Tılsımlı Ada Malta

Adalar gizemlidir benim için.  Bende özgün kültürü çağrıştırır. Geçim kaynakları hep ilgimi çekmiştir. Çünkü sadece balıkla beslenilmez, tarım da gereklidir. Bununla birlikte zanaatkârları da vardır, büyük sanat adamları da. Ne yazık ki sessizliğin hâkim olduğu ada yaşamı, günümüzde yerini gürültüye bırakmıştır.  Mesela ilk gittiğim Rodos adası, her yıl milyonlarca insanın akınına uğramakta.

Şövalyeler diyarı Rodos, Osmanlı’nın işgaline uğramış. Osmanlı’ya ait eserler birkaç camiden ibaret yalnızca. Ada ise buram buram tarih kokuyor. Sonraları İtalyanlar da işgal etmiş. Adanın özgün bir kültürü var. Sembolleri ise Rodos şehrindeki geyik heykelleri…

İnsanlar ilk adaya geldiklerinde yılanlarla baş edemezler. Çare olarak geyik getirirler ve geyikler yılanları ezerek öldürür, böylece kendilerine yaşam alanı oluştururlar. Tabii bu mitolojidir. Bilindiği gibi Yunanlar efsane uydurmaya pek meraklıdırlar. Ada dört bin beş yüz yıllık bir tarihe sahip. Adanın ismini aldığı Rodos şehri şövalyelerce inşa edilmiş. Gözünüzün değdiği her yer tarihtir ve bir taşına bile dokunulmamıştır.

Rodos’a gittiğinizde, Kelebekler Vadisi’ni de mutlaka ziyaret etmelisiniz. Çünkü yüz binlerce, belki de milyonlarca rengârenk kelebek görecek ve büyüleneceksiniz.

Mir Bedirhan’ın sürgün edildiği, Girit’e de bundan birkaç yıl önce gidip Mir Bedirhan’ın izini sürmüştüm. Orada kaldığım sürece hep Bedirhan ailesinin makûs talihini düşünmüştüm ve de adaletsizliğin trajedisini.

Birçok yere gittim;  Barselona, Floransa, Torino, Roma, Milano, Modana ve Güney Fransa’daki Katharlar kalesi… Yukarıda saydığım şehirlerin de tarihi ve mistik yapıları var, ama adalar başkaydı benim için.

İçimdeki sese uyarak, tarih kitaplarında ismini çokça duyduğum Malta adasına gidecektim. Beni bu derece cezbedeceğini düşünememiştim bile. Bildiğim üç büyük, iki küçük adadan oluşan bir adalar devleti olduğuydu. Maltaca ve İngilizce resmi dilleriydi ve yaklaşık dört yüz bin nüfusu vardı. Fenikelilerin, Romalıların, Arapların, İspanyolların, İtalyanların ve İngilizlerin işgaline uğramış. Beni ilgilendiren ise Osmanlıların adada yenilgiye uğramış olmalarıydı. Dünyanın yarısını ele geçiren Osmanlı, nasıl böylesi küçük adada yenilgiye uğrardı.

Maltalılar, John de la Valetta adında bir şövalye öncülüğünde direnip Osmanlıları surlardan içeri sokmamışlar. Osmanlı komutanı Turgut Reis ve yeniçerilerin üçte ikisi kale duvarlarının dibinde can vermiş…

Ondandır ki John de la Valetta adına kurulmuş, Valetta şehrini merak ediyordum.  Çünkü orası Osmanlıların saldırı noktasıydı. Bir de Mdina’yı. Gitmeden önce de fotoğraflarına bakmıştım. Özellikle Mdina ilgimi çekmişti. İlginç bir şekilde Mardin’e benziyordu.  Biraz da hasret giderecektim.

Ailece havaalanında indiğimizde, henüz sabah olmasına rağmen sıcaktı. Yolda doğasına dikkat ediyorum. Küçük küçük tarlalar var.  Dağ ve ırmak bulunmuyor. Yine de küçük tepeler ve doğasının farklılığı beni etkiliyor.

Otele vardığımızda hemen nasıl bir plan izleyeceğimizi kararlaştırıyoruz; ilk gideceğimiz yer Valetta. Ve ikinci gün oradaydık. Ulaşım oldukça ucuz. Adanın bir ucundan diğer ucuna iki Euro’yla gidiliyor. Tarihi şehirlere doğru yol alırken, Araplardan da etkilenmiş mimarisi dikkatimi çekiyor.

Valetta tılsımlıydı adeta. Sarı taşlardan yapılmış göz alıcı evleri, konakları, geçit vermez surları, tarihi katedralleri ve şatoların görkemi büyülüyor insanı. Cumbalı evlerin renkli pencere ve kapıları göze çarpıyor. Cumhuriyet caddesi oldukça kalabalık…

Valetta Malta’nın başkentidir. Parlamento binasına bakıyoruz. Ve John de la Valetta’nın heykelini gördüğümüzde defalarca fotoğrafını çekiyoruz.  Şehrin tamamı tarihi yapıtlardan oluşuyor. Işıldayan şehrin dar sokaklarında baktığınızda denizi görebiliyorsunuz. Valetta’nın karşısında ise iç içe girmiş üç şehir duruyor ve orada Monte Kristo Dükü ve Gladyatör gibi onlarca film çekilmiş.

Üç şehir, insanı geçmişe götürüyor; turkuaz denizde dolaşan rengârenk tekneler eski Mısır’ı hatırlatıyor. Karadan üç şehre gitmek mümkün, ama biz denizi tercih ediyoruz. Feribotla karşıya geçmek sadece 2 Euro.  Adada sıkılmak neredeyse imkânsız, çünkü küçücük ada gezmekle bitmiyor. Koyda onlarca milyon değerinde yatlar var. Zenginler denizi ve tarihi ihtişamı bir arada soluyor. Şehri çevreleyen surlar ve evler maket gibi oyulmuşlar sanki. Doğrusu, böylesi bir güzellikle karşılaşmayı beklemiyordum. Çünkü benzemiyordu diğer adalara. Adanın her yanına sarı renk hâkim ve her anlamda farklı… Stratejik bir yer olmasından dolayı insanlar alın terini akıtmış, el becerilerini sergilemiş, bir oya gibi ilmek ilmek dokurken de kafalarını çalıştırmış…

Slema, St Julian şehirleri bitişik. Adanın içine doğru uzanmış denizin etrafında ihtişamlı yapıtlar dizili. İsmini saydığım bu şehirleri anlatmak imkânsız gibi geliyor bana. İnsanı kendine bağlayan bir tılsımı var buranın. Araplar iki yüzyıllık işgallerinde iz bırakmışlar. Sokak aralarında dolaşırken, Arapçaya benzer Maltaca çalınıyor kulaklarıma. Ve İngilizler son işgalcileri oldukları için iki dili de biliyorlar. İngilizce öğreten yaklaşık elli okulları varmış. Bu okullara da dünyanın her yerinden insanlar geliyor. Trafikte ve hukukta İngilizlerin etkisi göze çarpıyor. Gördüğüm kadarıyla polisleri silahsızdı.

Tüm bu yerleri dolaştıktan sonra Mdina’ya gidiyoruz. Şehir küçük bir tepenin üzerinde kurulmuş. Otobüste indiğimizde serin bir yel yalıyor yüzümüzü. Tarihi geçitten şehre giriyoruz. Evler inanılmayacak derecede güzeller. Dar sokakları Mardin’e benziyor. Oturup şehrin kokusunu içimize çekiyoruz. Kapılar farklı renklerle boyanmış, kapı tokmaklarıysa oldukça dikkat çekici… Nedenini soruyoruz. Zamanında kapı tokmakları zenginliğin sembolüymüş. Oranın ünlü pastanesine gitmek istiyoruz. Fakat dolu olduğundan içeri giremiyoruz. Surlardan aşağıya baktığımızda su olmamasına rağmen, insanların tarım yaptıklarını görüyoruz. Yeşillik de var. Büyük ihtimalle suyu tankerle oraya taşıyorlar. Şehre de Araplar ismini koymuş. Yalnız adanın tamamında tarihi cami ve mescit bulunmuyor. Çünkü İspanyollar adayı işgal ettiklerinde cami ve mescitleri yıkmışlar. Sessiz şehir Mdina’dan gece ayrıldığımızda dönüp geriye bakıyorum, şehir turuncu ışıklar içinde yüzüyor adeta.

Malta’ya gittiğinizde Gozzo ve Comino adalarını, Temel Reis filminin çekildiği küçük kasabayı da ziyaret etmeyi unutmayın. Comino’da Brad Pitt ve Angelina Jolie’nin başrolünde oynadığı Hayatın Kıyısında adlı film çekilmiştir. Oraları anlatmak da bir başka yazının konusu olsun. Ve tılsımlı adanın etkisinden kurtulamadım, galiba orayı tekrardan ziyaret edeceğim.

Bunları da beğenebilirsin