12 Eylül Mahpus Kardeşliği

12 Eylül hakkında çok şey yazıldı. Ben de yazdım. Ciddi sonuçlar üretememiş olsa da ciddi şeylerdi yazılanlar. Bu sefer ‘hoşgörünüze sığınarak’ daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapmak, 12 Eylül mahpusluğu üzerine ‘anı tadında’ bir kaç not düşmek istiyorum.

12 Eylül’ü İstanbul – Alemdağ Askeri Cezaevi’nde “ Kahrolsun Faşist Cunta!” sloganıyla karşılamıştık. Bu karşılama biçiminin ne kadar önemli olduğunu, on bir yıl sonra sokağa çıktığımda eski bir dostum “biz dışarıda yıllarca, kahrolsun faşist cunta sloganı bile atamadık, çok kötü günlerdi.” dediğinde fark etmiştim.

Gel gelelim,12 Eylül, hala kahrolmuş falan değil; siyasal ve toplumsal hayatın her alanında 12 Eylül “ruhu” ile karşı karşıyayız..
Darbenin mimarları ve pratisyenleri mutlu ve dahi huzurlu yaşamlarını sürdürüyorlar. Darbeci başı Kenan’ın keyfine de diyecek yok. Üstelik bir de ‘sanatçı’ kimliği edinmiş, ressammış!… Hitler de resim yaparmış… Belki de bu yüzden, sekizi yurt dışında on altı kişisel sergi açmama, altmışın üzerinde grup sergisine katılmama ve kırk küsur insana resim öğretip sanat dünyasına girişlerini sağlamama karşın hala ressamım diyemiyorum!..

Açılış törenlerini komik buluyorum. Bir ‘şey’in açılışını yapanların yerinde olmayı istemem. Buna rağmen ‘çok mühim’ bir kurumun, şu meşhur Metris Cezaevi’nin ‘açılışını’ yapmak zorunda kaldım!.

12 Eylül faşizminin cezaevi politikası, devrimcileri ve muhalif aydınları esir almakla yetinmeyip, teslim almak ve kişiliksizleştirmek üzerine kurulmuştu. Metris Cezaevi bu amaçla hazırlanmıştı..

Metris Cezaevi’ne ilk girenlerin teslim alınmaları, “emredersiniz komutanım “ vaziyetine getirilmeleri çok önemliydi. İlklerin direnişi kırılırsa ardından gelecek olanlara boyun eğdirmek daha kolay olacaktı, böyle düşünüyorlardı. Bunu biliyorduk ve hazırlıklıydık. Ama Metris’in ilk ‘konukları’ olacağımızı bilmiyorduk.

Komutan müdüründen erine kadar ideolojik tercihini çoktan yapmış oldukları hemen anlaşılan, son derece saldırgan Metris kadrosunun, daha cezaevinin dış kapısından başlayan dipçikli ve demir çubuklu karşılama ‘töreni’ ile cezaevine girdik. Tabiri caizse, kan revan içinde kalmıştık. O halde iken, cezaevi komutanı bir dizi ‘askeri kural’ saymaya başladı; önce hazırola geçmeliydik, erler dahil bütün personele ’komutanım’ demeliydik, güne İstiklal Marşı ile, yemeklere ise dua ile başlamalıydık ve daha bir sürü şey.. Reddettik; söz konusu ‘kurallara’ uymayacağımızı, asker değil siyasi tutsak olduğumuzu ve siyasi tutsaklıkla alakalı uluslararası hukuktan doğan haklarımızın bilincinde olduğumuzu falan anlatmaya başlayınca, tarifi mümkünsüz işkenceler de başlamış oldu.
Otuz beş kırk kişilik küçük bir gruptuk ama hiç fire vermemiştik. Saatler sonra “İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek!“ benzeri sloganları haykıracak gücümüz bile kalmamıştı. Ama yarı baygın bir vaziyette koğuşlarımıza doğru sürüklenirken, kazandığımız bu acayip zaferin mutluğunu yaşıyorduk.

Daha sonra diğer cezaevlerinden Metris’e getirilen siyasi tutsakların ezici bir çoğunluğu da direnişi tercih ettiler ve böylece hep birlikte ‘Metris Tarihi’ni yazmaya başladık.

Direniş hattında buluşan ‘farklı’ siyasi grupların devrimcileri bir ‘hane halkı’ gibi davranmaya başlamışlardı. Dışarıda birbirleriyle didişen devrimciler, içeride ‘Allah., Allah!’ nidalarıyla aralıksız sürdürülen askeri operasyonlarda hemen kenetleniyor, birbirlerini koruma yarışına giriyorlardı.

Değişik siyasal gruplardan, daha önce tanışmayan insanlar yıllarca ve yirmi dört saat aynı mekanı paylaştılar.
Dışarıdan bakana ‘sevimsiz’ görünebilir!. Ama bu durumun ‘iyi’ bir tarafı vardı; ‘biz çok farklıyız’ diyenler, zamanla birbirlerini tanıdılar ve aralarındaki farkın aslında şive farkından ibaret olduğunu gördüler. Elbette bazı arkadaşlarımız bunu ‘görmedi’ ya da görmek istemedi; geleneksel ‘kapalı’ tutumlarını koruyup önlerine kırmızı çizgi çektiler. Bazıları ise ‘açık’ davranıp dost olmayı başardılar. Pek çok örnek verebilirim. Bunlardan, ilk aklıma gelen birini, yıllar sonra Barzani Peşmergelerince öldürüldüğünü öğrendiğim Ömer Özsökmenler ile aramızdaki ilişkiyi paylaşabilirim:

Ömer’i dışarıda bilmez, tanımazdım. Aynı koğuşta geçirdiğimiz günler boyunca kardeş gibi olmuştuk. Ömer’in siyasal görüşleriyle benimki arasında bir fark vardı elbette. Ama bu farkın gerçekte bir şive farkı olduğunu ikimiz de anlamıştık; özgürlük, eşitlik, dayanışma gibi temel değerler bahsinde ortak bir dil kullanıyorduk, farkımız ‘yol yordam’ konusundaydı. Ben ona; “ Tamam kardeşim, sen o yoldan git ben de bildiğim yoldan gideyim, varmak istediğimiz köyün adresi aynı nasılsa; yeter ki burada olduğu gibi gerektiğinde kenetlenelim…” diyordum, Ömer de bana, büyük bir içtenlikle, “Aynen!..” yanıtını veriyordu.

Sanırım Metris cehennemini ‘cennete dönüştürme’ başarımızın kaynağında bu mahpus kardeşliğinin de büyük bir payı vardı.
Bitirirken, 12 Eylül karanlığında Metris Cezaevi’nin dışında acı çeken ve o dönemde bizim tek ‘destek kitlemiz’ olan yakınlarımızı ve Ergin Cinmen, Nebi Barlas, Hasip Kaplan gibi gerçekten büyük bir özveri ve cesaretle, para pul talebinde bulunmadan bizler için koşturan birkaç düzine avukat dostumuzu da saygıyla anmalıyım.

Gerçek şu ki, 12 Eylül cezaevi direnişlerinin asıl kahramanları onlardı…

Eylül 2008
Metris Cezaevi (1 Ekim 1986)

Sadık VARER
Latest posts by Sadık VARER (see all)