Kel Başa Şimşir Tarak, Böyle Üniversiteye Böyle … Prof.

Nuh Peygamberin kendisine inanmayarak gemiye binmeyen oğlunu cep telefonu arayıp fırçaladığını iddia edenini[1] mi, okuma oranı arttıkça kendisine afakanlar bastığını, cahil, okumamış halka güvendiğini, Türkiye’deki en tehlikeli kesimin üniversite mezunları olduğunu ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu söyleyenini[2] mi istersiniz yoksa rüyasında sık sık peygamberi, Allah’ı ve Kâbe’yi gördüğünü, üniversitedeki odasına geldiğinde  masasının üzerinde Kâbe örtüsünün bir parçasının  bırakıldığını[3] fark edeni mi? Birlikte çalıştığı kadın akademisyenlere cinsel taciz de bulunan profesör[4] de var, Elazığ depremini çocuk evliliklerinin yasaklanmasına bağlayan da[5], 13 yaşın doğum yapmak için ideal yaş olduğunu savunan[6] da online derslerde kızların resimlerini seyrettiğini yine bir online derste yumurtlayanı[7] da var. Bu kadarı olur da not karşılığı cinsel ilişkiye zorlayan olmaz mı[8] o da var. 32 kısım teklimili birden hepsi Türkiye üniversitelerinde, sizleri de bekleriz efendim….

*

Eskiden “Üniversitede hoca” denince eli kalem tutan, okumuş-yazmış; amiyane tabiriyle mürekkep yalamış biri tahayyül edilirdi; münevver denilirdi üniversitedeki zürefâya. Bir ara aydın kelimesi tercih edildi münevverin öz Türkçesi olarak ama aydın daha çok Batılı, çağdaş, ilerici, modern… hatta muhafazakâr olmayan, laik imalarını dahi kapsayacak şekilde, entelektüelin Türkçe karşılığı olarak kabul edile geldi; üniversite hocalarından daha geniş bir alanı ima etmek için kullanıldı. Ve yine aynı nedenle entel’e tahvil edilerek küçümseyici bir anlamda kullanılmaya da başlandı.  Oysa, yukarıda sıralanan kavramlar arasındaki rabıta hiç de o kadar düz ve net değil; girift, sorunlu ve bir o kadar da galat-ı meşhurlarla doludur. Doludur ama yine de “profesör” deyince hiç değilse “akıllı” adam akla gelirdi; profesörün sinema ve TV’deki kurgusu da illâ ki saçı başı dağınık, sakallı, paspal, beyaz

önlüklü ve sürekli çalışan “erkek” figürüyle temsil olunurdu. Hatırlayın işte atom fiziği profesörü olacakken babasının intikamını almak için “çakal”lığı tercih eden bir hocanın hikayesinin anlatıldığı, Kadir İnanır ve Hale Soygazi’nin başrollerini paylaştıkları Ceza (1974) filmini.

Oysa Sevan Nişanyan, Çağdaş Türkçe’nin Etimolojisi’nde[9] hem de Fethi Naci, Münevverden Entel’e[10] de münevverin modern, Batılı, okumuş-yazmış anlamlarında ilk defa Mehmet Bahaeddin Toven’in, ilk baskısı 1924 yılında yayımlanan Yeni Türkçe Lügat’inde geçtiği konusunda hemfikirdirler. Bir kavram olarak münevver, yazılı metinlerde görülmeye başladığı[11] ilk tarihlerden XIX. yüzyıl sonlarına kadar da aydınlatmak, nurlandırmak gibi anlamlara geliyordu; ancak aydınlatmanın günümüzdeki aydın, entelektüel, Batılı ile bir ilgisi yoktu; doğrudan doğruya ışıtmak, şavkımak manalarındaki aydınlatmayı ifade ediyordu. Siyasal bir kavram olarak The Age of Reason, The Age of Enlightenment Akıl Çağı anlamındaki büyük harfle yazılan Aydınlanma ile Tenevvür ile alâkası ise adım adım, Tanzimat sonrası dönemde kurulmaya, XIX. yüzyıl sonları- XX. yüzyılda berraklaşmaya başlayacaktır.

Osmanlı (İslâmî) düşüncesinde medresede ders veren müderrisin, hâcenin, allâmenin, din adamının… genel anlamda ulemânın[12] münevver kabul edilmesi, Allah’ın İlim’iyle, Nur’u ile tenvir edilmiş, nurlandırılmış olması kulun ontolojisi ile tutarlı ve anlamlıydı. O (kul) bir Ay gibi, Güneş’ten (Allah) aldığı ışığı, ilmi, nuru yansıtması sebebiyle âlim, münevver kabul edilirdi. Tanrı ise kendisine ait olan ışığı, ilmi yayan münevvirdir; aydınlatır, tenvir eder, nurlandırır; kendi ilminden bazı kullarını nasiplendirerek onların da ilimi yansıtmasına (Ay’ın Güneş’ten aldığı ışığı yansıtarak şavkıması gibi) izin verir. Kul, akılla ürettiğiyle değil, akılla edindiğiyle münevverdir. Firdevsi de Şehname’sinde[13] aklı bu yönüyle över.

Lafı uzatmayayım, bizim profesörümüzün kendisini illuminé anlamında bir aydın olarak tanımlamaya başlaması bile topu topu bir asırlık mevzu. Geç Osmanlı’nın gözünü Batı’ya çeviren okur-yazarı, Le siècle des Lumières’ı zihninde bir asr-ı tenevvür (ışık, aydınlanma asrı) olarak canlandırınca, kendisini de bu asrın ışığıyla tenvir edilmiş bir münevver olarak kodlaması da zor olmaz. Zaten münevver kelimesinin illuminé anlamında aydına/aydınlanmışa tercüme edilmeye başladığı dönemlerin hemen öncesi -XIX. yüzyıl- Osmanlı coğrafyasının Batılı felsefe tartışmaları ve elbetteki aydınlanma-tenevvür düşüncesiyle tanışmaya başladığı dönemlerdir. Nitekim Cricor Chumarian’ın (bir Osmanlı Ermenisi olan Krikor Kumaryan) 1854’te Evvel Zamânda A‘zâmü’ş-şân Olan Feylesofların İmrâr Etmiş Oldukları Ömürlerinin İcmâlidir başlığıyla çevirdiği İzmir’de Imprimerie Daveroni et Sougiolli matbaasında yayımlanan François Fénelon’un, Abrégé de La Vie des Plus Illustres Philosophes de L’Antiquité (Avec leurs dogmes, leurs systèmes, leur morale, et un recueil de leurs plus belles maximes) (Riom, J.-C. Salles 1808) başlıklı kitabı bu konudaki ilk çeviri olarak kabul edilir.[14]

Hoş, Osmanlı mekteplisi bu süreçte kendisini adım adım Batılı illuminé anlamındaki aydını ima edecek şekilde bir münevver olarak adlandırmaya, tarif etmeye başlar ama bunu yaparken (b)ilimle kurduğu ilişkinin doğasını sorgulamayı ihmal eder. İslâmî düşüncenin Tanrı’nın ilmini edinen, onu alarak, onun ışığını yansıtarak (kendisini bizzat o sıfatla anmasa da) münevver olan ulemâsı, Batı’nın (b)ilimini alarak-aktararak muasır oluveren münevvere, sonra da aydına tahvil olacaktır. Ulemânın tanrı-ilim-akıl-kul dolayımıyla tanımladığı münevverlik; Batı-(pozitivist)-(b)ilim-akıl-yurttaş arasındaki münevverliğe doğru evirilirken, münevvirden farklı olarak münevverin akıl ile kurduğu edilgen ilişki dönüşmez. Geleneksel (İslâm) ulemâ için akıl, Allah’ın ilmini edinmenin bir aracı; muasır-münevver içinse, (Batı’da üretilen pozitifevrensel, muasır) bilimi edinmenin bir aracı olarak işlevseldir. Oysa bu, Aydınlanma çağının illuminé’sinin akılla kurduğu ilişkideki akla, Akıl Çağı’nın aklına tamamen zıt bir akıldır. Bu akıl, düşünceyi üreten, ürettiğini aktaran münevvirakıl değildir;

üretileni alan, adapte eden, dönüştürüp yansıtan bir münevver-akıldır. Cemil Meriç’in sözleriyle[15] tekrar edecek olursak mütefekkir değil, tefekkür eden (münevvir olan) değil, mukallit, taklitçi, aktarımcı, münevver olan akıldır. Bu aydınların ikisi de aydındır ama mütefekkir, münevvir (Güneş) olan aydın (illuminé) kendi aklının ürünü (ışığı, nuru olan düşünce, bilgi) ile aydınlık saçarken mukallit, münevver (Ay) olan aydın, başkasından (tanrı, Batı…) aldığını yansıtarak aydınlatandır, uzmandır, profesördür. Bu profesörlerin uzmanlığı da hukuktaki ehl-i vukûf’un (expertwitness, bilirkişi) sosyal, ekonomik ve siyasal alanlardaki karşılığından fazla bir anlama asla gelmez.

Münevver, aydına tahvil edilince bu aydının hangi aydın, bu prof’un hangi prof olduğu da muallâkta kalır. Kastedilen, Batı’nın illuminé, intellectual’i anlamındaki mütefekkir-münevvir-aydın profesör; ancak elde mevcut olan ise ne yazık ki kendisi ve (b)ilim arasında edilgen bir ilişki inşâ eden mukallit-münevver-profesördür. Hepsi değil tabii ama az da olsa bir kısmının şu bizim, çocuk evliliğini savunan, cahil halkın ferasetine güvenen, kadınları taciz eden, kadın meslektaşlarının bacakları ile ilgili müstehcen şakalar yaparak onunla nasıl da yatılacağını anlatan, kadın meslektaşlar ya da öğrencilerinin yanlarında sürekli cinsel içerikli sohbetler eden, sabah uyandığında kadın meslektaşlarını düşleyerek tatmin olduğunu anlatan profesörümüz olduğunu da unutmayalım.  Hadi gelin onlara intellectus ile erectus’u karıştıran ahir zaman “homo erectus”ları diyelim.

Latinler, intellectus’u Urlalı filozof Anaksagoras’ın -ki kendisi el’an Urla Cumhuriyet Meydanı’ndaki parkta oturmaktadır- nous’unun tercümesi olarak kullanıyorlardı. Günümüz Batı dillerindeki intellect de Türkçedeki entelektüel de intellect’ten tevarüstürler. Anaksagoras Doğa Üzerine’de nous’u akıl olarak tanımlar. Yoktan yaratılışı (haplē genesis) reddeden Anaksagoras, evrendeki her şeyin sonsuz sayıdaki spermata’lardan (minik zerreciklerden) müteşekkil olduğunu iddia eder. Aman bir yanlışlık olmasın, Anaksagora’un spermata’sı nous’un aklın hammaddesi olan spermata’dır; bizim, aklını çocuk evliliklerine, meslektaşlarıyla sekse, kadın öğrencilerinin resimlerine takan profesörlerin spermataları değil.

Anaksagoras’a göre, evrende bir düzen ve uyum vardır. Bu düzen ve uyumdan da nous sorumudur. Çünkü nous, ilk maddeleri bir amaca göre düzenlemiş, bir amaca göre hareket ettirmiştir. Felsefe Sözlüğü’nde[16]  ise nous şöyle tanımlamaktadır: “Evrene rasyonel bir düzen getiren, anlaşılmaz ve kaotik bir evrene anlaşılabilir bir düzen kazandıran zihin” Epistemolojik açıdan nous, zihnin en yüksek parçası, entelektüel kavrayış ve sezgisel düşünce yetisini ifade etmektedir. Buna göre nous, “…diskürsif düşünceden ayrı olarak, bilimin ilk ilkelerini, idea ya da formları, ezelî ebedî ve akılla anlaşılabilir tözleri kavrayan zihinsel yetiyi” göstermektedir.

Sözü uzatmayalım, Sokrates öncesi Yunan düşüncesinin bir kavramı olarak nous’un bir insan varlığındaki aklın, zihnin, entelektüel yetinin eseri olan bilgiye verilen bir kavram (noesis) olduğunu ve nous’un kromozomlarının günümüz entelektüelinin genetiğine sirayet ettiğini söylemek mümkündür. Nitekim Latincedeki intellectus’u da anlama gücü (faculty of understanding), idrak etmek (perception), muhakeme etmek (discernment) anlamlarına gelmektedir.[17]

Nous’dan intellectus’a oradan da intellect/inteligence’a tüm bu kavramların aynı genom haritası üzerinde konumlandıklarını ve akıl kavramının da bu genomun kromozomlarında yer aldığını bir kez daha hatırlatalım. Çünkü Batı’nın Aydınlanma, Rönesans, Akıl Çağı dediği de böylesi bir aklın altını çizmeye devam edecektir. Nitekim en basitinden bir sözlük taraması dahi, intellect’in muhakeme yeteneği (the capacity of reasoning truth) ve bir bilişsel faaliyetler toplamı (the sum of the cognitive facilities) olarak tanımlanabileceğini göstermek için yeterli olacaktır. Benzer şekilde intelligence’da mantık, anlayış, kendini tanıma, öğrenme, duygusal bilgi, muhakeme, planlama, yaratıcılık, eleştirel düşünme ve problem çözme kapasitesi…hatta zeka ve istihbarat gibi her biri nihayetinde “akıl” içeren anlamlara sahip kavramlardır. Zeka Testi olarak bilinen IQ’nun “intelligence” quotient, Britanya istihbarat servislerinin de (MI-5 ve MI-6) Military “Intelligence” (Askerî İstihbarat) olarak adlandırıldığını da aklımızda bulunduralım.

Kavramlar ve sözlükler üzerindeki kısa yolculuğumuz, entelektüel kavramının soy kütüğünün akıl kavramına değin uzandığı; akıl’ın, entelektüel kavramı da dahil tüm akraba kavramların genetik mirasında yer aldığını göstermeye kafidir. XVII. yüzyıl sonları XVIII. yüzyılda şekillenmeye başlayan Aydınlanma Çağı, entelektüel kavramının içeriğinde değilse de işlevlerinde bir dönüşüme yol açmıştır. Kılıçbay’ın[18] tanımıyla “soyut alandaki düşüncelerle hesaplaşma içinde olan” insan anlamında entelektüel, kuşkusuz Aydınlanma’dan önce de var olan bir kavram -hatta yine Gramsci’yi hatırlarsak, filozof olmak, entelektüel olmak da zaten herkeste mevcut olan bir meleke- ancak daha iyi bir toplum, daha iyi bir insanlık için düşünmek bunun için politik bir misyon yüklemek düşüncesi, onu bir praxis hâline getirme düşüncesi Aydınlanma Çağı’ndan sonra entelektüelin işlevlerine raptedilecektir. Nitekim Foucault’nun[19] da siyasî anlamda entelektüeli “bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasî mücadele alanında kullanan kişi” şeklinde tanımlaması da bu anlamda manidardır. Foucault, entelektüelin politikleşmesini iki temel sebebe bağlar: İlki, entelektüelin kapitalist üretim sistemi ve onun ideolojisi içindeki konumundan ve ikincisi, “…belli bir hakikati ortaya çıkardığı, hiç algılanmadıkları yerlerde siyasî ilişkileri göz önüne serdiği ölçüde kendi söyleminden… Entelektüel hâlâ hakikati görmemiş olanlara, hakikati söyleyemeyenler adına, hakikati söylüyordu; entelektüel vicdandı, bilinçti ve belagatti”. Entelektüelin Siyasî İşlevi’nde şöyle der Foucault: “…entelektüel için temel siyasî sorun, bilimle ilintili olan ideolojik içerikleri eleştirmek ya da kendi bilim pratiğine doğru bir ideolojinin eşlik etmesini sağlamak değil; yeni bir hakikat siyaseti oluşturmanın mümkün olup olmadığını bilmektir. Sorun, insanların bilincini ya da kafalarında olanı değil; hakikati üreten siyasî, ekonomik, kurumsal rejimi değiştirmektir.”[20]

Entelektüel kavramıyla ilgili olarak Edward Said de benzer noktaları ön plana taşır. Said’in Representations of The Intellectual : The 1993 Reith Lectures kitabını 1994’te çeviren Tuncay Birkan’ın Türkçe baskıya yerleştirdiği sürgün, marjinal ve yabancı alt başlığı bile[21] entelektüeli tanımlayan en temel yan kavramlar olarak not edilebilirler. Gerçekten de entelektüel -ve entelektüelin Türkiye’deki serencamını hayat hikâyesi üzerinden izleyeceğimiz Fikret Başkaya- (sınır dışı, ülke dışı edilmiş anlamından çok ötede) bir sürgün, bir marjinal ve bir yabancıdır.

Said’in kitabına dönersek, entelektüel “…ne insanları teskin etme ne de konsensüs oluşturma derdindedir; çok ciddi bir anlamda ucuz formülleri, hazır klişeleri ya da muktedirlerin ve uzlaşımcıların söylediklerinde, yapıp ettiklerinde gözlenen sorunsuz, hep ama hep uzlaştırıcı olumlamaları kabullenmeyi istememe anlamında tüm varlığını ortaya koyan biridir. Salt hükümet politikalarını eleştirme meselesi değildir bu; daha çok entelektüelin yarım doğrulara ya da basmakalıp fikirlere pabuç bırakmamak için sürekli tetikte olmayı görev edinme meselesidir.”[22]

Said, “Entelektüellerin ne söylemeleri ya da ne yapmaları gerektiğini belirleyen hiçbir kural” tanımadıklarını “…gerçekten laik bir entelektüel için tapılacak ve yanılmaz kılavuzluğuna güvenilecek herhangi bir tanrı[nın]” da bulunmadığını belirtmektedir. İşte tam da muhalifi yerleştirmemiz gereken nokta da burasıdır…

Entelektüel olmak Said’in “kural tanımamak”, “kılavuzluğuna güvenilecek tanrılara” sahip olmamak dediği durumdur. İşte tam da muhalifi, entelektüeli bu noktada tanımladığımızda bizim üniversitelerdeki hocaların kahir ekserisinin eden entelektüel olamayacağını da anlayabiliriz. Çünkü onların “tanrı”sı vardır. Dur, ey okuyucu! Allah demedim! Çünkü -tekraren söylemek gerekirse klasik İslâmî düşüncenin Allah’ın Nurunu alan/edinen münevverinin ontolojik konumu tartışmamızın dışındadır. Çünkü onun -kulun- Allah ile kurduğu nuranî ilişkiyle tenvir olunması, münevver olması kendi düşünce grameri içinde tutarlı ve mantıklıdır. Tutarsız ve problematik olan ise Tanzimat sonrasında şekillenen ve artık bir sıfat olarak kendisini münevver kavramıyla adlandıran, tanımlayan mektepli-okumuşun durumudur. Onun kendi tanrısıyla (Batı, muasır medeniyet, kalkınma, yeni dünya düzeni,  İslâmcılık… ve hiç tartışmasız bir ideoloji olarak sosyalizm ve hatta Marx’ın da “Ben Marksist değilim!” diyerek tepki gösterdiği türden bir Marksizm/Marksist “ideoloji”) kurduğu aydınlatılma, tenvir edilme ilişkisi problemlidir. Onu entelektüel olmaktan alıkoyan ve sıradan bir prof, uzman, bilirkişi olarak tanımlamaya izin veren de tanrısıyla kurduğu bu ilişkidir. Entelektüelin akıl ile kurduğu Cogito ergo sum ilişkisi üniversite hocasının kendisini nurlandıran tanrısıyla kurduğu ilişkide yoktur. Entelektüel, kendi aklının ışığıyla düşünmeye cesaret ederken, düşünmekle varlığı arasında ontolojik bir rabıta kurar; aklını bizatihi kullanırken, münevverin tanrısının ışığıyla tenvir oluşu, arabanın farlarından yayılan ışıkla donup kalan tavşanın tenevvüründen fazlası değildir: Prof tanrısının ışığıyla cezb, kör olurken, entelektüel bu tanrılara karşı savaşır… O yüzden mi acaba ekrana çıktıklarında zırvalamaları?

Mâlûmatfüruş  Proflar

Türk aydınını entelektüel olmaktan alıkoyan da akılla kurduğu ilişkinin sakat doğası; kendisini tenvir eden tanrılarının ışığıyla körleşmesi, donup kalmasıdır. Uzman, aydın, profesör, aynı zamanda, tenvir edildiği, eğitimini aldığı konuya hâkim “bilgili” bir kişidir de, uzmanlığının bilgisini, devletin resmî ideolojisinin üretildiği -yani hegemonyanın tesis edildiği- tüm kurumların ve/ya piyasanın hizmetine sunarak, yaşamını sürdürür.

