Türk devlet geleneği ve siyaset

Türk tarihi boyunca gelişmiş bir Türk medeniyetinden ve Türk kültüründen değil, uzun yıllar boyunca oluşmuş bir Türk devlet geleneğinden ve buna bağlı olarak Osmanlı’dan günümüze kadar devam eden devletin bürokratik ve militer geleneklerinden söz edilebilir. Türkler, yaşadıkları tarihsel ve toplumsal süreçlerde bulundukları coğrafyalarda devlet kurma, egemen ulus ve devlet olma refleksini günümüze kadar sürdürmüştür. Türk devlet ve ulus geleneğinin belirleyici karakterini bu ideolojik ve siyasal refleks oluşturmaktadır.

Türk devlet geleneği esas olarak Selçuklulardan başlamaktadır. Selçuklu devleti, Fars ve İslam devlet ve kültür geleneği üzerinde kurulmuştur. Selçuklu Devleti’nin parçalanmasının ardından başlayan Anadolu Beylikleri döneminde Osmanlı devletinin oluşumu ise, Bizans’ın etkisinde geçekleşmiştir. Fatih döneminden itibaren de tamamen Bizans devlet kurumlarını kendisine model alarak gelişmesini sürdürmüştür. Osmanlı devletinin merkezi bürokrasisi, çıkarlarını devletle/padişahla bütünleştiren, onunla sıkı sıkıya bağlı olan ve ancak onunla var olabilen sürekli bir kast niteliğine bürünmüştür. Osmanlı devlet geleneğinin niteliğini, Türk tarihçilerinin ve siyaset bilimcilerin sıkça tekrarladıkları bazı kavramlarla açıklayabiliriz.

Bunlardan birincisi, “Ya ittifak ya da istihkak”tır. Asya’nın despotik devletlerinde sultanlığa ve hanlığa layık olmak için ya ittifak (diğer boyların işbirliği, desteği) ya da istihkak (hak etme, hakkı olma durumu) gerekliydi. Bu siyasal ve yönetsel gelenek Orhan’dan itibaren Osmanlı devletinde etkin bir şekilde uygulanmış ve sonraki uzun dönemler boyunca devam etmiştir. Başlangıçtaki yerel ve merkezi güç birlikleri, federatif ve özerk yapılanmaları da kapsayan bu gelenek hızla yozlaşmış ve mali-maddi çıkarlara dayalı ilişkilere dönüşmüştür. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nda hediye verme ve ulufe dağıtımı şeklinde süren bir “rüşvet sistemi” devlet mali sisteminin bir parçası (İmparatorluğun bütün iç ve dış ilişkilerine kadar) haline gelmiştir. Bu konuda Padişah IV. Murad’ın “Leh kralına da para gönderile. Para almaya alışan, buyruk almaya da alışır” şeklindeki sözü imparatorlukta egemen olan bu anlayışı en özlü şekilde anlatmaktadır.

İkincisi, “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” söylemidir. Bu slogan Osmanlı İmparatorluğu’nda merkezi otoritenin/devletin yüceltilmesini, gücünü, sürekliliğini, önemini; toplumun bölünmez bütünlüğünü ve devlete tabiiyetini, sistemin öngördüğü disiplin geleneğini anlatmıştır. Bu nedenle, Osmanlı İmparatorluğu’nda toplumsal ve siyasal karışıklıkların çıktığı her dönemde devletin yüceltilmesi, Devlet-i Ali’nin, yani devletin yüksek çıkarları adına padişahın kardeşleri dahil her başın kesilmesi; imparatorluğun sınırları içinde yaşayan Türkler dahil, diğer bütün halkların tehcire ve kıyımlara uğraması vb. uygulamalar her zaman doğal sayılmıştır.

Üçüncüsü, tarihte birçok örneğinde görüldüğü gibi, bir devlet hangi tarihsel koşullar ve sınıfsal özellikler üzerinde kurulmuşsa, sonraki gelişimini de bu temeller üzerinde sürdürmektedir. Aynı şekilde bir devletin kuruluş ilke ve felsefesi ortadan kalkmadan onun biçimsel varlığına son verilememekte veya dönüşümü gerçekleşememektedir. Bu bağlamda, devletten “daha devletçi” olan askeri ve sivil bürokrasi geleneği Osmanlı-Türk devletinin tarihsel karakterini belirlemiştir. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlıdan devraldığı gelenekler yanında, bu devletin kuruluş koşulları ve gelişim süreci önem kazanmaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’de tarihten gelen çok güçlü bir devlet ve devlete kul olma geleneği vardır. Halen devleti güçlü kılan, derin devlete kapı aralayan, partileri devletin çıkarları ile bütünleştiren ve siyasetin toplumsallaşmasını engelleyen bu Kapıkulu geleneğidir.

Bunları da beğenebilirsin Yazarın diğer kitapları

%d blogcu bunu beğendi: