Dezenformasyon Pandemisi

Geçtiğimiz günlerde hükümetin pandemi yönetimine/politikalarına en “etkin” muhalefet yürüten bilim insanlarımızdan biri özeleştiri üslubunda şöyle bir itirafta bulunur: “Tabii salgının başlarında hastalık ve etkeni hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımız için yanlış öneri ve yönlendirmelerimiz de oldu…” Enfeksiyon hastalıkları profesörlerinin birinin ağzından duyduğumuz bu sözler üzerine,  konu hakkında çok doğal olarak onlar kadar bilgisi ve ilgisi olmayan bizlerin kafasında da şöyle birkaç soru haklı olarak oluşacaktır: “Peki en azından solunum yoluyla bulaşan viral hastalıklar hakkında da mı temel bilgiye sahip değildiniz? Örnek olsun, hastalığın market poşetleriyle dahi bulaşabileceği konusunda ve benzeri öcü masalları anlatmakta neden bu kadar ısrarcıydınız? Elbiselerin 90 derecede yıkanması dayatması COVID-19 özelinde hangi bilimsel kanıta dayanıyordu? Yoksa köşe kapmaca oynadığınız medya da “felaket tellalığı” yapmak mı ancak beklenen, istenen rating’i sağlıyordu?” Ne var ki bu sorulara verebilecekleri-verecekleri yanıtlar salgın sürecindeki politik hizmetlerinin yanında çok basit kalacaktır.

80’li yılların başlarında, bilim insanları bir süredir semptomlarını izledikleri, hastaları tedavi etmeye çalıştıkları bir hastalığa adlandırdılar; onu yeterince tanımadan konulan bir addı bu ve dolayısıyla “ideolojikti”: GRID –GBBY- Gay Bağlantılı Bağışıklık Yetersizliği/Yetmezliği. AIDS… Bu ad neoliberal ideolojiye –sanılanın aksine- son derece uygundu ve muhafazakarlara, her türden gerici ideolojiye geniş bir saldırı alanı açıyordu. İnsanlığın yeni “erken orta çağı” olarak da değerlendirilebilecek bu on yıllar boyunca neoliberal saldırı bilim aracılığıyla hastalık/tanı üzerinden yeni mevziler kazanıyordu. Bu bağlamda yeniden hortlayan engizisyon, damgalama ve mahkumiyet kararlarını bilim meşruluğunda vermeye başlamıştı. Bu süreçte, yeterli bilimsel birikime sahip olmadan alet olan bilim insanları katolik tarikatların zangoçları gibi çalıştıklarının farkına vardılar mı, bilinmez.

COVID-19 sürecine benzer şekilde müdahil olan bilim insanlarının ise daha sofistike bir tarzda hizmet sundukları görülmekte. Farkında olarak ya da olmayarak…

1980’li yılların Katolik zangoçlarının yerini 2020-21 yıllaında Protestan vaazcılar aldı! Pandemi çağının medya starlarıydı onlar ve Warhol’un dediğine benzer bir şekilde sadece tek seferliğine 15 dakikalık değil hergün en azından 15 dakika meşhur olmanın “yolunu bulabilmek için” ellerinden geleni ve daha önemlisi rejimin kendilerinden beklediğini yapmak için epey bir çaba gösterdiler. Çoğu da duyduğumuz kadarıyla şu ya da bu şekilde karşılığını aldı bu çabanın.

Muhalifliğin, muhalif tarzın (miş… mış… gibi yapmak) verimli bir yatırım aracı olduğunun farkına varılmış olmalı ki “bilim yapmak” yerine kanal kanal gezip, halkı bilgilendiriyoruz retoriğine sığınıp konuşmanın, vaizliğin varoluşları için daha geçerli bir yol olduğuna karar verdiler. 30 yılı aşkın bir süre önce yazdığım bir yazıda buna benzer bir durumu, bu vaaz durumunu örnekleyerek –teşbihte hata olmaz- bunu neo-klerikalizm olarak adlandırdığımı anımsıyorum. Üstüne üstlük bu türden bir muhalifliğin iktidarın konu özelinde her türden maniplasyonuna da aracılık ettiğinin farkına varmadılar. Bu söylem ve tarzlarıyla eleştirilerin arasına sakladıkları “kapitalist tıbbın iflası” vurgusunun daha da gizlenmesine doğrudan aracılık ettiler.

Pandeminin ilk haftalarını anımsayın, yaklaşık 15 ay geçti üzerinden, saatlerce süren yayınlar ve sayfalar dolusu yazılar, röportajlarla kendisini halkı bu hastalık hakkında bilgilendirmeye, bilinçlendirmeye vakfetmiş  onlarca “bilim insanı” ile tanışıyorduk. (Kısa sürede katıldıkları programlar ramazan alarında imam ya da fakülte dekanlarıyla yapılan soru-yanıt programlarına benzemişti.) Teşbihte hata olmaz, üzerimize biber gazı gibi “bilgi” sıkıyorlardı! Bir dümura uğrama halini daha pandeminin ilk günlerinde yaşadık. (Dünyanın birçok ülkesinde hastalıkla ilgili bilgilendirme programlarının denetimli ve kısa süreli olduğunu biliyoruz.) Yalnız sorun sadece nicelikle sınırlı değildi; asıl sorun “bilgi” diye verilenlerdeydi, yani nitelikte! İlk paragrafta da örneklediğim gibi anlatılanların önemli bir kısmının tıbbi/bilimsel kanıttan yoksun olduğunu rahatlıkla görebiliyorduk. Buna rağmen bu tavırlarında ısrarcıydılar; belki de geç gelen şöhretlerinin keyfini çıkarıyordular, kimbilir. Bir süre sonra kendilerinden/ekiplerinden bağımsız olmak kaydıyla bir “bilgi kirliliği” söylemini dillerine doladılar; bu söylem bile bilgi kirliliğinin önemli bir bileşeni ya da doğrudan bilgi kirliliği haline geliverdi. Böylece anlatılanlar arasında var olma olasılığı çok az olmakla beraber hala var olabilen “değerli” ve geçerli/rasyonel bilgilerde kirleniverecekti. Artık yaşanan sadece COVID-19 pandemisi değildi yalnız, ondan daha yaygın olanı “dezenformasyon pandemisiydi” sorun.

Yazının devamında bu 15 ay süresince hastalık ve bulaşı hakkında bilim insanlarının dediklerini –her ne kadar çoğu 3-4 haftada bir kısmen ya da tümden değiştirilse de ve hatta bu değişiklikler bizzat iddianın sahibi tarafından yapılmış olsa da- anımsayacağız. (Söylenenlerinin tümüne yakının herhangi bir araştırma çalışma sonucu/ürünü olmadığını ve tıbbi bilimsel kanıta dayanmadığını tekrar anımsatalım.) Ve “eğlenerek” okuyacağız ki bunların hepsi söylendi; aklımıza geliverenler! Ve okurken bugün ki durumu ve “gerçekliği” düşünün!

Maske: “maske etkisizdir”, “maske bulaştırmayı biraz engeller”, “maske % 60… %90… %30 koruyucudur.” “iki maske takılmalı”, “maske siperlik ile desteklenmeli”, “siperliğin arasından virüs sızabilir”, “ayrıca gözlük takılsın… düz cam”, “maske yerine tülbent bezi de kullanılabilir”, “maske antiviral içermeli”, “N95 maske yürürken takılırsa öldürücü olabilir”, …

Mesafe: “hastalık bir metreden bulaşır”, “hastalık iki metreden bulaşmaz”, “hastalık sekiz metreden bulaşır”, …

Hijyen: “ellerimizi her temastan sonra 20 saniye yıkamalıyız”, “çamaşırları doksan derecede 1 saat yıkamalıyız”, “virüsler saçımızda yaşar”, “kolonya koruyuculukta yeterlidir”, “çamaşır suyu ile ellerimiz temizlenmeli”, …

Hava durumu: “hastalık yazın biter”, “ultraviole virüs için öldürücüdür”, “hastalık kışın biter”, “kum fırtınası ile Afrikanın virüsleri de ülkemize gelecek”, “virüs rüzgarla bulaşmaz”, “virüs rüzgarla kolayca yayılır”, “havalandırmaya dikkat edelim”, “korona nemli havayı sever”, “hayır kuru havayı sever” …

Aşı: “aşı 3 seneden önce uygulanamaz”, “aşının iki sene içinde uygulanma olasılığı % 10 bile değil”, “aşı değil ilaç tedavisi önemli”, “Çin aşısı mı… aman ha”, “bence Pfizer-Biontech…”, “ Pfizer aşısı, Pfizer aşısı, illaki-mutlaka Pfizer!” “ben Amerikalıların çalışmalarına bakarım”, “Almanlar kimya da daha iyi!”, “hastalık aşı ile değil virüsün mutasyona uğraması ile biter”, “yeni mutasyonlar daha hızlı yayılıyor ve daha ölümcül”, “teorik olarak binlerce mutasyon oldu”, “aşılama sürecinde alkol alınmamalı”

Kapanma: “bir hafta yeterli”, “en az iki hafta olmalı”, “en az 28 gün…”, “en az 6 hafta olmalı”, “kapanma düzenli aralıklarla tekrarlanmalı”, “kapanma bu aşamada ev içi bulaşıyı arttırdığı için çok risklidir”, “65 yaşı kapatılmalı”, “herkes için sokağa çıkma yasağı önerilebilir” …

Dalgalar: “Birinci dalga bitmeden ikinci başlamaz”, “en az peşpeşe dört dalga yaşayacağız”, “dalga sayısı sekiz olacaktır”, “hastalıkla yaşamayı öğrenmeliyiz”, “tıpkı grip gibi alışmalıyız”, “ağustos ayında büyük bir dalga gelecek”, “eylül ayında büyük bir fırtına yaşayacağız”, “kasım ayında tsunami bekliyorum” …

İlaçlar: “plaquenil kullanılabilir”, “plaquenil ölümcüldür”, “azitromisin kullanılabilir”, “azitromisinin ölümcül yan etkileri olabilir”, “boğaz gargarası yararlıdır”, “gargara anlamsızdır”, “ağız alkolle çalkalanabilir”, “pastil daha iyidir”, “bolca su içilirse boğazdaki mikroplar su ile mideye gidip yok olurlar”, “antiviral ilaçlar yararlı olabilir”, “favipiravirin etkisi konusunda kuşkuluyuz”, “ibuprofen kullanılması sakıncalıdır”, “bolca D vitamini alınmalı”, “D vitamininin korunmada etkisi yok”, “D vitamini fazlası kireçlenme yapar” …

Ölüm oranı: “hastalıktan ölüm oranı %20 olabilir”, “hastalıktan ölüm gribe göre 50 kat fazladır”, “hastalıktan ölüm oranı %5 dir”, “hastalıktan ölüm oranı %05 dir”, …

Temas: “hastalık örneğin poşetle taşınabilir, eve gelen poşetler yıkanmalı”, “hastalık bardak tabak vs. ile bulaşabilir”, “hastalık asansör düğmesinden bulaşabilir… en tehlikeli mekan orası”, …

Beslenme: “vitamin desteği zorunlu”, “Curcumin vs. ek destek alınmalı”, “Curcumin, greyfurt vs. risklidir alınmamalı”, “günde 6 öğün beslenilmeli”, “proteinli gıdalara ağırlık verilmeli”, “Protein zararlı olabilir”, “probiyotik beslenme önemli”, “mutlaka arı sütü ve polen kullanılmalı” …

Birbiriyle çelişen ve bazen peş peşe, birkaç gün arayla dile getirilen çok sayıdaki önermeden  yazı masasında anımsayabildiklerim. Ancak bu dezenformasyon saldırısının önemli bir kısmının sol / muhalif ya da sağlık politikalarına eleştirel yaklaşan “bilim insanları” tarafından yapıldığını unutmayalım. Burada süregiden tek gerçek durumun onların medyatiklik hali olduğunu iddia edersek haksız olmayız. Söylemleri, iddia ve öngörüleri günden güne değişebilse de medyadaki kalıcılıkları, görünürlükleri değişmedi. Değişen bir diğer şey var ki böyle bir süreçte çok önemli olduğu düşünülmelidir, o da izleyicileri, dinleyicileri, halkın (!) konu hakkındaki yalan yanlış bilgilere verdiği primin artışıydı. Ne kadar ürpetici ve korkutucuysa o kadar değer buldu bu “fikirler”. Bilimin aracılık ettiği bir dekadan hali! Öyle ki salgın sürdüğü sürece –ki hala sürüyor ve “biraz daha” sürecek gibi gözüküyor!- hastalık özelinden  yola çıkılarak insan, bilinç ve toplum kurgusunun yeniden oluşturulmaya çalışıldığını ve bu yeniden üretim sürecinde çok eskiye ait ve pek de insanlıkla ilgisi olmayan kimi söylemlerin -ve bu söylemi izleyen dayatmaların- “değer” halinde piyasaya sürüldüğünü söyleyebiliriz.

Bir “bilim insanının” ağzından şu sözlerin dökülebildiğibi unutmayalım: “Allah virüsleri neden yaratmış? Çünkü insanların belli bir sayının üzerinde çoğalmaması gerekir. Yoksa insanlar yiyecek ekmek bulamaz…” Kanaldan kanala koşup en sonunda bir programda yorgunluktan ya da şöhret sarhoşluğundan gözlerimizin önünde fenalaşıveren bu beyefendi sanırım gizli Malthus’çu?

AIDS hastalığını örnekleyerek başlamıştık. AIDS için özel ve özet neden olarak bir bağışıklık noksanlığı-yetersizliği gösterilebilir. COVID-19 için ise bağışıklığın yeterince güçlendirilememesi –plazma tedavisi tartışmalarını anımsayın- durumu onun özel bir metaforuna dönüşmesi riski taşıyor. Bilim şimdilik bu çaresizliği körükleyerek modern tıbbın / piyasanın çaresizliğini gizlemeye çalışmakla meşgul. Bilim insanları ise bu durumdan görev çıkarmış gibi duruyorlar. Buna rağmen virüsün kendileriyle dalgasını geçmesine de engel olamamış ya da olamayacak gibi de gözüküyorlar. Eğer bilim ile virüs arasında durumun sürdürülebilirliğiiçin bir uzlaşma olacaksa bunun “ortakyaşam sözleşmesi” olması kimse için sürpriz olmayacaktır.

Tolga ERSOY
Latest posts by Tolga ERSOY (see all)