Türkiye Ekonomisinin Emperyalizme Bağımlılığı: Uluslararası Sermaye Hareketleri

Kansu Yıldırım

Emperyalizm, güncel ve belirleyici bir olgudur. Uluslararası finans-kapitalin ve tekelci sermaye fraksiyonlarının hareketleri, devletlerin iç ve dış politikaları üzerindeki etkisini sürdürmektedir. Başta Orta Doğu ve Asya Pasifik olmak üzere pek çok coğrafyadaki savaşlar, Lenin’in Emperyalizm çalışmasında dile getirdiği neden-sonuç ilişkisinden bağımsız değildir: Finans-kapitalin nüfuz bölgelerinin bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi için çıkartılan savaş türevleridir.

Kritik bir nokta bulunmaktadır. Nikolay Buharin “her fetih politikası emperyalizm değildir” tespitinde haklıdır. Finans-kapitalin ve tekelci sermayenin bir politikası olarak emperyalizmden söz ettiğimizde özünde fetih politikasını barındırır—“finans-kapital başka bir politikayla işini yürütemez.” [1] Lenin’in de finans-kapitali emperyalizmin ayırt edici özelliği olarak vurgulaması anılan durumla ilişkilidir. Günümüzde küresel kapitalizmin ihtiyaçları ve dinamikleri eşliğinde emperyalist pratikler coğrafyaların özgünlüklerine göre değişiklik arz etse de içeriği aynıdır: Sayıları artan küçük veya zayıf ulusların zengin veya çok güçlü birkaç ulus tarafından sömürülmesi.[2]

Türkiye, emperyalist kompozisyonun dışında bir ülke değildir. 24 Ocak Kararları ve buna müteakip 12 Eylül Askeri Darbesi aracılığıyla küresel kapitalist sistem içerisinde (yeniden) konumlandırılmıştır. 1980-88 yıllarında sermaye hareketlerini denetleyen bir dışa açılma dönemi başlamış, 1990’lı yıllarda sermaye hareketleri serbestleşmiştir. Bu dönemde döviz fiyatları kısmen enflasyona endekslenerek hızlı sermaye kaçışları için güvence olmuştur.[3]

AKP iktidarında Türkiye’nin emperyalist kompozisyondaki “bağımlılık” konumu daha da pekişmiştir. Politikacılar ve kalemşörleri tarafından “emperyal hevesler” dile getirilse bile, Türkiye, net sermaye ithalatçısı olarak “çevre ülke” ve “bağımlı” konumdadır. Uluslararası sermayenin Türkiye’deki varlıkları, Türkiye burjuvazisinin dış dünyada birikmiş varlıklarından daha fazladır: 2010-2015 döneminde uluslararası sermayenin dış dünyaya aktarım toplamları 77 milyar dolar; Türkiye burjuvazisinin ülkeye aktardığı kâr-faiz vb. toplamı ise 30 milyar dolardır. [4]

Türkiye, emperyalist metropollerden sermaye ithal etmekte, ulusal ekonomi merkez emperyalist metropollere (dışa) bağımlı hale gelmektedir. Türkiye ekonomisinin emperyalizme bağımlılığının AKP dönemindeki artışının bir göstergesi olarak yabancı sermaye yatırımları ve artık değer aktarımının boyutları incelenebilir.

 Doğrudan Yabancı Yatırımlar

AKP iktidarındaki uluslararası sermaye hareketlerini kolaylaştırmaya yönelik önemli adımlardan birisi, 2003 yılında yürürlüğe giren 4875 sayılı “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu”dur. Kanun’la doğrudan yabancı yatırımların özendirilmesi ve yabancı yatırımcıların haklarının korunması amaçlanmıştır. Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten 2004 yılı sonuna kadar 2.461 adet yabancı sermayeli şirket kurulmuştur. Yabancı yatırımların ülke gruplarına göre dağılımında öncelik AB ve ABD olup, 732 milyon dolar tutarındaki sermayenin 410 milyon dolarlık kısmı Alman sermayesi, geri kalanı AB üyesi ülkelere aittir.[5]

2016 sonu itibarıyla Türkiye’deki faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirket sayısı 53.156’ya yükselmiştir.[6] Ülke gruplarına göre dağılımda AB ülkeleri 21.751 ile birinci sırada yer almaktadır. Almanya, İngiltere ve Hollanda en fazla şirketi olan ilk üç AB ülkesidir. 2016 yılında (kayıtlı sermayesi +500 bin dolar) 169 adet uluslararası sermayeli şirketin 69’u AB sermayesidir.[7]

Ülkelere göre uluslararası doğrudan yatırım girişleri (fiili girişler) incelendiğinde Türkiye’de son 10 yıllık dönemde (2007-2016) ilk sırada 15,9 milyar dolar ile Hollanda yer almaktadır. Hollanda’yı 10,2 milyar dolar ile ABD, 8,7 milyar dolar ile Lüksemburg ve 8,5 milyar dolar ile İngiltere izlemektedir. 2007-2016 döneminin ağırlık ekseninde ilk 10 sırada yer alan ülkenin 8’i AB üyesi, diğerleri ABD ve İngiltere’dir.[8]

Uluslararası Doğrudan Yatırım Girişi (net yükümlülük oluşumu – Tablo 1, satır 1) 2010 yılında 9 milyar dolar iken (genel seçimlerin olduğu) 2011 yılında 16 milyar dolara yükselmiştir. 2014 yılında 12 milyar dolara gerilemişken (genel seçimlerin olduğu) 2015 yılında 17 milyar dolara çıkmıştır. 2016 yılından itibaren azalma eğilimine girerek 12 milyar dolar olan fiili giriş, darbe girişimi ve Olağanüstü Hal ilanı dönemine rastlayan 2017/Ağustos (ocak-ağustos toplamı) döneminde 6 milyar dolar seviyesine gerilemiştir. Gayrimenkul (net) kaleminde ise artış söz konusudur. 2010 yılında 2.4 milyar dolarlık işlem gerçekleşmişken, 2017/Ağustos döneminde 3.2 milyar dolara yükselmiştir. [9]

Bu tabloya bakarak, uluslararası doğrudan yabancı yatırımlarla ilgili olarak iki çıkarım yapılabilir. Birinci çıkarım, gündelik politikadaki ‘raconların’ veya ‘portakal keserek büyük oyunu bozma’ gibi politik-psikozların etkisi sınırlı ve manipülatiftir. Diplomatik ve politik gerilimlere rağmen hükümet Batı sermayesinin giriş ve çıkışını kolaylaştırmaya devam etmektedir.

İkinci çıkarım, uluslararası sermaye ekonomideki ve politikadaki yapısal sorunları ve belirsizlikleri dikkatle izlemekte, buna göre reaksiyon göstermektedir. AKP iktidarının uluslararası sermayeye sunduğu olanaklar yatırım endekslerinde istenilen sonucu vermemektedir. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan “Küresel Rekabet Gücü Endeksi (2016) Raporu”nda Türkiye dört sıra gerileyerek 138 ülke arasında 55. sırada[10], Forbes Dergisi tarafından yayımlanan “İş Yapmak İçin  İyi Ülkeler Endeksi”nde (2016) ise sekiz basamak gerileyerek 139 ülke arasında 62’inci sırada yer almıştır.

 

“Sıcak” Sermaye Hareketleri ve Artık Değer Aktarımı

2003-2015 dönemi incelendiğinde yabancı kaynaklı sıcak para akımları, kayıtlı dış kaynak girişlerinin üçte biridir. Bu, şirket alımları, üretim için giren doğrudan yabancı yatırımların üzerindedir. Bunun için Korkut Boratav tarafından hazırlanan arbitraj getiri ve aktarım oranları veri seti incelenebilir. 

 

 

2003-2007 döneminde hazine bonosu ve dolar üzerinden arbitraj getirileri yüzde 31 iken, 2011 yılında yüzde -10.7, 2015 yılında yüzde -12.7 olmuştur (Tablo 2, satır 1). Bunun anlamı, Hazine bonosu üzerinden elde edilen bir yıllık faizin yıl sonunda dolara dönüştürülmesinin yabancı rantiyeye sağladığı getiridir. Döviz fiyatlarının yükseldiği dönemlerde veriler negatife dönüşmüştür.[11]

Kağıtlar üzerinden elde edilen sıcak para kökenli kârların bir bölümü dışarı aktarılır. Buna uluslararası şirketlerin kâr transferleri ve dış borç faiz ödemeleri de eklenirse, uluslararası sermayeye intikal eden artık değerin ülke dışına aktarılan toplamı elde edilir (Tablo 2, satır 2). Yıllık aktarım olanakları incelendiğinde 2003-2007 döneminde 9.6 milyar dolar olan aktarım miktarı, 2011 yılında 11.6 milyar dolara yükselmiş, 2015 yılında ise 13.9 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır.

Türkiye’de finans-kapitalin ülke dışına aktardığı artık değerin boyutları yıllar içerisinde artmaktadır. Artık değer aktarımının milli gelire oranı (Tablo 2, satır 3) 2011 yılında 1.5 iken, 2015 yılında 2’ye yüklemiştir.

Diğer taraftan Ulusal Yatırım Pozisyonu (UYP) incelenebilir. Net UYP, yanlın ifadeyle, Türkiye’nin yurt dışı varlıkları ile yurt dışına olan yükümlülüklerinin farkıdır. Türkiye, emperyalist kompozisyonda çevre ve bağımlı bir ekonomi olarak, “dış dünyadan net olarak yatırım alır”. Bu akımların servetlere taşınmasının sonucu net yatırım pozisyonunun “eksi” olmaktadır. 2007 yılında net yatırım pozisyonunun milli gelire oranı yüzde -48.4 iken, 2011 yılında yüzde -40.6’ya gerilemiş, 2015 yılında yüzde -51.3’e ulaşmıştır. Net UYP, (2017) Haziran’da 424,1 milyar dolar açık vermiştir. Bu açık 2016 yılı sonunda 357,3 milyar dolar düzeyindeydi.

Sonuç

Cumhurbaşkanı Erdoğan farklı zamanlarda yaptığı açıklamalarda “Emperyalistler, kan emiciler sömürmeye devam ediyor” türünde serzenişlerde bulunsa da, sağ-popülist söylemi kuvvetlendirmek için küresel kapitalizme çatsa da, tümü sabun köpüğü kıvamındadır. Doğrudan yabancı yatırım verileri, fiili girişleri özendirmeye yönelik hukuki yapının oluşturulması ve uluslararası finans-kapitalin dış dünyaya artık değer aktarımı verilerinden görüleceği üzere Türkiye emperyalist kompozisyonun içerisindedir; sermaye ithalatçısı bir ülke olarak “bağımlı”dır.

Uluslararası sermayenin ekonomideki ağırlığı AKP iktidarında daha da artmıştır: Yabancıların brüt varlıkların milli gelire oranı artmış, 2008 yılında yüzde 52.9 iken 2011 yılında yüzde 63.7’ye yükselmiş, 2014 yılında yüzde 82.7, 2015’te yüzde 81,9’a ulaşmıştır.

Olağanüstü Hal dönemi ve 2019 yolunda Başkanlık projesi için dizayn edilen politik alanın inşa süreciyle birlikte vites düşürülmüştür. Finans-kapitalin asli özelliklerinden birisi ve belki de en önemlisi “kapkaççı” yapısıdır. Finans-kapital için demokrasi kavramının içeriği kapitalist parametrelerce belirlenmektedir. Göstermelik ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ söylemi, kâr oranları ve getirilerin yanında önemsizdir. Olağanüstü Hal rejimi ile birlikte ekonomideki ve politikadaki yapısal tahribat uluslararası sermayeyi tedirgin etmektedir. “Sıcak” ortamda elde edilen kârlara rağmen yatırımların ve hareketlerin güvencesine yönelik öngörülemezliğin artışı önemli bir caydırıcı faktördür. Güncel bir veri olarak, yurt dışında yerleşik kişiler geçtiğimiz hafta içerisinde net 513,6 milyon dolarlık hisse senedi, 532,6 milyon dolarlık Devlet İç Borçlanma Senedi (DİBS) ve 32,4 milyon dolarlık Özel Sektör Tahvil ve Bonosu satarak[12] 2011’den beri haftalık en yüksek çıkışı gerçekleştirdi. Bu eğilimin devam etmesi ihtimal dahilindedir.

Türkiye ekonomisinin emperyalizme bağımlılığı artarken, ulusal ekonomi uluslararası sermayenin etkisi altında ‘yabancılaşmaktadır’. Türkiye’de sol-muhalif hareketler bütünlüklü bir politik program oluşturma sürecinde emperyalist bağımlılık olgusunu göz önünde bulundurmalıdır. “Emperyalist bağımlılığa” karşı “bağımsızlık” olgusu ön plana çıkartılmalıdır. İktidara alternatif programın sacayaklarından birisi anti-emperyalizm olduğu ölçüde somut bir program oluşturulabilir.

https://devletvesiniflar.blogspot.com.tr/2017/11/turkiye-ekonomisinin-emperyalizme.html


[1] Nikolay Buharin, Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, çev. Şehsuvar Barlas,  Özgün Yayınları, sf. 121

[2] V.I. Lenin, Selected Works Vol. 1: 1897-1916,  Progress Publishers, p.

[3] Korkut Boratav, “Emperyalizm Türkiye’de: AKP’li Yıllar”, Monthly Review Türkiye, no. 1, 2017

[4] Korkut Boratav, “Emperyalizm Türkiye’de: AKP’li Yıllar”, sf. 19

[5] Yabancı Sermaye Yatırımı Raporu 2005, Hazine Müsteşarlığı, sf. 4

[6] Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Raporu 2016, Ekonomi Bakanlığı, sf. 19

[7] Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Raporu 2016, sf. 25

[8] Uluslararası Doğrudan Yatırımlar Raporu 2016, sf. 48

[9] Ekonomi Bakanlığı, “Uluslararası Doğrudan Yatırım İstatistikleri”, Erişim tarihi Kasım 2017

[10] World Economic Forum, “The Global Competitiveness Report 2016–2017”, p. 7

[11] Korkut Boratav, “Emperyalizm Türkiye’de: AKP’li Yıllar”, sf. 29

[12] TCMB, Haftalık Menkul Kıymet İstatistikleri (10 Kasım 2017), sf. 2

 

Bunları da beğenebilirsin