“Yanlış hayat doğru yaşanmaz…”

Bugün 25 Kasım Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü.

Ve biz, tamamen errkek bir dünyada ve varoluş kurgusunun içinde yaşıyoruz.

Allah babamız errkek.

Devlet babamız errkek.

Allahın ve devletin evdeki izdüşümü eli sopalı babamız, abimiz, kocamız errkkek.

Jargonumuz errkek.

Kadın olarak ulaşabileceğimiz en yüce mertebe bile, “errkek gibi kadın” olmak.

Dişi olan tek şey tabiat anaydı, onu da katlettik.

Erk sözcüğünden türeme erkeklik olgusu ise insanlık tarihinin başından beri kaba güçle ve şiddetle şekillenmiş.

Hele ki bizimki gibi az gelişmiş, tamamen şiddete ve erkeğin egemenliğine dayalı bir dinin kuralları ile iğdiş edilmiş toplumlarda ne kadar sert olursan, o kadar erkeksin.

Böyle bir yaşama modelinin mahsulü erkeğin sadece kadınla değil, başta çocuklar olmak üzere zayıf olan herkesle ve her şeyle şiddet diliyle ilişki kurmasından daha doğal ne olabilir?

Bugün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü.

Hadi mücadele edelim.

Nereden başlayalım? Erkeklere veryansın ederek mi?

Buyrun edelim! Zaten hep bunu yapıyoruz ama neye yarıyor?

İş kadına gelene kadar her türlü şiddetini onayladığımız ve teşvik ettiğimiz bir canlının, kadının karşısında şiddetten arınmış asil bir varlığa dönüşmesini beklememiz ne kadar gerçekçi?

Oğlumuzu pipini göster, kızımızı kır dizini otur diye yetiştiren biz.

Oğlumuzu savaş oyuncaklarıyla büyüten, her türlü dövüş sanatını öğrenmeye yönelten, okulda karşılaştığı her sorunda yumruklarını konuşturmasını öğütleyen biz.

İnsan öldüreceği askerliğe ve savaşlara davul zurnayla gönderen biz.

Oğlumuza kadınların evlenilecek ve eğlenilecek kadınlar olarak ikiye ayrıldığını, eğlenilecek kadınlara karşı her türlü ayıbın elinin kiri olduğunu öğreten biz.

Evlilikte erkeğe ailenin reisi diyerek ona her türlü hakkı tanıyan biz.

Hiçleştirdiğimiz kadını, onun namusu olduğunu söyleyerek demirbaş bir eşya gibi erkeğin zimmetine geçiren biz.

Gençlerin evlenmeden cinsellik yaşamasını ayıp ve günah ilan edip, erkeğin habire testesteron pompalayarak tavan yaptırdığımız cinselliğini normal yollarla tatmin etmesinin her türlü önünü keserek, ona taciz ve tecavüzden başka yol bırakmayan biz.

Doğduğu günden itibaren gücünü ve libidosunu şişirerek şekillendirdiğimiz erkek, bu sürecin kaçınılmaz sonucu olarak kadına şiddet uyguladığında hep bir ağızdan “asalım” diye çığıran da gene biz.

İyi de arkadaşım, başka ne bekliyoruz ki kendi ellerimizle emek emek şekillendirdiğimiz bu modelden?

Kadınla empati kurmasına hiç şans tanımayan aşağılık cümlelerimiz de cabası. Erkekler ağlamaz, karı gibi ağlama, karı gibi gülme, karı gibi kıvırma, elini korkak alıştırma!.. Errkek ol lan errkek!

Erkeğin karşısında kendisiyle eşit bir canlı olan kadın yok, asla benzememesi gereken karılar var.

Erkek için, kutsal anasının dışındaki eşi dahil bütün dişiler karı!

Ve karıların hepsinin tepesinde de her an düşmek üzere sallanan bir giyotin: Orospuluk!

Bütün kadınlar orospuluk sınırındadır bizim toplumumuzda. Her an o sınırın ötesine sürgün edilme riskiyle yaşarlar. Erkek kendisine yüz vermeyen kadına orospu der, verirse gene orospu der. Biraz özgür ve güçlü duran her kadın orospudur; kendi olmaya direnen kadın orospudur; bedeninin tasarrufunun sadece kendisine ait olduğunu savunan kadın orospudur; söz dinlemeyen, hakkını arayan kadın orospudur; otobüste şort giyen, biraz gülen kadın orospudur. Ve orospulara her türlü davranmak haktır.

Sadece erkekler için değil, standart kadınlar ve anneler için de özgür, bilinçli, güçlü kadınlar orospudur. Oğullarını bilinçaltlarına bu tiksinç bakış açısını işleyerek büyütürler. Asla erkek şiddetine karşı bir birlik oluşturmaz, kendilerini gerçekleştirme şansı bulamadıkları baskıcı erkek toplumun içinde doğal rakipleri olarak baktıkları diğer kadının gördüğü şiddete hakkıyla karşı çıkmaz ve hatta ikiyüzlü ahlâki değer yargılarının derecesine göre zaman zaman teşvik ve tasvip ederler.

Kadına karşı şiddetle mücadele, erkeğe karşı verilecek bir mücadele değil, bütün bu çarpık yaşama modelinin tamamına karşı verilmesi gereken bütüncül bir mücadeledir. Başta kendimize karşı.

Bu errkeklik olgusu gökten zembille düşmedi başımıza. Onu emek emek biz yarattık. Kadınlar ve erkekler, hepimiz.

Erkek çocuğu taşıyabileceğinin çok üzerinde yükler yükleyerek büyütmek bile başlı başına bir şiddet kaynağıdır.

Duygularını gizlemesi, çok para kazanması, daima çok güçlü olması gereklidir erkeğin. Bütün hayatı kendini baskılamakla geçer ve hangi sosyolojik konumda olursa olsun, içinde her an patlamaya hazır bir şiddet biriktirir toplumumuzdaki hemen her erkek.

Hele ki bütün bu olgular cehalet ve yoksullukla birleştiğinde, erkekte gücünün en kolay yetebileceği canlı olan kadına yönelik şiddetin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Kadına yönelik şiddetin en son failidir erkekler!

Erkeğin şiddeti, yaşama formatımızın doğal sonucudur. Şiddet bu kirli yaşama modelinin suçlarından biri ise, erkek, toplumun kendisine dört bir yandan dayatarak uygulamak zorunda bıraktığı şiddetin aynı zamanda kurbanıdır da… En az şiddet uyguladığı kadın kadar kurbanıdır hem de…

Kadının onun namusu olduğu empozesiyle büyütülen bir erkeğin, annesi, karısı, kız kardeşi ya da kızı ikiyüzlü toplumsal ahlâk normlarının dışında bir davranış sergilediğinde onu en ağır şiddet eylemleriyle cezalandırmaktan ve hatta öldürmekten başka çaresi yoktur. Bunu yapmaması halinde ona “boynuzlu” yaftası takacak olan toplumun içinde yaşama şansı yoktur çünkü.

Ona kendisini terk ederek artık namussuz olan karısını ya da sevdiğiyle beraber olarak namusuna halel getiren kızını, kız kardeşini hatta annesini “öldür öldür öldür” diye tempo tutan, öldürmezse godoş diye dışlayıp alay eden toplumla, öldürdükten sonra katil diye asmak isteyen toplum aynı aşağılık, aynı riyakâr toplumdur.

Böyle bir gerçekliğin içinde hangi âdil ve vicdanlı insan, o erkeğin asıl suçlu olduğunu söyleyebilir?

Şiddet bizim gibi toplumlarda kadından önce, erkeğin kaderidir.

Ve bu kaderi kendi ellerimizle biz yazıyoruz.

Sonra da o erkeğe lanet ve nefret kusuyoruz! “Alçak herif, doğramış kadını zalim!” Ne yapacaktı? O erkek kadını doğramazsa sen onu doğruyorsun.

Kadına karşı şiddetin en yoğun olduğu evlilik kurumuna bir mercek tutalım örneğin.

Daha teninin ve ruhunun uyuşup uyuşmayacağını, daha çapaklı, sümüklü, ayak kokulu, tuvalet tütsülü, geğirtili, öğürtülü haline katlanıp katlanamayacağını bile bilmediği biriyle sırf devlet ve mahalle nezaretinde seks yapabilmek için evlendi diye onun kendisine hem âşık, hem sevgili, hem dost, hem anne, hem baba, hem kardeş, hem hami, yem yaren, hem yoldaş olmasını bekleyen, dibine kadar anlayış, sadakat, biat talep eden, bu koşullar altında ve bu malzemeyle bunlardan birini bulması bile mucizeyken, biri eksik olunca bunalıma giren ya da karşısındakine psikolojik ya da fiziksel her türlü şiddeti uygulayarak hayatı zehir eden insanlarız biz.

Daha dostluğun anlamını bilmeyen insanın evlilikte en anlayışlı ve kavrayıcı dost olmasını, daha sevişmeyi bilmeyen ve hatta ondan utanan, korkan veya tiksinen kadının en tutkulu âşık olmasını, ömründe sevgi görmemiş bir erkeğin en anlayışlı ve düşünceli bir sevgili gibi davranmasını beklerız.

Evlilik, yüz kiloluk bir uyuz eşşeğe bin kilo yük yüklemek gibidir. Eşşek mutlaka daha yolun başında çatlayıp ölür. Bazıları cenaze töreni yapıp gömer onu; ama çoğunluk, ömür boyu bir leşi sürükler.

Hormanlarının hareketini aşk, aşkı sevgi zanneden gafil, kendi kokuşmuş evlilik gerçeğini kendinden bile saklayan yüzlerce leş sürükleyicinin goygoyuyla gaza gelerek evlenir; üç gün sonra aşk zannettiği seksten hevesini alınca aslında âşık falan olmadığını, âşıksa da aşkın asla peşin peşin sevgi anlamına gelmediğini gördüğünde ise iş işten geçmiş olur. Suratını bile görmeye katlanamadığı, her şeyine sinir olduğu bir yabancıyla baş başa kalmıştır artık; üstelik de ömrünün tamamını onunla geçirmek, ondan üremek üzere!

Daha birey olmayı bilmeyen insanlardan tanrı gibi davranmasının beklendiği şeydir evlilik. Toplumların en kötü kokan kurumu, insanın kendi ayağına taktığı en ağır pranga, kendi doğasına ettiği en büyük ihanettir.

Böylesi çarpık ve baskılayıcı bir oluşumun içinde boğulan prangalı insanların, önünde sonunda şiddete toslamasından daha doğal ne olabilir?

Bir nebze de olsa caydırıcı olması mümkünken bunu sağlamayan hukuk sistemimizden bir medet umma şansımız da yok. Çünkü, bizimki gibi demokrasi maskeli diktatöryal errkek sistemler, insanların cehalet ve kaos içinde debellenmesinden beslenir. Dolayısıyla, cezaları bilinçli olarak olması gerekenin çok altında tutarak, şiddet uygulayan erkekleri adeta ödüllendirir.

Velhasılı kelam, her sorunumuzda olduğu gibi kadına yönelik şiddet sorunumuzda da aşmamız gereken sarp dağlarla karşı karşıyayız. Ve daha yolun başında bile değiliz.

Kendimizle yüzleşip sorunların kaynağını doğru yerde aramaya başlamadan, cinsellikten evliliğe, eğitimden cinsiyet koşullamalarımıza ve hukuk sistemimize kadar her olguya bakışımızı sıfırlayıp yeniden yazmadan, değil kadına yönelik şiddetten, hiçbir suçtan arınamayacak, insanca bir yaşama modelinin yanından bile geçemeyeceğiz.

Adorno’nun söylediği gibi, “yanlış hayat doğru yaşanmaz” çünkü.

 

Bunları da beğenebilirsin