Entelektüel, varlığını, kuralsız ve koşulsuz sorgulamaya; egemenle arasında bir (muhalif) mesafe koymaya borçluyken; üniversite hocası, varlığını, uzmanlık bilgisine ve bu bilgiyi dolaşıma sokabilmek için egemenle (piyasa/devlet) arasında kurduğu ünsiyete borçludur. Üniversite hocası, piyasa ve devletle ünsiyetiyle aydındır; bu yolla fonksiyoneldir. “Bu” sistemin içerisinde bir uzman olduğunun, müesses nizâmın ve onun resmî ideolojisinin onun doğal habitatı olduğunun ayırdındadır. Tanzimat münevverinin de Cumhuriyet aydınının da temel ikilemi budur: Kendi kaderi ile sistemin kaderini (bekasını) ölesiye özdeşleştirir -ki artık rejimin “aşkından başka bir aşk istemez, (devletin) aşkıyla çarpar” kalbi. Türkiye’de devlet ve aydın(latılmışlar) arasındaki simbiyotik ilişki o derecedir ki -ister liberal olsun, ister muhafazakâr, İslâmcı hatta isterse Kemalist ya da solcu- kendilerini devletin kurtarıcısı, hâmisi ve hâlaskârı olarak kodlamaları zor olmaz. Bu halaskârının, uzmanların, aydınların velhasıl devletin ideolojik aygıtlarının memurlarının, üniversite hocalarının birbirleri arasındaki fark – bir tarz-ı siyaset, bir üslup, yaklaşım farkıdır. Said’in sözleriyle devam edecek olursak[23] “…düzenin adamları belli çıkarları[n] gözeti[cisidirler.]” Oysa “…entelektüeller, şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını” sorgulayarak yollarına devam etmeyi tercih ederler. Edward Said’in düşünce müsveddeleri, Meriç’in mukallit dediği bu uzman-bilirkişi güruhuna Hilmi Ziya Ülken[24] de dikkat çeker. Ona göre de münevver, felsefî geleneğin oldukça gerisindedir ve daha çok “…matbuat yoluyla yürütülen muhalefet hareketinin bir parçası olmanın ötesine geçememiş, bürokratları değiştirmek, parlamentonun açılmasını sağlamak ve devleti kurtarmakla meşgul” olmuştur. Ülken bu münevver/aydınların Batı’daki entelektüellere benzemediklerinin altını özellikle çizer.

Keyifli Pazarlar

 

 


[1] İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Örnek, Nuh Tufanı esnasında Hz. … Nuh’un kendisine inanmayarak gemiye binmeyen oğlunu ikna etmek için cep telefonuyla görüştüğünü savunmuştu.

[2] Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı, katıldığı TV programında okuma oranı arttıkça kendisine afakanlar bastığını söyledi ve cahil, okumamış halka daha çok güvendiğini belirtti. Türkiye’deki en tehlikeli kesimin üniversite mezunları olduğunu iddia eden Arı, ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu söylemişti

[3] TRT’de bir programa katılan Doç. Dr. Teyfur Erdoğdu yayınında “Ben çok fazla rüyamda peygamberi, Allah’ı ve Kâbe’yi görürüm, bir gün odaya bir geldim Kâbe örtüsü var” demiş, program sunucusunun kendisini kibarca uyarmasına rağmen “Allah’ı çok görürüm, Üniversitedeki odaya geldim, Kâbe örtüsünün parçası var masaya bırakılmış” diyerek sözlerine devam etmişti.

[4]  Çalışanlarından birine cinsel istismarda bulunduğu iddia edilen Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi veteriner Prof. Hasan Bilgili bu suçlamayla kamu görevinden çıkarılmıştı.

[5] Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencileri, Elazığ depremini çocuk evliliklerinin yasaklanmasına bağlayan Prof. Dr. Bedri Gencer’i protesto ederek dersi terk etmişlerdi.

[6] Akit TV’de 13-16 yaş aralığındaki çocuklar için “Süper kadın diye bir ırk var. Bu yaş ilk çocuğu doğurmak için ideal bir yaş olarak belirlenmiş” diyen İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Muttalip Kutluk Özgüven’e  kendi üniversitesi de tepki göstermiş, soruşturma başlatılmıştı.

[7] Video görüşmesinde yayını açık unutup “Kızların resimlerini de görüyoruz böylece ha, çaktırma” diyen Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Orhan Acar hakkında soruşturma açıldı, Dekan istifa etti.

[8] Hakkari’de öğretim görevlilerinin not karşılığı öğrencileri cinsel ilişkiye zorladığı iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan 15 kişiden 11’i adliyeye sevk edilmişti.

[9] Nişanyan, Sevan (2019). Çağdaş Türkçe’nin Etimolojisi, İstanbul: Liber Plus Yayınları.

[10] Naci, Fethi. (1995). “Münevverden Entel’e” Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, İstanbul: Bağlam Yayınları.

[11] Nişanyan, Çağdaş Türkçe’nin Etimolojisi’nde münevver kelimesinin görüldüğü en eski kaynağın Aşık Paşa’nın 1330 tarihli Garip-name’si olduğunu belirtir.

[12] Mardin, Osmanlı’da ulemâ kelimesinin âlimler anlamından daha dar bir çerçevede kullanıldığına; daha çok devlet bürokrasisi içerisindeki insanları ifade ettiğine değinir. Bu çalışmada ulemâ, din konusunda bilgili anlamında, âlimler anlamında kullanıldı. Bkz. Mardin Şefif, (1994). “Şerif Mardin’le Din ve Devlet Sosyolojisi Konusunda Söyleşi” Makaleler-1, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, İstanbul: İletişim Yayınları, s. 118-157.

[13][13] Firdevsi, Şehname, (Çev.: Necati Lugal, Kenan Akyüz), Ankara: MEB Yayınları.

[14] Bu konuda Yıdız, Yakup, (2016). “Türkçe’de İlk Felsefe Tarihi: Felsefe Tarihyazımı Açısından Bir İnceleme” İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 2, Kış (Aralık) s.67-88 ve Utku, Ali& Kaya, Cüneyt “Türkiye’de Modern Felsefe Tarihi Yazımının Serencamı: Geç-Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Bir Literatür Değerlendirmesi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 9, Sayı 17, 2011, 11-48 makalelerine bakılabilir. Utku ve Kaya, çalışmalarında Kirkor Kumaryan’ın çevirisi ile ilgili olarak şu detayları da dipnotlarında paylaşırlar: “Eser Türkçeye tercümesinden on sekiz yıl önce Seyyit Abdullah bin Hüseyin el-Mısrî tarafından Muhtasaru Tercemeti Meşâhîr-i Kudemâi’l-Felâsife başlığıyla Arapçaya tercüme edilerek Bulak Matbaası’nda basılmış (1257/1836-1837), ikinci bir baskısı da İstanbul’da Cevâib Matbaası’nda (1302/1884-1885) yapılmıştır (bkz. Seyid Abdullah bin Hüseyin, Târîhü’l- Felâsife-Muhtasaru Tercemeti Meşâhîr-i Kudemâi’l-Felâsife, Kostantiniye, et-Tab‘atü’ssâniye, el-Matbaatü’l-Cevaib, 1302). Ayrıca Tanzimat sonrası Osmanlı aydınının Batı’ya açılırken Fénelon’a gösterdiği ilgiye de dikkat çekilmesi gerekir. Nitekim Chumarian’ın tercümesi dışında Münif Paşa’nın Muhâverât-ı Hikemiyye’sinde yer alan on bir diyalogdan birinci ve dördüncü diyalogların (“Democrite et Heraclite” ile “Le Connétable de Bourbon et Bayard”) ve Şinasi’nin Tercüme-i Manzûme’sindeki bir bölümün tercümeleri de Fénelon’dan yapılmıştır.

[15] Meriç Cemil, (2004). Mağaradakiler, (Haz.: Mahmut Ali Meriç) İstanbul: İstanbul Yayınları.

[16] Nomos ve Anaksagoras ile ilgili teknik bilgilerin tamamı için Cevizci, Ahmet, (1999). Felsefe Sözlüğü, 3. Basım, İstanbul: Paradigma Yayınları kullanıldı.

[17] Latince kelimeler için : Lewis and Short’s Latin-English Lexicon (1879) sözlüğünün online versiyonu kullanıldı.

[18] Kılıçbay, Mehmet Ali (1995), “Türk Aydınının Dünyasını Anlamak”, Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, (Der.: Sabahattin Şen), İstanbul: Bağlam Yayınları, s.175-179.

[19] Foucault, Michael (2011). Entelektüelin Siyasî İşlevi-I, (Çev: Işık Ergüden-Osman Akınhay-Ferda Keskin), İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 3. Baskı.

[20] A.g.e. s.52-53

[21] Said, Edward, (1994). Representations of The Intellectual : The 1993 Reith Lectures, Vintage Books (UK), London, in 1994; Türkçe baskı Said, Edward, (2004). Entelektüel “Sürgün, Marjinal, Yabancı“, (Çev.: Tuncay Birkan), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Kitabın Türkçe ilk baskısı da 1994 yılında Ayrıntı yayınlarından yapıldı.

[22] A.g.e. s. 37-38

[23] A.g.e. s.13

[24] Ülken, Hilmi Ziya (2005) Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları.

Mete Kaan KAYNAR
Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları