Akl-ı Selim ve Devlet Aklı (Tarihteki Katliamlar Kaçınılmaz mıydı?)

“Tarihin tunç kanunu” gibi anlayışlar solcularımızda yaygın olduğu gibi anarşistlerimizde bile epeyce yaygındır. Bu anlayışa göre, tarihin bazı “tunç kanunları” vardır, ne yaparsanız yapın bu “kanunun” emrettiği olayların ya da gelişmelerin önüne geçemezsiniz, olacaklar olmak zorundadır; tarihin seyrini değiştirmek mümkün değildir; insanların iradesi tarihin seyri karşısında bir hiçtir; o anki güç sahibi liderler bile aslında tarihin iradesine boyun eğerler, bundan başka bir şey yapmak gelmez ellerinden; devlet aklının emrettikleri neyse o yönde hareket ederler, eğer etmezlerse tarih onları süpürüp atar ve bunu yapacak olanları işbaşına geçirir. Bu, “Tanrı emri” gibi bir tarih anlayışıdır ve insan iradesine sıfıra indirir.

Ve yanlıştır. Ben “devlet aklına” değil, akl-ı selime inanırım. Devletin ya da örgütlerin başındakiler “devlet aklına” karşı koyabilecek biraz akl-ı selime sahip olsalar korkunç trajedilere yol açan olaylara, tarihte gördüğümüz katliamlara mani olabilirlerdi, hele sahip oldukları güç dikkate alınırsa bunu yapmaları işten bile değildi. Örneklere geçelim.

1915 Ermeni Soykırımı: Aslında Ermeniler 1908 Devrimi’nden önce İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en büyük müttefikleriydi, 1908 Devrimi’nin gerçekleşmesinde büyük payları vardı. Fakat İttihat ve Terakki iktidara oturur oturmaz iktidar semptomları göstermeye başladı ve etnik temizlik takıntısına kapıldı. Bu bir yana, Ermenilerin I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın desteğini almasından korkuya kapıldıkları bir gerçektir. “Tehcir” denilen ve sonrasında soykırıma dönüşen olayın tetikleyicisi bu korku oldu. Oysa İttihat ve Terakki iktidarının önderlerinden birkaçı böyle bir korku yüzünden kadim bir Anadolu halkına tehcire göndermenin bizatihi o toprakların ölümü anlamına geleceğini söylese ve iktidarı bu yoldan çevirseydi çoluk çocuk o kadar insan ölmeyecekti ve eğer Ermenilere dostça yaklaşılsa, sanıldığının tersine Ermeni halkının büyük çoğunluğu Rusya’nın savaş etkinliklerine destek vermeyecekti. Kısacası, bunu görebilmek için Osmanlı’nın o zamanki yöneticilerinin ya da İttihat Terakki üst yönetiminin birazcık akl-ı selime sahip olması yeterliydi. Ne yazık ki o kadarı bile yoktu.

Kronstadt Kırımı:  Kronstadt bahriyelileri 1917 Şubat ve Ekim devrimlerinin temel gücüydü. Devrimden sonra da, İç Savaş sırasında Kızıl Ordu’nun Beyazlar karşısında zaafa düştüğü her yerde öncü savaş müfrezeleri olarak Kronstadtlılar sevk edilmiş ve gözü karalıklarıyla Beyazları yenilgiye uğratmışlardır. Fakat izinli olarak köylerine gittiklerinde “ürüne el koyma” müfrezelerinin köyleri nasıl talan ettiklerini ve köylüleri aç bıraktıklarını ana babalarından dinlemişlerdir. Ayrıca Bolşeviklerin yönetim şeklinden de memnun değillerdi ve başlarındaki komiserler rejimine “komiserokrasi” adını takmışlardı. Sonunda Petrograt işçilerinin grevlerini ve direnişlerini destekleyen bir bildiri yayınlayarak tek parti rejimine ve “savaş komünizmi”ne son verilmesini, basın özgürlüğünün tanınmasını istediler. Rejim adına Kotlin adasına gelen Kalinin’i kendi bandolarıyla karşıladılar. Fakat Kronstadt komiseri Kuzmin’in tahrik edici konuşmalarıyla ortalık yeniden gerildi. Kronstadt o andan itibaren isyan etmiş sayıldı ve üzerine on binlerce kızıl ordu piyadesi sürüldü buzlar üzerinden. Her iki taraftan da toplam yirmi bin insan öldü ve Kronstadt isyanı kanla bastırıldı. Kısa özet bu.

