İyi ki ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz!


İyi ki ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz derken bile bu husustaki bilgisizliğimizle gurur duyuyoruz değil mi? Hatta ben de birçok kez “Sâhi, ne zaman öleceğimi bilseydim acaba ne olacaktı? Tamamen karamsar bir hayat mı yaşardım yoksa her şeyi akışına bırakır o anın gelmesini mi beklerdim?” gibi sorular sormuştum kendime.

Bu sorular bazen “düşünmek” için bana inanılmaz bir konfor alanı yaratırdı. Bir filozof edasıyla hayatı, hayattaki var oluş gayemi sorgular ve biraz daha ileri giderek ölüm vaktinin meçhuliyetine kadar bir ton sorgulama, bir ton kurgu, bir ton senaryo oluştururdum.

Ama neticede yine birikmiş birçok cevapsız sorular ve bu sorular karşısında çaresizlik…

Peki, gerçekten ne zaman öleceğimiz hiç mi belli değil? Yani “bir zaman” takdir edilmiş ve biz de o takdir edilen zaman çemberine girdiğimizde sebep ne olursa olsun, mutlak surette o ölümü o an yaşayacak mıyız? Durum böyle ise, o zaman bu bizi daha kötü sonuçlara götürmez mi? Düşünsenize, en sevdiklerinizin ölümü karşısında “takdiri ilahi” deyip bir suskunluğa bürünüyorsunuz ve çaresizlikler içerisinde sebepleri sorgulamıyorsunuz… Hangimiz bunu becerebiliriz ki?

Her ne kadar ölüm anının önceden takdir edildiği inancına sahipsek de, yine de ölüm sebeplerini en ince ayrıntısına kadar araştırır, sorumlulardan hesap sorar ve adeta bir intikam besler hale geliriz. Bu, insan olarak kodumuzda mevcut olan bir davranış biçimidir. İşte tam da burada inancımızla davranışlarımız sanki çatışır hale geliyor. Çünkü eğer ölüm denilen şeyin vakti önceden tayin edildiyse, o vakitte o ölüme sebep olan her ne varsa hepsi de birer aracıdır ve masumdur; “önceden takdir edilmiş bir ölüm” anlayışı veya inancına binaen bu çıkarımı yapmak durumundayız. Sebepleri sorgularsak, sebeplerden hesap sormaya kalkışırsak, bu durumda demek ki ölüm vakti önceden tayin edilmemiş ve sebepler zinciri dahilinde bu an gerçekleşiyor gibi bir kabulle hareket etmiş oluruz.

Peki sizce doğru olan ne?

Bu hususta fikirlerimi öne sürmeden önce bir soru daha sorup o şekilde devam etmek isterim.

Sizce bir şeyler önceden takdir edildiği için mi gerçekleşiyor yoksa her şey, bir sebepler zincirine mi mahkûm?

İşler biraz farklı işliyor gibime geliyor. Yani sanki evdeki hesap biraz çarşıya uymuyor gibi bir pozisyonumuz var.

Acaba kabulde mutlak bir teslimiyet, pratikte de deterministik bir durumda mıyız? Bizim pratikteki halimiz acaba deizme de kapı aralıyor mudur?

Ah bir türlü bitmeyen şu sorular/sorgulamalar…

Bu arada hemen kısaca belirteyim, amacım burada kişisel yargıları yargılamak veya mutlak bir yargı dağıtmak değil, kanaatlerimi ortaya koyarken çatkapı soruları gündemde tutmak ve bu sorular etrafında kendi kanaatimin çemberini çizmektir. Yoksa fideist bir bakış açısıyla da hareket eder ve konuyu deşme zahmetinde bulunmayabilirdim de. Ama olsun, her bir zahmetten sonra rahmet vardır deyip belki de bir şeyler deşerken o an çıkış kapısı aralanır.

Sanırım yine senaryonun en başına döneceğiz gibi.

Doğru olan nedir?

(Aslında bir şeylerin doğruluğunu sorgularken, tek bir doğrunun olamayacağı kanaatiyle sadece kişisel bakış açılarının süzgecinden çıkan doğrulardan bahsediyorum. Bence doğru olan şu, sizce de doğru olan başka bir şey… Veya belki de ortak doğrularımız da vardır, bilemem. Ele aldığım bu konu, zaten bizleri tek bir doğru noktaya götürecek türden bir alan değildir. En azından ben böyle düşünüyorum.)

Evet, geldik yine asıl meselemize.

Eğer bir şeylerin önceden takdir edildiği düşünülüyorsa, gerçekleşen olaylar karşısında tavrımızın hiç mi hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü burada mutlak bir fatalizm/kadercilik/yazgıcılık söz konusudur. Fatalizmin olduğu alanda problemler sorgulanmaz, sadece ama sadece teslimiyet ve bununla beraber imtihan anlayışı gereği boyun eğme, razı olma, ses çıkarmama gerekli görülür. Bu tavır, bir inançsal gereklilik olarak görülebilir ama ben buna katılmıyorum ve zaten evrenin işleyiş yasasına da uymayan bir kaidedir. Evrende sebep-sonuç ilişkisi dahilinde olay ve olguların vuku’ bulduğunu düşünmekle beraber işleyişe müdahale eden, işleyişi kendi iradesi dahilinde duraklatan veya yönlendiren herhangi bir aşkın sebebin olduğunu da düşünmüyorum. Ki zaten her şeyiyle evrene müdahale eden, evreni kontrol eden bir dış etkenin, daha doğrusu “takdir eden” bir gücün olduğunu varsayarsak, birçok hususa açıklama getirmemiz veya birçok şeyi mantık zeminine oturtmamız da mümkün görünmeyecektir. Yani en kötü ihtimalle “kötülük problemi” ile karşılaşırız ve sabaha kadar tartışıp dururuz bu meseleyi, ki bu kötülük problemi de felsefi düzlemde sürekli tartışılmış, taraflar kendilerince argümanlar üretmiş ama nihayetinde günümüze kadar bu konu yine tartışmaya açık bir şekilde ucu açık bırakılmıştır. Halbuki olaya determinizm penceresinden bakılmış olsa, kısır döngüye girmemiz de gerekmeyecekti.

Aslında hepimiz de az buçuk ne zaman öleceğimizi biliriz. Evet, ölmeyeceğimiz zamanın bilgisi, ne zaman öleceğimiz bilgisinden daha baskın bir malumat olsa da, ne zaman öleceğimizi az çok biliyoruz ve zaten bildiğimiz için de hayatımızdaki  bütün önlemleri gerekli görüyor ve bu şekilde bir yaşama azmini sürdürüyoruz.

Ne zaman öleceğimizi biz nereden biliyoruz peki? Bize bir ilham mı telkin ediliyor yoksa? Yoksa muktedirin sevilen kulları olduğumuz için gayb aleminden bize bilgiler mi sızdırılıyor? Hiçbiri de değil.

Yaşadığımız döngüden hareketle, gerek tecrübe gerek araştırma ve bilgi edinme yolları vasıtasıyla öngörülerimiz ile ne zaman ve nerede olmamız gerektiğini, bununla beraber ufak tefek sapmalar olsa da “plan” dahilinde ne yapmamız gerektiğini, hatta eksiklerimizin ve hatalarımızın neler olduğunu tespit edebilir, buna göre yaşayabiliriz ve aslında hayatımızın her noktasında bu şekilde yapıyor ve ona göre de bir istikamette bulunuyoruz. Dediğim gibi, aslında pratikte bir yazgıcılık anlayışında değiliz ama konu inanç oldu mu bir şekilde teorikte bir imtihan anlayışına sarılmayı kendimizde bir kulluk borcu olarak görüyoruz. Eğer determinizmi esas almayıp salt bir kadercilik anlayışı ile hareket edilmiş olsa, bugün hapishanelerin kapatılması, katillerin -ilahi takdiri gerçekleştirme görevi/aracı üstlendiği için- kahraman edilmesi gerekirdi. Konunun iyi anlaşılması noktasında verdiğim sadece bir örnekti bu. Buna benzer daha yüzlerce örnek sıralamak da mümkün.

Sonuç olarak; ‘iyi ki de ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz’ anlayışı, birçok noktada hatalıdır, geçersizidir. Çünkü evrenin neden-sonuç ilişkisi ile birbirine bağlı olay ve olgular örüntüsü, öngörü yapmamızı sağlıyor ve tedbiri elden bırakmamamız hususunda bizleri yeterince uyarıyor. Bize düşen de ölmemek ve daha faydalı işler ortaya koymak için insanlık adına çaba sarf etmektir. Ama şu da bir gerçek ki, takdir edildiği için değil, işleyiş yasaları öyle gerektirdiği için birgün hepimiz öleceğiz. Ölümden korkmanın da bir anlamı yok, çünkü hiçbir zaman dünya gözüyle ölümle karşılaşmayacağız.

Öleceğiz ama ölümle karşılaşmayacağız.

Bekir SAĞLAMER
Latest posts by Bekir SAĞLAMER (see all)