Dünden Bu Güne

Bugün arkadaşıma verdiğim söz üzere, hiçbir şey düşünmeden, amaçsız, başı boş bir gün yaşamaya karar verdim. Yürüdüm bugünden, düne doğru. Etrafta ne kadar beton bina varsa, yok sayıp çocukluğuma doğru giden ayak izlerini takip ettim.
Ya da beni arada uyaran araba kornalarını…

Tek katlı beyaz badanalı evler gördüm. bazıları kireçle sıvanmış, bazıları kerpiçle; bazı evlerin hemen köşesinde hanımeli çiçeği, sarım sarım sarılmış duvara, mis gibi bir koku. Bazılarının kenarında akasya, dut ağacı ve papatyalar..

Papatyalar bana hep direnişi anımsatır; Görünüşü ve kokusuyla saksı çiçeklerine meydan okur. Kimse saksı çiçeğine verdiği emeği onlara vermez. .Bu yüzden de kıymeti bilinmez, Üzerine gelen basar giden basar…
Ve kapı önünde oturan kadınlar dantel yapıyor… Kızlar ise bir bir kopartıp papatyanın yapraklarını sayıyor; “se-vi-yor, sev-mi-yor” diye …

Çocuklar kaldırımlarda korkusuz oynuyor. Ne aniden çıkan bir araba korkusu var yüreklerinde ne de ekmek almaya giderken kafalarından yiyeceği, gaz kapsülü korkusu. Rahat, huzurlu, sakin at arabaları var sadece.. Ah, o tekerlek sesleri, sokaklarda nasıl da tıkır tıkır yankılanıyor.

Mahallenin hemen yanı başında alabildiğine bir mera..İçinde ördek yavruları, sarı sarı civcivler, kuzular, birer ikişer ve mis gibi çimen kokusu. “Neler kaybetmişiz!” diyorum. Ve çocuklarımıza beton binalar arasında ne büyük kötülük etmişiz…

Diğer sokaktan sesler geliyor; hızlanıyorum, Sokak düğünü; şimdilerde kalmayan, eskilerin vazgeçilmez törenleri; İddasız kadınlar, genç kızlar toplanmışlar, oynuyorlar. Delikanlılar iki çenginin çaldığı müzik eşliğinde kızları süzüyor. Ne pahalı elbiseleri var sırtlarında ne de ağır makyajları… Daha mı güzeldik eskiden maskelerimiz yokken?
Şimdi teknoloji bizi daha mı mekanikleştirdi ve bencilleştirdi ? Bilemiyorum!

Biraz daha ilerliyorum; yan evden Ebe nene çıkıyor, “Kız oldu!” diyor, üzgün bir sesle. Diğeri ekliyor, ’’Olsun be ya, yenisi erkek olur’’. Düşünmüyorlar, ne yer, ne içer, ne giyer? Biz mi abartık hayatı, yoksa böylesi mi daha akıllıcaydı?

İlerliyorum; Mahallenin bakkalı, içeriye koyduğu malzeme kadar da kapısının önüne yığmış. Toplar, naylon kovalar, o zamanlar da dediğimiz gibi ”Pazar ekmeği” iştah açıcı duruyor ekmek dolabında. “Kaç kişi alıyordur?” Benim bildiğim, ekmeği kendileri yapıyordu. Sayılı bir kaç kişi alıyordur diye düşünüyorum?

Bir çocuk çıkıyor bakkaldan, elinde file; filenin içinde bir paket makarna, bir kalıp beyaz peynir ve sana yağı. Bakkal söyleniyor, arkasından, “Bu ay da baban borcunu ödemezse bir daha veresiye yok.’’ Çocuğun ayağında ki kara lastikleri delik deşik fileyi ardından sürüklüyor. Gözleri bağıra bağıra bağıra küfür ediyor. endülüs kokan gözyaşları İsyan çıkarıyor “Ah, güzel çocuk!” diyorum inan bana, şimdilerde de değişen bir şey yok. Sanıklar tanık, suçlar bedelsiz. Kimisi çöplükte karnını doyuruyor. kimisi boyundan büyük sorumluk almış, geçim derdinde. Çok azı babasının imkanları ile caka satıyor. Yüzleri yok utanmaya. Öpüyorum gözlerinde ki isyandan. ve uzaklaşıyorum.

Akşam vakti; ucunu göremediğim bir koyun sürüsü, tozu dumana katıyor. Sürünün başında sırtında kepeneğiyle çoban. Elinde uzunca bir değnek ve yanında iri bir çoban köpeği. Sürü, sanki yolunu biliyor, değil yol, evini biliyor; bir bir dağılıyorlar, yarın görüşürüz dercesine. Ve ardı sıra kara feraceleri içinde kaybolmuş kadınlar, sırtlarında tonlarca yük ayaklarını sürte sürte tarladan geliyor. Onlar da sürüler gibi, ezberledikleri yoldan yürüyor. Bir yandan da yanmış yüzlerinde parlayan bir çift göz yuvalarından çıkacakmış gibi telaşla mahalleye emanet ettikleri çocuklarını arıyor. Kocalarına sıra gelince; kimi kahvede kağıt oynuyor, kimi üç beş kuruşa çalışıyor.
Selam veriyorum: Her şeye rağmen gözlerinin içi gülerek verdiğim selamı tüm samimiyetleri ile alıyorlar.

Az sonra hava kararıyor. Gençler bir köşeye toplanmış duvara ne yazacaklarını aralarında konuşuyor. Hepsinin görev yeri belli “KAHROLSUN FAŞİZM_DEV-GENÇ” ya da hepsi kendi ideolojisi doğrultusunda bir şeyler…Merak ediyorum, yarın hanginiz korkacak çocukların elindeki taşlardan? Hanginiz verecek vur emrini? Hepsinin yüzleri o kadar temiz ki soramıyorum! Henüz yıkanmamış beyinleri..

Korna sesiyle kendime geliyorum. Oğlum, “Nereden nereye anne? Diyor, “Çocukluğumdan çocuklarıma” diyorum.

Ben, bu gün arkadaşımın tavsiyesi üzerine ”kaldırımları şenlendirmek” için çıkmıştım sokağa.

‘’O caddedeki kaldırımların günahı ne?” ‘’Senin topuk sesine ne kadar hasrettirler, sabah çık dışarı, şöyle parmak ucunda yaylan biraz, ya da topuk vur, sambada ki gibi. Bak nasıl ses verecek kaldırımlar sana, onlar da bu anlamda sana belki teşekkür niyetine serenat yapacaklar’’…

Anladım ki; bizim kaldırımlarımızın gözleri yaşlı, topuğunu ne kadar hızlı vurursan vur, serenat yapılmıyor. Anaların titreyen dudakları ağıtlar yakıyor, türküler söylüyor, takip ettiğim ayak izlerininse hepsinin içinde ayrı bir acı, ayrı bir yokluk..

Nasıl serenat yapsın, eve ekmek götüremeyen babaların, utanarak büyüyen yaşı küçük, üstlendiği sorumlukları büyük, çocukların ayakları…

Bu dün de böyleydi, bugün de böyle..
Değişen tek şey, baş rol oyuncuları…