“Tuvalet deliği ülkeleri ya da toplumları”

ABD Başkanı Donald Trump dün, yani 12 Ocak’ta Beyaz Ev’de ABD Kongresi üyeleriyle yaptığı bir toplantıda söylediği çirkin sözlerle bir kez daha gündemin baş sıralarına yerleşmeyi başardı. Trump, ABD’ne gelen göçmen ve mültecilerin durumunun tartışıldığı toplantıda, Orta Amerika’da yer alan Haiti ve El Salvador gibi ülkelerin yanısıra, isimlerini belirtmediği Afrika ülkelerini “shithole countries” (= “tuvalet deliği ülkeleri” ya da isterseniz “bok çukuru ülkeleri”) diye niteledi.

Bu koyu gerici ve ırkçı başkanın sözlerine gerek ABD içinden ve gerekse ABD dışından çok geniş bir tepki sağanağı geldi. Trump, böyle bir anlatım kullanmadığını ileri sürdüyse de, söylediği savlanan bu sözlerin onun siyasal kişiliği ve yaklaşımıyla uyum içinde olduğu biliniyor. Neo Nazi eğilimiyle tanınan Trump’ın bu söylemi insanın aklına bir dizi şey getiriyor.

Herşeyden önce Trump’ın unuttuğu bir gerçeklik var: ABD, tam da Avrupa’nın ve diğer kıtaların “tuvalet deliği”nde yaşayan ve aralarında eski mahkumların da bulunduğu yoksul, çulsuz ve çaresiz göçmenler tarafından kurulmuştur. Bu göçmenler arasında Trump’ın, “tuvalet deliği ülkeleri” olarak niteleyebileceği Balkanlar, Doğu Avrupa ve Çarlık Rusyası’ndan gelenler de vardı. Ancak ABD, belirgin bir Britanyalı ağırlığına rağmen başından beri çok etnili nitelik taşıyan bir toplumdu. ABD toplumunun dinamizminin ve Amerikan halkının bireysel inisiyatifi, cumhuriyetçiliği ve -özellikle tekelci kapitalizm evresinde hayli zedelenmiş olan- demokratizminin altında işte bu “tuvalet deliği”nden gelmelik özelliğinin yattığını söylemek bir abartma olmaz.

Ne var ki, her burjuva demokratizmi gibi ABD toplumunun demokratizmi de en başından itibaren anti-demokratik ve gerici, hatta yer yer ırkçı özellikler taşıyordu: ABD’nin, büyük çoğunluğu katledilmiş olan orijinal halkının, yani yerli Amerikalılar’ın kalıntıları, köle ticareti sonucu Afrika’dan zorla ABD’ne getirilen ve ucuz işgücü olarak kullanılan Zenciler ve onların çocukları ve torunları, başta Çin olmak üzere Doğu Asya’dan şanslarını denemek için ABD’ne gelen emekçiler bu ülkede her zaman ikinci sınıf yurttaşlar gibi algılandılar. Aynı şeyi son onyıllarda ABD’ne gelen Hispanikler ya da Latinolar için de söyleyebiliriz. Yani ABD, özellikle Batı Avrupa’nın yerleşik ulus devletlerine kıyasla etnik körlüğün ve toplumsal mobilitenin daha ya da çok daha yüksek olduğu bir ülkedir.

Ne var ki bunun böyle olması ABD tekelci burjuvazisinin son onyıllara kadar WASP (=White Anglo-Saxon Protestant/ Beyaz Anglo-Sakson Protestan) ağırlıklı olmasına engel olmadı. En son rakamlara göre büyük ABD şirketlerinin yöneticilerinin yüzde 72’si Beyazdı. 535 üyeden oluşan Kongre’de, yani ABD parlamentosunda 1981’de sadece 32 Beyaz-olmayan üye varken bu rakam 2017’de 104’e yükselmişti. Ancak ABD’nin çok etnili ve göreli demokratik yapısı, bir avuç tekelci burjuva ile toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kol ve kafa işçileri arasındaki çelişmeyi zerrece yumuşatmadı. Tersine, burjuva iktisatçıları bile, neo-liberal ekonomi politikalarının da katkısıyla tepedeki yüzde 1 ile toplumun en altaki yüzde 90’ı arasındaki gelir ve zenginlik farkının giderek açıldığını ve bir uçuruma dönüştüğünü kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Ama bence önemli olan Trump’ın ya da onun koltuğunda daha önce oturmuş olanların bu çirkin sözü söylemiş olması ya da olmaması değil. Çoğu ABD başkanları Trump’ın yaptığı gibi, böyle aptalca sözler söyleyerek kendilerini ve bir ölçüde de temsil ettikleri devleti rezil etmiyorlar elbet; ama bu asla, onların yaklaşımlarının Trump’ınkinden çok farklı olduğu anlamına gelmez. Demek ki, ABD içindeki ve ABD dışındaki burjuva eleştirmenlerinin yaptığı gibi bu sorunu Trump’ın, anormal, ekzantrik ve dengesiz kişiliğinin bir dışavurumu gibi ele almak ve hedef tahtasına sadece onu oturtmak yanlıştır. Bir başka deyişle önemli olan söylem değil, eylemdir ve tabii, bireysel yöneticiler değil ABD devleti ve egemen sınıfıdır. Bu bağlamda, feodal ve aristokratik bir kamburdan arı bir toplum olarak kurulan ABD, tekelci kapitalizm/ emperyalizm dönemine girdiği 1890’lardan itibaren yeni, kapitalist bir aristokrasi yaratacaktı. Bu tekelci burjuvazinin şefleri, açıkça söylemeseler de sadece Haiti ve El Salvador gibi ülkeleri ve Afrika ülkelerini değil, Ortadoğu, Asya ve Latin Amerika ülkelerini de “tuvalet deliği ülkeleri” ve tabii bu ülkelerde yaşayan yüzmilyonlarca ve milyarlarca insanı da böyle yerlerde yaşayan insanlar olarak görmeyi öğreneceklerdi.

ABD yurttaşı Zenciler, “Negro” (=Zenci) sözcüğünden bozma “Nigger” sözcüğü ve yerli Amerikalı yurttaşlar ise “drunken Indian” (=sarhoş Hintli) sözcüğü kullanılarak aşağılanıyordu. Latinolar’ın payına ise, aralarında “Latrino” (“tuvalet” anlamına gelen Latrin sözcüğünden türetme) gibi bir dizi aşağılayıcı bir sözcük düşüyordu. Amerikalılar, başka ülkeler halklarına karşı da değişik hakaret sözcükleri kullanmaktaydılar. Örneğin ABD ordusu ve askerleri İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonlar için, küçültücü bir anlam taşıyan “Jap” sözcüğünü kullanıyorlardı. Onlar için, Kore, Filipinler, Vietnam gibi ülkelerden asker ve siviller, “tuhaf ve aptal kişi” anlamına gelen birer “gook” (guk) idiler. Özellikle Irak’ın 2003’deki işgalinden sonra ise bu ülkede konuşlanan ABD askerleri Iraklılar için “hırsız” anlamına gelen “Ali Baba” terimini kullanmayı tercih ediyorlardı. Kıssadan hisse: Bütün bunlardan iki sonuç çıkarabiliriz.

a) ABD’nin ipine sarılan halklar ve partiler, bu süper devleti yönetenlerin kendilerine de pek de hoş gözle bakmadığını anlamalıdırlar.

b) ABD gibi ülkelerin emperyalist burjuvazisinin sadece Müslümanları ya da İslam adına terör eylemleri yapanları hedef aldığı yolundaki yaygın izlenim yanlıştır.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları