Kanlı 1 Mayıs 

Bugün 1 Mayıs katliamının 43. Yıldönümü. Belki çoğumuz unuttuk 1 Mayıs 1977 tarihini..Miting komitesi, memleket sevdalısı şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’ının “Memleket İsterim” adlı şiiriyle 1 Mayıs çağrısını yapmıştı. 

Memleket isterim / Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun; / Kuşların çiçeklerin diyarı olsun. 
Memleket isterim / Ne başta dert, ne gönülden hasret olsun; / Kardeş kavgasına bir nihayet olsun. 
Memleket isterim / Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun; / Kış günü herkesin evi barkı olsun 
Memleket isterim / Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; / Olursa bir şikâyet ölümden olsun. 

4 Mart 1925 tarihinde Şeyh Said isyanı gerekçe gösterilerek çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu (Türkçesi: Huzurun sağlanması) gereğince İşçi Bayramı yasaklanmış ve uzun yıllar bu yasak korunmuştu. Ta ki 1976 yılına kadar. 1976’da Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) öncülüğünde yüzbinlerce kişinin katılımı ile Taksim meydanında 1 Mayıs İşçi Bayramı, görkemli bir şekilde kutlandı. 1 Mayıs Bayramı’nın ertesi yılda daha da görkemli geçeceğini tahmin edilmişti. Türkiye’nin en büyük sendikası DİSK’in en büyük endişesi, sol gençlik içinde bölünmelere neden olan fraksiyonların bir çatışma ortamını yaratmasıydı. Ancak gruplarla yapılan görüşmelerde böyle bir olaya mahal verilmeyeceği sözü alınmış olmakla birlikte DİSK, 20.000 işçiyi güvenliğin sağlanması ile ilgili görevlendirdi. Merhum Mehmet Ali Birand’ın anlatımıyla sabahın erken saatlerinde eski adı İntercontinental Hotel olan bugünkü The Marmara Oteli’nin 213-510 ve 713 no.lu odalarına kimlikleri belirsiz kişiler yerleşmişti. Kayıt tutulmamıştı. 30 Nisan gecesi otel resmen kapatılmıştı. Bu meçhul şahısların dışında kimse alınmamıştı.  

Türkiye’deki siyasal rejim, uluslararası tekelci sermayenin politik temsilcisidir. Dolayısıyla tekelci burjuvazinin en katliamcı kesimi olan uluslararası mali sermayenin hükümetleri değiştirmeye, askeri darbeler yaptırmaya muktedirdi. Dolayısıyla NATO’nun içinde yasadışı örgütlemeler kurmasına da hiçbir hükümet itiraz etmemişti. Çünkü iktidarlar uluslararası mali sermayenin desteği olmadan ayakta duramıyordu. NATO’nun içinde çöreklenen GLADIO ve türü örgütler ile sivil uzantıları, özellikle Türkiye gibi ekonomisi uluslararası sermayenin güdümündeki sömürge ve yarı sömürge tipi ülkelerde “devlet içinde devlet” şeklinde kurulmuş ve yasal olmayan illegal yollarla terör estirmiştiAmerikan gizli servisi CIA ile İngiliz gizli servisi MI6 aracılığıyla kurularak ve NATO tarafından koordine edilen GLADIO türü örgütlerin amacı Sovyetlere karşı başta kendi ülkeleri olmak üzere, güdümündeki ülkelerde sosyalizmin yayılmasını önlemekti. Ancak bu örgütler zaman içinde kirli ve kanlı yasa dışı olaylara karıştı.  İngiltere’de Secret British Network, Danimarka’da Absalon, İspanya’da GAL, Avusturya’da Schwert, Norveç’te ROC, Fransa’da Rüzgâr Gülü, Almanya’da Gehlen, İsviçre’de Gizli Müdafaa Örgütü, Belçika’da Glaive ya da SDRA8, Hollanda’da NATO Command, Yunanistan’da “Sheepskin” (Koyun Postu), Avusturya’da “Özel Proje”, İtalya’da GLADIO adını aldı. Türkiye’deki karşılığı Genel Kurmay’a bağlı ÖZEL HARP DAİRESİ’ydi. Zaman içinde Avrupa ülkelerinin tamamına yakını bu gizli terör örgütleriyle yüzleşti. Türkiye bugüne kadar hala yüzleşemedi. Eski başbakanlardan merhum Bülent Ecevit’in açıklamasına göre KONTRGERİLLA, ÖZEL HARP DAİRESİ’nin sivil uzantısıydı. Ve “biz araştırdıkça, karşımıza duvarlar çıktı” demişti. 28 Kasım 1990 tarihinde Milliyet Gazetesi’ndeki röportajında şunları söylemişti: 

“1974’teki başbakanlığım sırasında, zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar başbakanlığın örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için birkaç milyon istedi. Benden istenen miktar örtülü ödenekteki paranın tümüne yakındı… Genelkurmay’dan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım. ‘Özel Harp Dairesi için istiyoruz’ yanıtı geldi. Öyle bir resmi dairenin o zamana kadar adını bile duymamıştım… ‘Şimdiye kadar bu dairenin giderleri nereden karşılanıyordu’ diye sordum. O zamana kadar dairenin tüm giderlerini bir gizli ödenekle ABD’nin karşıladığı; ancak artık ABD’nin bu parasal katkıyı kestiği, o nedenle Başbakanlık’ın örtülü ödeneğinden para istemek zorunda kalındığı bana bildirildi… Özel Harp Dairesi’nin nerede bulunduğunu sordum. ‘Amerikan Askeri Yardım Heyeti ile aynı binada’ yanıtını aldım… Hayrete düşmem ve kaygılanmam herhalde doğaldı… Bu dairenin işlevleri ve kuruluş biçimi hakkında bilgi istedim… Benim için bir brifing düzenlendi. Bilgi vermek üzere de rahmetli Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’la, o sırada Özel Harp Dairesi Başkanı olduğunu öğrendiğim General Kemal Yamak ve bir-iki subay katıldı” sözleriyle bu örgütten o dönem haberdar olduğunu anlatmıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e 1 Mayıs katliamı sonrasında endişelerini bildirmişti. 1978 tarihinde tekrar başbakan olduğu dönemde de bu örgütün üzerine yürüyemedi.  

1977 yılında ülkede yükselen sol rüzgârları nedeniyle güçlenen sendikal örgütlenmeler, sol hareket ve gençliğin sınır tanımayan eylemleri, başta NATO olmak üzere, Türkiye’de Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni rahatsız etmişti. Başbakan Süleyman Demirel, ÖZEL HARP DAİRESİ ve KONTGERİLLA’nın varlığını tamamen inkâra yönelik demeçler veriyor ancak inandırıcı olamıyordu. Aydın çevreler, bu katliamın ÖZEL HARP DAİRESİ ve MİT’in işbirliği ve CIA’nın organizasyonuyla gerçekleştiği konusunda yazılar yazmışlardı. 

1 Mayıs kutlamalarına gelince; DİSK, 22 Nisan 1977 tarihinde yaptığı açıklamada 1 Mayıs İşçi Bayramı’na katılacak örgütleri ve atılacak sloganları açıkladı. Bunun için 20.000 DİSK görevlisinin güvenlik için hazır olduğunu duyurdu. Bu arada uluslararası sermayenin kalemşorları, sanki olaydan haberdar olacakları yönündeki demeçleri vermekte sakınca görmediler. Örneğin, 20 Nisan gününün Ortadoğu Gazetesi, “sol, 1 Mayıs’ta halkı galeyana getirmek istiyor” şeklinde manşetler atmıştı. 1 Mayıs gününün Tercüman Gazetesi’nde sermayenin kalemşorlarından Rauf Tamer, “arabalar tahrip edilecek, inşallah aldanırız ama kanlar akacak. Çeşitli solcu gruplar arasında slogan kavgasıdır bu” diye yazıyordu. 30 Nisan tarihli Bayrak Gazetesi de: “DİSK ve Maocu gruplar arasında çatışma bekleniyor!” diye manşet atıyordu. Ahmet Kabaklı da köşe yazısında “Yarın 1 Mayıs. DİSK, TİP ve CHP militanları, yarın İstanbul, Ankara ve bütün yurdu kana bulaması mümkün kışkırtma ve tecavüz hareketlerine girişebileceklerdir. Polisle vuruşmalar muhtemeldir, cinayetler işlenebilir, mallara canlara kıyabilirler. Taktik icabı, kendi aralarında dövüşebilirler, saf vatandaşlar bu arada ölebilir,şeklinde bir provokasyonun temelini atıyordu.  

1 Mayıs 1977 sabahı işçiler, sivil toplum kuruluşları, siyasi partiler ve diğer sendikalar, ülkenin dört bir yanından akın eden işçiler alandaki yerlerini almaya başladılar. Bunların arasında 53 dernek ve 99 işçi sendikası da yer almıştı. 

Bayrama katılanların sayısı 500.000 civarındaydıKatılımcılar, sabah saat 10:00’dan itibaren toplandıkları Beşiktaş ve Saraçhane’den yürüyerek Taksim meydanına geliyor ve yerini alıyordu. Alana yerleşme bayağı uzun sürmüştü. Mitingin normal süresi aşılmıştı. Saatler 19.00’u gösteriyordu. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, konuşmasını tamamlamak üzereydi. Saat 19,05’te ilk silah sesi duyuldu. Belli ki bu provokasyonun ilk işaretiydi. Ardından Sular İdaresi üzerinden otomatik silahlarla bayrama katılan sivillerin üzerine ateş açıldı. SK Kürsü sorumlusu Sıtkı Coşkun, Sular İdaresi duvarı üstünde ateş edildiğini anons etti. İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın toplum polisinin amirine sorduğu “bu duvarın üzerinden ateş edildi bize. Bunlar polis midir, görevli mi?” sorusu yanıtsız kaldı ve Ahmet İsvan coplandı. Bir başka noktada Intercontianental Oteli’nin beşinci ve altıncı katlarından ateş edildi. Otelin yanında çiçekçi dükkânın içinden, PTT ve Pamuk Eczanesi binasının üzerinden de kalabalığa ateş açıldı. Necati Doğru, Günaydın Gazetesi’nde Intercontianental  Oteli’nde yaşadıklarına ilişkin yazdığı yazıda, “5. katta bir odanın kapısı açıktı. Odanın pencerelerinden alanı seyreden kişiler ve masa üzerinde teleobjektifli makineler gördüğüm için gazetecilerin bu odada olduğunu sanarak içeri girdim. Adımımı atar atmaz oldukça mütecaviz bir biçimde itilerek durduruldum. Garsona bu odadakilerin kim olduklarını sordum, polisler’ yanıtını aldım” diye yazmıştı. Katılımcılar paniklemişlerdi. Alanın gerek içinde ve gerekse dışındaki panzerlerin siren çalarak halkın arasına dalması, ses bombası atması, bir yerlere sığınmak zorunda kalan insanların üzerine su sıkması, ateş açmasının mantıklı bir açıklaması bugüne kadar ne polis makamlarınca ne de mevcut hükümet yetkilileri tarafından yapılamadı.  

Intercontianental Otel ile Pamuk Eczanesi arasında kalan Kazancı yokuşunun başındaki daracık sokağa park halinde bırakılan kamyon sebebiyle kaçışan kitle sıkışmaya başladı. Bu sırada yokuşun aşağısındaki bir araçtan da kalabalık üzerine ateş açıldı. Çıkan arbede ve sıkışma sonucu insanlar kaçmaya çalışırken birbirini ezmeye başladı. Yokuşun aşağısında garajdan çıkan beyaz renkli Renault otomobilin içindekiler, uzun menzilli silahlarla kitleyi taramaya başladı. Otomobilde bulunan Necati Tınaz adlı polis memuru, “üstümüze geldiler, havaya ateş ettik” diye mahkemede ifade vermişti. Sıkışma sonucu 28 insanımız ezilerek can verdi. 5 kişi de açılan ateş sonucu öldürüldü. 1 kişi panzer altında kalarak yaşamını yitirdi. DİSK’in açıklamasına göre yaşamını yitirenlerin sayısı 37’dir. 136 kişi yaralandı.  Yaralılardan da 34’ü başından ve göğsünden kurşunla vurulmuştu.  

Devlet yetkilileri, içinde bulundukları çaresizliğin ve formalite gereği, sırf katliam sanıksız kalmasın diye rastgele olaylarla hiçbir ilgisi bulunmayan 470 kişiyi gözaltına aldı. 1 Mayıs’la ilgili esas dava bir türlü açılmadı, açılamadı. Çünkü failler bulunamamıştı. Bugünkü siyasette görüldüğü gibi o zaman da yuvarlak laflarla, demagojilerle, popülist söylemlerle olay geçiştirilmeye çalışıldı. Ancak can alıcı sorulara cevap bulunamamıştı.  

  • Alanın içinde ve dışında görevlendirilen panzerlerin siren çalması emrini kim vermişti, halkın arasına dalması ölümlere yol açabileceğini bile bile?  
  • Ses bombalarının atılması, halkın üzerine su sıkılması, ateş açılması, halkta oluşabilecek bir paniğin nelere mal olabileceği hesaplanmamış mıydı?  
  • Polis telsizlerinin bant kayıtları nasıl kaybolmuştu?  
  • Sular İdaresi duvarı üzerinden, elleri başının üzerinde indirilenler kimlerdi ve neden salıverilmişlerdi? 
  • Pamuk Eczanesinin üst katında Pazar günü kapalı olması gereken eczane ve otomobil galerisinin kapısının açılmasını sağlayan ve eli silahlı grubu üst kata çıkaran kişi kimdi? 
  • Intercontianental Oteli rezervasyon kabul etmediği halde 1 Mayıs sabahı Yeşilköy’den otele gelip yerleşen ve olaydan sonra Salı akşamı İstanbul’u terk eden yabancı bir kafile var mıydı? 
  • Sıraselviler-Gümüşsuyu yönünde çevreye ateş ederek geçen sivil plakalı beyaz Renault’ta kimler vardı? Samsun’da görevli Alaattin adlı bir binbaşının araçta ne işi vardı? 
  • Kazancı Yokuşu’nun başında Fiat markalı Kamyonu kim park ettirmişti? 
  • Adli Tıp’a büyütülmek üzere gönderilen fotoğraflar nasıl kaybedilmişti? 

Bu sorulara cevap verebilecek çoğu yetkili emekli olmuş ve hala hayattadır. Bunların bir kısmı politikaya atılmış, bazıları da ticaretle uğraşmaktadır. Aralarında hiç mi yürekli biri çıkıp da konuşmuyor? Başına bir şeyler geleceğinden mi korkuyor? Aralarında cevap vermesi gereken dönemin Emniyet Genel Müdürü Metin Dirimtekin; “Şöyle veya böyle bir ilişkide olmak istemiyorum o olaylarla beni mazur görün” diyerek susmayı tercih etmiştir. 

Dönemin başbakanı Süleyman Demirel bile olayın gücünü aştığını itiraf etmiştir. Bülent Ecevit, seçim öncesinde olayı aydınlatacağını vadetmişti. Ancak iktidara geldiğinde susmayı tercih etti.  

 İddianameyi yürüten 6 savcı yardımcısından biri, olayın faillerine ulaşmada içine düştükleri çaresizliği ifade etmiş ve “herkes bizi yalnız bıraktı” diyerek çaresizliği dile getirmiştir. Emniyet teşkilatı bu olayın altında ezilmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi olayla ilgisi olmayan 470 kişi gözaltına alındı, ancak serbest bırakıldı, sonrasında Tertip Komitesi, bazı sendika ve sol gruplardan 98 kişi hakkındaki yargılamalar 14 yıl sürdü. Yargılama sonucunda hiç kimse ceza almadı. Emniyet ve devlet yetkililerinden herhangi birinin yargılanmadığına ve davanın zamanaşımına uğrayarak düşürüldüğüne tanık olduk. Sonrasında dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındıAradan geçen yarım asra yakın sürede kimlerin ateş açtığı, cinayetlerin kimler tarafından işlendiği belirlenemedi ve aydınlatılamadı. Aslında failler ortada. Siyasal iktidarlar isterse bunu ortaya çıkarabilir, yeter ki birazcık cesaret!.. 

O dönemlerde sol gruplardan çok sağ kesim silahlanmıştı. Sivas, Çorum, Maraş, Malatya ve diğer illerde görüldüğü gibi… Sol, fraksiyonlara ayrılmış ve dağılmıştı. Sağı MHP temsil ediyordu. Ancak tek başına değildi. Ülkü Ocaklarıyla silahlı sokak siyasetini belirleyen ana faktörlerden biriydi. Ordu gerek gördükçe muhtıralarla müdahale ediyordu, yetmezse darbe yöntemine başvuruyordu tüm oligarşilerde olduğu gibi… Özel Harp Dairesi, genelde sağcı gençleri kullanıyordu. Ayrıca polis de sağ gençliğin arkasındaydı. 6-7 Eylül 1955’lerde bunun en bariz örneği sergilendi. Sonraki yıllarda bunun tekrarlarını yaşadık. Ülke bir kaosun içine sokularak, askeri darbelere zemin hazırlıyordu. Büyük fotoğrafa bakıldığı zaman uluslararası sermayenin nelere muktedir olduğunu gördük. Sorun salt Türkiye ile ilgili de değildi. ABD’nin hükümran olduğu tüm sömürge ve yarı sömürge statüsündeki devletlerde istediği zaman darbeler peş peşe geliyordu. Latin Amerika’dan tutun da, Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, Uzakdoğu’da geri bırakılmış tüm ülkelerde darbeler birbirini izliyordu. Türkiye’de tüm darbelere bakıldığı zaman sağcı iktidarların yöntemleri yeterli bulunamamış, ödevini yapamamış olmalı ki tüm sağ darbeler, sağ iktidarlara karşı yapılmıştı. Çünkü Türkiye’yi kaybetmek demek, sadece Ortadoğu’nun değil, Batı Avrupa savunmasının, NATO’nun tökezlenmesi demekti. Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze sözde sol partiler zaman içinde hükümetler kurdu, ama iktidar olamadı. 

 Nihayetinde ülke üzerinde yapılan uygulamalar gerçekleşti. Uluslararası sermaye, Kenan Evren adındaki tetikçi aracılığı ile ülkede mevcut faşist yönetimi kalıcı hale getirdi. 12 Eylül, sendikaları işlevsiz hale getirdi. DİSK’in gücü parçalandı, işçileri sarı sendikalara yönlendirildi, amaç işçi mücadelesini bastırmak, mevcut ekonomik ve sosyal krizleri, burjuvazinin lehine çözmek, grevleri, işçi miting ve gösterilerini yasaklamak, ülkenin ekonomik krizlerini işçilerin omuzlarına bindirmek, bir gölge, bir hayalet gibi tanımlanan burjuva demokrasisini tamamen ortadan kaldırmak oldu. İşçi sınıfı, Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı (TİS) Halit Narin’in “bugüne kadar hep işçiler güldü, bundan sonra biz güleceğiz” sözlerini hiç unutmadı. 

 Uluslararası sermaye neler istiyordu sorusunun cevabı Kenan Evren’in uygulamalarında görülüyordu.  

 Hükümet görevden uzaklaştırıldı,  

  • TBMM kapatıldı,  
  • Türkiye İşçi Partisi ve Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu dağıtıldı, toplu sözleşme yetkileri ellerinden alındı, ücretler düşürüldü 
  • Aydınlarla birlikte büyük kitleler halinde hakimler tutuklandı, akademisyenler üniversitelerden kovuldu. 
  • Binlerce öğretmenin görevine son verildi, tutuklandı. 
  • Düşünceye suç getirildi. Binlerce kişi düşünce suçlusu olarak tutuklandı, kitaplar yasaklandı, toplatıldı ve yakıldı. 
  • İşçi sınıfının örgütlü güçlerine aleni savaş ilan edildi.  
  • Ülkede devrimci avı başlatıldı. Yüzlerce kişiye idam cezası verildi, onlarcası idam edildi. 
  • Çocuk yaştakilerin yaşı büyütülerek idam edildi. Böylece dünyada bir ilke imza atıldı. 
  • Gazeteler bir yıla yakın bir sürede yayın yapamadı, kapatıldı, yazarları tutuklandı. 
  • 40 tona yakın gazete ve dergi yakıldı, imha edildi. 
  • Ülkede sıkıyönetimler, olağanüstü haller ilan edildi. Sokağa çıkma yasakları konuldu.  
  • Cezaevleri dolup, taştı. Açlık grevine başlayan gençler katledildi.  
  • Kürt halkı yok sayıldı, köyleri yakıldı, yıkıldı, insanlar katledildi.  
  • Yüzlerce kişi işkencelerden öldü. Cumartesi Anneleri hala kayıp çocuklarını arıyor. 
  • Faili meçhuller devreye girdi, insanlar katledildi. 
  • Silahsız gençler, çobanlar keyfi olarak öldürüldü, doğal yoldan öldü diye raporlar tanzim edildi, intihar sürü verildi. 
  • Muhalif olarak görülen insanlar ülkeden kovuldu, vatandaşlıktan atıldı. 
  • Gölge hükümetler kuruldu, hepsi de Kenan Evren’in direktiflerine göre hareket etmek zorunda kaldı. 
  • Siyasal İslam’ın temelleri atılarak, tarikatlar ve cemaatlere olağanüstü yetki ve örgütlenme izni verildi. 

 Sonuçta uluslararası sermaye nihai amacına ulaştı. Korktuğu ve başına bela diye gördüğü Sol’u tamamen böldü, parçaladı. 

 Büyük usta Nazım Hikmet’in 1962 tarihinde kaleme aldı “TÜRKİYE İŞÇİ SINIFINA SELÂM” adlı şiirini işçi sınıfına ithaf etmek istiyorum. 

 Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri. 

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza. 

Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm!
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm! 

Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana! 

Yazarın sayfamızdaki diğer yazıları