Mahzuni, Kuru Soğan ve Bir Anı

Dikmen, Ankara’nın Alevi yoğunluklu bir semtidir. Bu dokusu nedeniyle, bana göre, bırakın Ankara’yı Türkiye’nin bile en demokrat ve güvenli semtidir.  Oğlum TED koleji sınavlarını kazanınca 1991’de Ankara’ya götürdüğümde, daha önceden namını duyduğum için, özellikle Dikmen’i  seçtim ve hiç kazasız belasız tam 30 yıldır oradalar.

O sırada “Ankara Müzik Aletleri Yapımcıları Dernek Başkanı” da olan bağlama yapımcısı İsmail Usta‘nın atölyesi bize yakındı . Ben de hükmümce saz tıngırdattığım, hatta 1986’da Alevi-Bektaşi deyişleri ağırlıklı bir de kaset yapmış olduğumdan , kendi de Alevi-Bektaşi olan  İsmail Ustanın atölyesine takılmaya başlamış, yıllar içinde iyi bir dostluk geliştirmiştik.  Ankara’ya her gidişimde denk düştükçe arkadaşlarıyla atölyesinin arkasında meşk yapardık. Müzikle uğraşanlar bilir. Ülkenin her yerinde Saz yapım atölyeleri aynı zamanda sanatçıların takıldığı mekanlardır. Mahzuni de İsmail Usta’nın eski dostu olduğu için yerine çok takılırmış. Her gidişimde sorardım ancak bir türlü denk gelmemişti. O geldiğinde ben Urfa’da, ben gittiğimde o gelmezdi.

Ancak galiba 98 yılı bir yaz günüydü. Ben oradayken bir gün Mahzuni içeri girdi ve nihayet yıllar sonra  gençlik idollerimizden biri ile karşılaşmıştım.

Öyle ki 1976’da Antep’te bir açık hava bahçesinde akşamları sahne aldığını duydum. Kalkıp Urfa’dan Antep’e gittim ancak gittiğim gece  valilik  sahnesine son verdirmişti.

68 Kuşağı devrimcileri olarak Aşık Mahzuni ile Aşık İhsani  dinleyerek olgunlaşmıştık. İkisi de  devrimci idollerimizdi. Yalnız ikisinin  “aşıklık tarzı” birbirine tamamen zıttı. Mahzuni, daha çok şikayetçi, yakarıcı, devletin yoksulları görmesini sağlayacak türküler söylerken; İhsan eylem öneren, karşı çıkan, isyankar türküler söylerdi. Verdiği her konserde:

–“Sazım tüfeğim, türkülerim mermileridir. Onunla emperyalizmin  ve faşizmin temeline temeline sıkıyorum” diye haykırırdı.

Mahzuni’nin de tam o sıralarda:

İnce ince bir kar yağar fakirleri düzüne
  Neden felek inanmıyor fukaranın sözüne…
  Etme ağam n’olur n’olur n’olur.”  diye yakaran bir plağı ünlüydü.

İhsani, bu tür türküleri  “egemenlere yalvarmakla devrim olmaz” tarzında  eleştirirdi.

BİLMEM AĞLASAM MI AĞLAMASAM MI?

Çok uzun  yıllar sonra Mahzuni Usta, “Mevlam gül diyerek iki göz vermiş” adlı türküsünü okudu. Türkü çok ama çok tuttu ve hemen her türkücü, folkçu okudu. Türkünün ikinci kıtası Aşık İhsani tarzını beğenen biz  68 kuşağını rahatsız ediyordu.

Şöyle diyordu:

Milletin sırtından doyan doyana
  Bunu gören yürek nasıl dayana
 Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
 Bilmem söylesem mi  söylemesem mi

Bunu hazmedemiyorduk. Biz ki devrimcilerdik. Bir yiğit nasıl kuru soğana muhtaç olurdu?

İşte Mahzuni’yi  karşımda görünce bin şeytan dürtmüş gibi aklıma ilk 20-30 yıl önceki   o “kuru soğan” metaforu geldi. İnanın ki belki bu sefer görürüm diye İsmail Usta’ya giderken bir kere dahi aklıma gelmemişti.

Oturduk, tanışma faslı, çaylar kondu, kendisine 76’daki Antep’e gitme maceramı  anlattım, çok sevindi. Sonra şeytan dürttü dedim ya;

–“ Usta,  dedim, size bir şey diyeceğim ama lütfen yanlış anlamayın ve beni bağışlayın.

–“Bizi bilirsin kırılırız, gönül kırmayız” Mealinde bir cevap verdi.

–“ Yiğide nasıl kıydın da soğana muhtaç ettin, Usta? Yiğit yol keser, eşkıyalık eder, dağa çıkar, olmadı çeker kafasına sıkar gene de soğana muhtaç etmez kendini” dedim.

İsmail Usta da bana katıldığını ,hatta ;

Bir yiğit gurbete gitse,
  Gör başına neler gelir.
  Garip sılayı andıkça
 Yaş gözüne dolar gelir.”  Türküsünü örnek vererek;

–“Bak işte boş bir söz. Bir yiğit gurbete düşse ne olur ki, gene yiğittir” diye gülerek örnek verdi.

Mahzuni Usta biraz buruk, biraz da mizahi bir tavırla

–“Valla dostum, şimdi söylemesi kolay. Ben de sonradan sizin gibi düşündüm. Ama onu yazdığım zamanı düşünmelisiniz. Hapisten çıkmıştım , çoluk çocuk evde aç. Hiç bir yerde çalıştırmıyorlardı. Plaklarım toplatılıyordu, hakkımda ha bire soruşturma açılıyor, üç günde bir emniyette ifade, elimde onca beste türkü var  basamıyorduk. Yani soğan bile bulamayacak kadar perişandım. Yiğidin şahı olsan ne yazardı. Sizin dediğiniz devir eskidendi. Şimdi metropol denen dev  adama o dediğiniz yiğitliği yaptırmaz” dedi.

Özünde doğru da olsa hayatın ne kadar zalim olduğunu düşününce utandım ve çok mahcup oldum ve özür diledim.

İçten  bir gülüşle:

–” Yok yok üzülme, sizin de haklı olduğunuzu biliyorum. Ama hayat işte. O kadar güçlü ve bazen o kadar bastırıyor ki insanın teslim olmaktan başka çaresi kalmıyor” dedi ve kısa bir sükûta geçtik.

İsmail Usta sessizliği dağıtmak için ;

–“Uygun bir zamanında bir akşam beraber olalım be Usta, Mustafa Kardeşimizi de dinlemelisin. Alevi değil ama en az bizim kadar erenler müziğine vakıftır” dedi.

Seve seve ve memnuniyetle kabul etti. Ne yazık ki çok sürmedi ki  hastalığı duyuldu. Tedavi için Avrupa’ya gitti ve  bir daha görüşemedik.

Mustafa GÜNEŞ
Latest posts by Mustafa GÜNEŞ (see all)