Aynı günlerde SBKP’nin 10. Kongresi toplandı ve Lenin bu kongrede “savaş komünizmine” son veren NEP (yeni ekonomik politika) siyasetini açıkladı. Yani aynı sırada Kronstadtlılar kanla bastırılmış ama talepleri olan “savaş komünizmine” son verilmesi kabul edilmişti.

Şimdi düşünelim. Eğer Lenin, yeterince akla ve yüreğe sahip olsaydı, zaten kabul edilecek bir talep için ayağa kalkan Kronstadtlıları yatıştırması işten bile değildi. Paul Avrich’in Kronstadt, 1921(Çev: G. Zileli, Versus, 2006) kitabında da belirttiği gibi, Kronstadtlılar, belki biraz da anti-semitik duygularla Troçki ve Zinovyev’e ne kadar kızarlarsa kızsınlar, Lenin’e hâlâ sevgi ve saygı duymaktaydılar. Kısacası Lenin, cesaretini toplayıp Kotlin adasına (elbette gerekli koruma önlemlerini alarak) bizzat gidip, “çocuklar, merak etmeyin talebiniz bu kongrede kabul edilecek” deseydi, isyan ruhuyla ayağa kalkmış o güzelim Kronstadtlı çocuklar, Lenin’in önünde şükranla ve gözyaşları içinde diz bile çökerlerdi. Burada söz konusu olan “tarihin tunç yasası” değil, “akılsızlığın, yüreksizliğin ve sebatsızlığın” tunç yasasıdır.

Dersim Katliamı: Aynı şey Dersim için de söz konusudur. Dersimliler isyana falan kalkışmamış, Türk devleti tarafından adeta isyana kışkırtılmıştır. Yıllar boyu Dersim’e “boyun eğdirme” planları üzerinde çalışan Cumhuriyet Devleti, en sonunda harekete geçmiştir. Dersimlilerinki sadece etkiye bir tepkiden ibarettir. “İngiliz Gizli Belgeleri” masallarına falan inanmayın. İngilizlar, koca T.C. Devletini bırakıp gariban Dersim halkına oynayacak kadar aptal değillerdi.

Neyse, biz yine tarihin başka türlü akışına ilişkin senaryomuza dönelim. Atatürk o sıralarda ölüme yakın derecede hastaydı, dolayısıyla Dersim’e doğrudan gidemezdi. Ama Dersim’e manevi kızı Sabiha Gökçen’i bombardıman uçağıyla göndermek yerine, Başbakanını kesin barış sağlanması talimatıyla Dersim’e gönderseydi Dersim halkı, bütün manevi önderleriyle birlikte bu barış talebini kesinlikle iyi karşılar ve Atatürk’e şükranlarını sunardı. Oraların halkını biliyoruz, tanıyoruz. Bir iyiliğe bin iyilikle; bir barış eline bin barış eliyle yanıt veren bir karaktere sahiptir. Dolayısıyla bu yapılmış olsaydı orada cesetler değil, barış ateşleri yakılmış olacaktı. Yazık, çok yazık!

12 Mart ve Elrom Olayı: Tarih genellikle yazıldığı gibi değildir. Örneğin 12 Mart 12 Mart’ta olmamıştır. Elrom’un kaçırılıp sonra da öldürüldüğü 22 Mayıs günü olmuştur. I. Erim Hükümeti reformculardan oluşuyordu. Deniz Gezmiş 12 Mart’tan 4 gün sonra yakalandı ve o sırada kendisi de dâhil hiç kimse Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asılacağını aklının köşesinden bile geçirmiyordu. Ne var ki İsrail Büyükelçisi Elrom’un kaçırılması tarihin seyrini değiştirdi. Bu tarihten sonra devlet ve hükümetin içindeki sertlik yanlıları ipleri ele geçirdiler, 12 Mart terörünü başlattılar, sola ağır darbe indirdiler, Türkiye’nin entelektüel tabakasını hapse attılar. Hadi diyelim ki kaçırdınız, eğer Mahir Çayan ve arkadaşlarının oluşturduğu küçük örgüt, Elrom’u öldürmek yerine serbest bıraksaydı Türkiye hiç de 12 Mart terörünü yaşamak zorunda olmayacak ve Deniz, Hüseyin, Yusuf asılmayacaktı. Ah akl-ı selim…

1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı: Bir provakosyonun gelmekte olduğu o kadar belliydi ki. O günleri Havariler (1972-1983) (İletişim, 2002, s. 264-275) kitabımda anlatmıştım. Neredeyse Aydınlıkçılar olarak biz bile doğrudan dahil olacaktık meydandaki provakasyona. Doğu Perinçek de, toplantıda bulunanlar da aynı havadaydı. Ama bir arkadaş hariç. O arkadaş işte o anda akl-ı selimin sesiydi. Bağımsız katılmanın yanlış olduğunu, işçilerin olayların çıkma ihtimalinden çok tedirgin olduklarını söyledi. Dirençli bir tutum alıp sonunda hepimizi ikna etti. Orada akl-ı selim galip gelmişti. Ama bu yetmezdi. Diğer “Maocu” grupların da ikna edilmesi gerekiyordu. Bunun için çeşitli “Üçlü Blok” toplantılarına koşup, bağımsız katılmanın yol açacağı olaylar konusunda uyarmaya çalıştım arkadaşları. Fakat ne yazık ki onların içinde akl-ı selim galip gelmedi ve 34 devrimcinin ve işçinin ölümüne yol açan Taksim’deki provakasyon yürürlüğe konabildi. Eğer Üçlü Blok’tan önde gelen biri, sadece biri, akl-ı selim yolunu tutsaydı belki de böyle bir katliam olmayacaktı.

Kürt Barış Süreci ve 7 Haziran Seçimleri Sonrası: Kürt halkı, AKP iktidarı ile yürütülen barış sürecinde gerçekten barışa taraftar olduğunu gösterdi. Silahlı eylemler neredeyse durma noktasına gelmiş ve savaşın yol açtığı gerilim azalmış, hem Kürt illerinde hem de genel olarak Türkiye’de bir rahatlama ortamı doğmuştu. Bu, halkın cesaretlenmesine yol açmış, hatta Gezi’nin patlak vermesinde önemli bir amil olmuştu. Gezi, aynı zamanda devletle Kürtlerin savaşının yol açtığı gerilimin azalmasının ürünüdür. Gezi, aynı zamanda Kürt hareketinin AKP ile uzlaşma çizgisini bozguna uğrattı ve Selahattin Demirtaş 7 Haziran 2015 seçimlerine gidilirken “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganını attı. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan barış masasını tekmeledi, fakat bu bile AKP’nin 7 Haziran seçimlerini kaybetmesini önleyemedi, AKP yıllardır ilk kez meclisteki çoğunluğunu kaybetmişti.

Bundan sonra, seçimleri yenileyerek AKP’yi yeniden iktidar yapacak Devlet Aklı devreye girdi. Devlet aklının yaptığı plan şuydu: Meclis başkanı seçtirilmeyerek meclis kitlenecek; koalisyon kurulmak isteniyormuş görüntüsü verilerek hükümetin kurulması önlenecek; PKK bir şekilde savaşa, hendekler açmaya ve özerklik ilan etmeye teşvik edilecek, bunun için gerekirse Kandil’le İmralı arasında görünmeyen bir bağ kurulacak; Suruç’ta bombalar patlatılıp genç insanların kanı akıtılarak, keza Ceylanpınar’da iki polis uyurken öldürülüp buna PKK’nın sahip çıkması sağlanarak, Ankara Güven Park’ta, Taksim Dolmabahçe’de polisler PKK görünümlü (TAK, MİT’in yan örgütüdür) bombalarla yığınlar halinde öldürülerek ve nihayet IŞID militanlarına yollar açılarak (tabii ki MİT’le anlaşmalı) 10 Ekim’de Ankara Garı’nın önünde yüz insan öldürülerek Orta Anadolu’daki muhafazakâr Türk oyları, Güney Doğu’daki muhafazakâr Kürt oyları yeniden AKP’ye çekilecek ve 1 Kasım seçimlerinde AKP yeniden çoğunluğu sağlayacaktı. Peki o sırada devlet aklı bu kadar faal iken akl-ı selim neredeydi?

Pek ortada görünmüyordu. O günlerde Büyükada Adaevi’nde Barış Bloğu’nun Gencay Gürsoy’un başkanlığında yaptığı kalabalık bir toplantıyı hatırlıyorum da. Eskilerden Bingöl Erdumlu ve ben, 3 dakikayla sınırlanan konuşma hakkımızı (bu kısıtlama herkes için söz konusuydu) kullanarak bazı uyarılar yapmaya çalışmıştık, iktidarın savaş davetini kabul etmenin ne kadar yanlış olacağını anlatarak. 3 dakikalık konuşmamız bile sanki biz PKK’ye karşı devletten yanaymışız gibi algılanmak istenip karşı konuşmalarla bastırılmıştı.

Devlet aklı öldürür (her iki anlamda da), akl-ı selim hayatın sesidir!

Kaynak: www.gunzileli.net

Gün ZİLELİ