Yurtsuz Mülteci Yalnızlığımız

“Gitsinler, def olup gitsinler” dedikçe bulaşmamak için başka yerlere bakıyorum. Karşıda parlamento binası, üzerinden bulutlar geçiyor, ak bulutlar… göğün mavisinde birleşen, dağılan şekilsiz geçip giden ak yumak bulutlara bakıyorum.

Toplana dağıla gitsin ak bulutlar. Kara kara bulutlar gelsin. Yağsın. Sicim gibi yağmurlar yağsın, seller sular alsın sokakları. Cafelerin önlerini, sokakları yıkasın.

Mevsimi, bardaktan boşanan yağmurların. Yağsın, gidelim. Masayı bırakıp dağılalım çil yavruları gibi.

“Gitsinler” diyor hala…

Arka masalardan birinden kalkan iyi giyimli biri dikildi karşısına. “Sen buradan gidiyorsun hemen, yoksa polis çağıracağım” diyor. Servisçi kızda, yandaki masaya biraları bırakıp gidiyor oraya, o da bir şeyler söylüyor. “İnsanları rahatsız etmeye hakkın yok” dediğini duyuyoruz en son…

Göz göze geliyoruz, teşekkür ediyoruz.

Eylülün zoru ne bizimle. Sürgün günleri, mülteci yalnızlığını yazıyor ömrümüze. Başımızı kaldırıp göz göze gelmeye korkuyoruz birbirimizle, daha çok utanıyoruz, yurtsuzluğumuzdan…

Hüseyin bıyıklarını yoluyor. Dokunsam gözyaşlarına boğulacak. Yusuf erken toparlanıyor. “Kahve içelim” diyor. Servisçiye el ediyor. Dört kahve söylüyor masaya. İki kahve de, az önce bize kol kanat geren adamın masasını gösterip onunla arkadaşına…

“Tam bir ırkçı, faşist” diyor Sabri. “Öyleydi” diyor Hüseyin eli bıyıklarında. Yusuf yine en sakinimiz, “Kahvenizi için, soğutmayın” diyor.

Kahveler çabuk soğuyor, acı soğumuyor. Hiçbir yere sığmıyor kötülük. Kötü haberler peş peşe geliyor, gücümüz yetmiyor, dar ağacı kuruldu kurulacak çocuk yaşında Erdal Eren için. Hüseyin’i vatandaşlıktan çıkarmışlar, bıyıklarını yoluyor vatansız. Bizim ayağımızı basacak bir vatan toprağı, gidecek hiçbir yerimiz yok.

Yusuf, koluma dokunarak, “Şair bunları yazmak sana kalıyor, unutma” diyor. Bense her şeyi unutmak istiyorum. Küçük bir meydan, karşıda parlamento binası. Yan masada, birasını yudumlayan gülen insanlar, gelip geçenler, çocuk sesleri, az öteye inan kuşlar, yeniden havalanırken durmadan bıyıklarını yoluyor Hüseyin, ondan gözlerini ayırmayan, ne diyeceğini bilmeyen Sabri… Ben gözlerim bulutlarda her şeyi unutmak, hiç yaşanmamış kabul etmek istiyorum.

Refahın yüksek, hayatın her renginin olduğu bu küçük orta Avrupa ülkesinin, bu şehrin gördüğü ilk sürgünler bizler değildik. Parlamentonun karşısında olduğu için adını ondan alan bu Cafe’de oturan ne ilk ne son mültecilerdik. Bizden sonra, belki yarın başka mülteciler gelip oturacaklar aynı masaya. Masada kahve tasları, ağır kederli bir sessizlik olacak. Daha çok yurtsuzlukta bir yurt özlemi.
“Hiçbir diktatörlük ilelebet kalmaz, yıkılır. Yerinde yeller eser” diyor Sabri. Hüseyin yürekten inanmak istiyor, sessizce dinliyor, eli hala bıyıklarında. Ben hala kara kara bulutları bekliyorum, yağmur yağsın istiyorum.

Yusuf, “Her şey düzelir, sen okulunu bitir, hiçbir şeyi kafana takma” diyor. Ben “aldıkları gibi verecekler yurttaşlığı” diyecek oluyorum vazgeçiyorum. Yıllar yıllar sürecek belki, belki hiç olmayacak diye korkuyorum.

Hüseyin, “Bunların olacağını biliyorduk” diyor, zoraki gülümsüyor. İçimiz biraz olsun rahatlıyor, çünkü artık bıyıklarını yolmuyor.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: