli için ilkeler

Demokratik, katılımcı ve doğrudan demokrasiye dayalı bir yerel yönetim modeli ilkeleri şöyle olmalıdır:

1-Tüm yerel yönetimler, o birimlerde yaşayanların oluşturacağı yerel meclislere bırakılmalıdır.

2-Yerel meclisler, yerinden yönetim olarak halk egemenliğinin kurulduğu ve demokratik biçimde halkın kendini yönettiği gerçek iktidar organları olmalıdır.

3-İktidar, askeri ve bürokratik aygıtların elinden alınarak halkın seçilmiş temsilcilerine verilmelidir. Temsilcilerin hiç bir ayrıcalıkları olmamalıdır.

4-İktidarı halkın seçilmiş temsilcilerine değil, merkezden atanan memurlara veren merkeziyetçi ve bürokratik idari sistem tasfiye edilmelidir.

5-Yerel meclisler, halkın en geniş kesimini temsil etmeli ve tüm kesimlerin denetimine açık olmalıdır.

6-Yerelde tüm iktidar organları ve kamusal düzenlemeler, yerel meclisler tarafından oluşturulmalıdır.

7-Herkesin eşit ve özgür bir şekilde katılabildiği ve gücü oranında temsil edilebildiği demokratik bir seçim sistemi gereklidir.

8-Genel ve Yerel Meclisler, iktidarın kaynağı haline getirilmeli, merkezi ve yerel bürokrasinin bu meclisler üzerinde hiçbir yetkisi ve denetimi olmamalıdır.

9-Halk Meclislerine seçilenler, seçenler tarafından gerektiğinde geri çağrılabilmelidir.

10-Ekonomik karar ve planlama süreçleri, çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayanmalıdır.

11-Eşit ve özgür bir toplumsal hayatın oluşabilmesi için, işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin politik yaşama etkin katılımı sağlanmalıdır.

12-Her alanda ve her düzeyde söz, yetki, karar çalışanların olmalıdır.

Bu bağlamda yapılması gereken düzenlemeler:  

*Kentlerdeki tüm ekonomik, kültürel ve tarihsel değerler, yerel topluluğun korumasına ve kullanımına devredilmelidir.

*Merkezi hükümet, ulusal ölçekteki nedenlerden kaynaklanan sorunların çözümüne yardımcı olmak dışında, yerel meclislere karışmamalıdır.

*Kent yönetim organlarının çalışmalarında şeffaflık ve demokratik katılım (açıklık, seçim, demokratik ilişki ve işleyiş) sağlanmalıdır.

*Yerel Yönetimler ve kamu kurumları tarafından finanse edilen ve çalışanlar tarafından denetlenen yemekhaneler, çamaşırhaneler, kreşler açılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.

*Yerel Yönetimler gençliğin sportif, kültürel, sanatsal yeteneklerini geliştirmekle yükümlü olmalıdır.

*Çocukların, yaşlıların, emeklilerin, özürlülerin yararlanacakları koşullar ve gerekli mekanlar yaratılmalıdır.

*Çocuklar üzerinde uygulanan şiddet ve cinsel taciz kaldırılmalıdır.

*Kadınların yerel meclislere eşit ve etkin olarak katılımı sağlanmalıdır.

*Kadınlara uygulanan şiddet, cinayet ve cinsel tacizler önlenmelidir.

*Kentsel çevrenin, tarihi ve kültürel dokunun yağmasına dönüşen arazi ve bina rantçılığı engellenmelidir.

*Ortak yaşam ve dayanışma bilincinin gerektirdiği yeni kentsel yapılar (toplu konut, toplu taşıma ve yeni kamusal alanlar) geliştirilmelidir.

*Hava, gürültü, görüntü, çöp, kanalizasyon kirliliği, su kıtlığı ve doğal afetlerin toplumsal yaşamın risklerini artırması engellenmelidir.

*Geri döndürülemeyen kaynakların kullanımına dayalı enerji ve sanayileşme politikalarına son verilmeli, doğal kaynakların israfından titizlikle kaçınılmalıdır.

*Doğayı tahrip eden otoyol ve kara taşımacılığına karşı, daha ucuz ve temiz olan demiryolu ve raylı sistemler geliştirilmelidir.

*Kıyıların yağmalanması, denizlerin kirletilmesi ve deniz ürünlerinin yok edilmesi önlenmelidir.

 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları